Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Kapitalizmin Yarattığı Nevrotik Toplum

Konumuz aslında doğrudan psikoloji değil.Ama kısaca günümüzün nevrotik kişiliği, bu kişiliğin tutum ve davranışları ve nevrotik kişiliğin oluşmasını sağlayan üst yapıya geçiş yapıp,günümüzün nevrotik kişiliğinin üst yapıdan nasıl etkilendiği üzerinde duracağız. Öncelikle şunu belirtmek gerekir.Nevrozlar çeşitlidir ve geniş bir anlam ihtiva eder. Ve toplumun önemli bir bölümü zaten nevrozlu yani nevrotiktir.Nevroz kişinin ideal kişiliğine kavuşmasına engel teşkil eder.Yani kişinin ideal kişiliğine ulaşması için toplum şartları beceri ve yetenekleri müsaitken nevrozları yüzünden ideal kişiliğine ulaşamaz.Ve dolayısıyla burada benlik ile ideal ulaşılmak istenen kişilik arasında bir çatışma yaşanır. Bir kişinin nevrotik olduğu kanısına varırken onun yaşadığı toplumu göz ardı etmemiz gerekir.Karen Horney’in meşhur örneğinde olduğu gibi adet kanaması gören bir kadına yaklaşmaktan onunla cinsel münasebet kurmaktan dini yada toplumsal ananeler nedeniyle kaçınan erkek nevrotik değildir.Fakat yaşadığı toplumun geleneklerinde böyle bir yasak olmadığı halde aksine hareket edip adet kanaması gören kadına yaklaşmayan erkek nevrotiktir. Yine Horney’den bir misal vermek gerekirse ölmüş atalarıyla sürekli konuşan bir insan nevrotiktir.Fakat Kızılderili kabilelerinde bu son derece normaldir. Örneğin herhangi bir alanda girişimde bulunup çok para kazanmayı insanlarla rekabet içersine girmekten korkmak dolayısıyla istemeyen insan nevrotiktir.Oysa söz konusu alanda rekabete girmenin yanlış olacağını düşünüp farklı alternatiflere yönelen insan kendince akıllıca karar verdiğini düşündüğü için nevrotik değildir. Burdan nevrotik kişiliğin içinde bulunduğu topluma uyumsuz olduğunu görüyoruz.Daha öncede dediğimiz gibi yinede nevrozlar muhteliftir.Nevrozların genel olarak özelliği insan üzerinde baskı yaratması sorun teşkil etmesi istenilen ideal kişiliğe ulaşılamamasıdır. Küçükken babası tarafından tacize uğramış bir kızın ömrü boyunca erkeklerden nefret etmesi ya da imtina etmesi nevrozdur.Çünkü küçük kız böyle bir olay yaşamış olması ideal kişiliği ile benliği arasında çatışma yaratmıştır.Eğer kız böyle bir olay yaşamamış olsaydı dolayısıyla böyle bir sıkıntı içersinde olmayacak ideal kişiliğine kavuşmuş olacaktı. Çok uç nevroz örnekleri vardır.Karen Horney bunların en marjinal olanlarıyla birlikte ortaya koymuştur. Örneğin kendi kitabında cinsel nevrozlardan bahsederken: “Tam içiniz kararmaya başlarken anüs kaslarının darlığı üzerine yapılan yarışmalarda aldıkları birincilikleri canlı referanslarıyla birlikte zikretmeye başlayınca irkilip kalıyordunuz.-Onlar için cinsel ilişkiler, sadece belli cinsel gerilimlerin boşaltılması değil, ayrıca insan ilişkisi kurmanın tek yolu anlamına gelir- Yediklerinin’ kalınlığı ve uzunluğu bir boğa yılanına ne kadar yakınsa o denli övündüklerini görünce bir kez daha hayret deryalarında yolunuzu kaybediyordunuz.(Nevrotik bireyin doymak bilmezliği, yeme-içme, satın alma, vitrin bakma,.., konularında da görülen genel bir kişilik özelliği olarak açgözlülükte belirebilir. …..Bir açgözlülük tutumunun, cinsel alanda, cinsel açıdan varolan doymak bilmezlikte olduğu kadar.” Nevrotik insan yapısının ortaya çıkması yani Nevrotizm tıpkı psikolojik tüm sorunların psikolojinin ortaya çıkması gibi bence Fred’un da işaret ettiği üzere çağdaşlaşmanın bedelidir.Adler ise bu sorunun aksi olarak yeterince çağdaşlaşamamanın bedeli olarak görüşünü belirtmiştir.Bunu da dip not olarak verelim. Genel olarak nevrotik insan tipleri gruplanarak belirlenmiştir.Bu insan tipleri hangi neden ile nevroz yaşamış ve nevrotik bir kişiliğe bürünmüş olursa olsun yaşadıkları olayların sonuçları itibariyle kabaca bir gruba dahil edilebilirler. Kabaca üç tip nevrotik insan modeli ortaya konulmuştur. Birinci tip Saldırgan kişiliktir.Bildiğiniz gibi Freud bize insanın en temel iki eğiliminden birinin saldırganlık olduğunu söyler.Kişinin cinsellik ve saldırganlık eğilimi ne kadar güçlü olursa toplumla uyumu o kadar zor olacaktır.İşte Bu modeldeki saldırgan insan tipi dünyayı birbiriyle çatışma halinde olan birbirinden üstün olmaya çalışan insanların mücadelesiyle dolu bir yer olarak görür.Kimseye güvenmez insanları kendisinin kötülüğünü isteyen kendisini yok etmeye çalışan yaratıklar olarak görür.Kimseye güvenemez.Meşhur Thomas Hobbes’in söylediği söz “İnsan insanın kurdudur” bu kişiliğin temel yaklaşımını oluşturur. İkinci Tip Bu tip insan en önemli özelliği dikkat çekmeme üzerine bir dünyası olmasıdır.Sorunlarını kendi kabuğuna çekilerek başkalarından kaçarak toplumla arasına adeta aşılmaz ve görünmez bir duvar çekerek, kendi içersinde halletmeye daha doğrusu kaygılarını ve acılarını kendi içine atarak, yaşama yoluna gider.Hiç bir şeyde gözü yoktur.Kendine önemli hedefler koyup yarışma hevesine girmez.Toplumdan ve aktif yaşamdan uzaktır.Diğer insanların ne yaptığı ne tür rekabetler içinde oldukları,bu dünyanın insanlar üzerinde oluşturduğu hırslar hedefler amaçlar onun umurunda değildir.Başarılı olmak somut bir varlığa sahip olmak adına çaba göstermek onun için gereksizdir.Bu kişilik, toplumun genel geçer olarak belirlediği hedeflere ulaşma hevesinde olmak için rekabete gireceği ve diğer insanlarla daha çok iletişim halinde olacağını bildiği için bunlardan sakınarak kendi yalnızlığına kaçar.Çünkü bu insan modeli için toplumdaki her birey potansiyel bir tehlikedir.Kendini korumak için insanlardan uzaklaşır.Kendisine zarar geleceğinden korkar. Tabi şunu unutmamak gerekir.Normal insan da yani herhangi nevrotik bir tipe ait olmayan insan da da bahsettiğimiz özellikler görülecektir.Her insan sırası geldiğinde saldırganlaşır sırası geldiğinde kendi kabuğuna çekilir.Sırası geldiğinde sevilme ihtiyacı içersine girebilir.Burada dikkatle ayırt edilmesi gereken şey, nevrotik kişiliğin normal kişiliğin aksine koşullar ne olursa olsun kendisi için en iyisi olduğunu düşündüğü davranışı sürekli sergilemesidir.Oysa normal kişilik sadece gerektiğinde ve sırası geldiğinde dengeli bir şekilde bu davranışlar içersinde olacaktır. Benim asıl bahsetmek istediğim nevrotik kişilik ise yukardakilerin dışında kapitalizmin yarattığı ya da ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu sevilme beğenilme arzusu hastalıklı hale dönüşmüş nevrotik tiptir. Günümüzün bu tip nevrotik kişiliğinin en önemli özelliği kendini beğendirme çabası ve sevilme arzusudur.Bu nevrotiğin temel problemi karşısındakinin yargılarının düşüncelerinin ne olduğundan ziyade kendisini ne kadar yücelttiği ve ilgilendiği üzerinde durmasıdır.Bu ilginin çeşitli nedenlerle azalıyor izlenimi bırakması kişinin üzerinde olumsuz etki yaratmakta bu etkı sonuç olarak yıkıcı olabılmektedır.Günümüzün bu tip nevrotik kişiliğinin bitmek tükenmek bilmeyen sevilme ihtiyacı sadakat bağlılık duygularına zarar vermekte sık sık ilişki kuran çoğu zaman ilişkilerinde umduğunu bulamayan, gündelik yaşayan, bir kişilik yapısına doğru sürüklemektedir.Bugün verdiği sözün ya da duygularının yarını bağlayıcı bir tarafı yoktur.O sürekli olarak arayış içersinde olmaya devam edecek sevilme ihtiyacını kesik kesik farklı insanlardan sağlayacaktır.Dengesiz ve ne yapacağı belli olmayan bu karakter içe dönük sevgiyi yücelten statik bir karakterle yolları kesiştiğinde ona tamiri çok zor olan zararlar vermesi derin tahribatlar bırakması muhtemeldir.Çağımızın bu nevrotik kişiliği anlık olaylara karşı hassas, geleceğe dair beklentilere verdiği sözlere geçmişindeki yaptıklarına karşı duyarsızdır.Bu nevrotiğin sağlam kesin hatlarla çizilmiş bir kişiliği olduğundan söz etmek oldukça güçtür.Birden fazla kalıba girebilir.Sık sık kişiliğinde farklı kişiliklerin özelliklerini taşıdığı gözlemlenebilir.Fakat bu aldatıcıdır. Bu nevrotik insan tipinin sevgiye açlığı onun aynı zamanda kolay kandırabilen biri olmasına katkıda bulunur.Çünkü sevgiye aç bu insan aynı zamanda güçsüzdür.Ona göre onu kimse anlamıyor kendisine hak ettiği değer verilmiyor haksızlığa ve kötülüklere uğruyordur.Kendisini güçsüz ve sevgi duygularıyla yüceltilmeye, aç hissettiği için yanında olacak ona destek gösterecek ona sevgi verecek onu bu kötü dünyanın şerrinden koruyacak birine gereksinim duyar.Burdaki sevgi açlığı ve dolayısıyla sevgi tanımı da kabaca ruhu doyuran tatmini sağlayan her şeydir.Sevginin nevrotik kişiliğin patolojik olarak sevgiye duyduğu ihtiyaç anlamında tam olarak tanımını yapmak zor olsa da genel olarak, sevgi ile patolojik sevgi gereksinimi yani sevgiye ihtiyaç duyan hastalıklı sevgi ihtiyacı arasındaki fark normal sevgide hastalıklı sevgi ihtiyacının tersine sevmenin sevilmekten önce gelmesidir.Yani işin doğası gereği nevrotik olmayan karakter sevmeyi öncelikli olarak esas alır.Oysa sevilmek sevilme ihtiyacında hastalık derecesinde gereksinim duymak ise korunmak yüceltilmek gibi nevrotik kişiliğin semptomlarını içerdiği için sevmek ikinci planda kalır.Beğenilmek,sevilmek duygusu hastalıklı hale gelmiş olan bu kişilikte yaşananacak hayal kırıklıkları sevilme duygusunun tatmin edilememesi yahut nevrotik kişiliğinin başına açtığı dertler sonucunda meydana gelen türlü anksiyite hallerinde, kendisini suçlayarak bir savunma mekanizması geliştirecek kendisinin dünyanın en kötü insanı olduğu herkesin ondan uzaklaşması gerektiği gibi sözlerle kendisini rahatlatmak adına çevresinde meydana gelen bu problemden kurtulma yoluna gidicektir Kişisel görüşüm şudur ki bu kişilik marazi de olsa bencil bir kişiliktir.Bu bencil kişiliğin türlü dengesizlikler içersinde sevilme ihtiyacını karşılamak için karşıdakini kullandığını düşündüğümüzde, üstelik nevrotik olduğunu da buna ilave edersek aslında gelecekte sevildiği kişiyi terk etme eğilimin hiç de azımsanmayacak ölçüde yüksek olduğunu söylemek gerekir.Zira bu kişi için sevmek sevilmekten sonra gelmiştir.Sevmesi sevilmeye bağlı olduğundan yani bir şart taşıdığından sevmenin önce geldiği diğer bir karakterle arasında çatışma yaşanması muhtemeldir. Günümüzün diğer bir kişiliği doğuştan gelen eğilimlerinin de etkisi toplumsal şartların kapitalizmin dayattığı değer ölçülerinin farklılaştığı günümüzde duygusal benliği gelişmemiş ikinci plana itilmiş ve rasyonel düşünen bir benliğe sahip olmuş kişiliktir.Bu kişiliğin temel özelliği idealist olması ve toplumsal statü kazanmak hedefi içersinde hareket etmesidir. Bu yer edinme çabası içersinde önüne gelen tüm engelleri aşmak uğruna feda edemeyeceği bir şey yoktur.Gölgede kalmış, uyandırılmamış olan duygusal tarafının tatminin toplumsal statü kazanarak kendisine duyulacak saygı, gösterilecek itibar ile doyuma kavuşturulur.Bu kişilik güç elde etme ve gücünü herkese kanıtlama peşindedir.Sonrasında bu gücün takdir edilmesini bekleyecektir. İşte bu diğer kişiliğin bir kız olması durumunda kız erkeksi eğilim kazanmış demektir.Oysa genel geçer olarak kabul edilen görüşe ters bir durum ortaya çıkmıştır. Şöyle ki: İnsanın doğası temelde sevgi veya güç arayışı içerisinde ve bir insanın davranışlarını yönlendiren en önemli etkenlerden birinin bu arayışını tatmin etmektir.Yani insanların bazıları diğerlerinin kendilerini sevmesine önem verirken, diğerleri sevilmekten çok güçlü olmak peşindedirler. Doğal süreç içersinde kadınların ikinci tipteki erkeksi eğilimler kazanmanın aksine kadınlar,yapısal olarak daha çok sevgi odaklı erkekler ise güç odaklıdır. Kadın için bir erkeğin sevgisini kazanmış olmak ön plandayken, bir erkek için ön planda olan kadının onu güçlü görmesidir. Sevgi ve güç arayışının cinselliğe de yönlenirken bundan farklı değildir..Kadının cinselliği daha çok "seviliyor olmanın" bir ifadesi olarak görürken erkeğin ise cinselliği "güçlü olmanın, kadına sahip olmanın" bir ifadesi olarak görme eğilimindedir. Her erkeğin içinde bastırılmış bir kadın her kadının içinde bastırılmış bir erkek yatar.Jung bunu anima ve animus olarak adlandırmıştır.Toplumun yapısına göre değişkenlik göstermekle birlikte bizim toplumumuz gibi toplumlarda erkekliğe farkında olunarak ya da bilinçdışı olarak özenildiğinden kızların erkeksi eğilim kazanmaları yahut bir şekilde erkeksi davranışlar göstermeleri çok daha rahat gözlemlenebilir niteliktedir..Örneğin kimi kızlar birbirlerine erkek arkadaşlarına söylemeleri gereken aşk sözcüklerini söylerler.Bunlar ne kadar dışardan masumane gözüküyor olursa olsun temelinde cinsellik ve güç gösterisi yatan eğilimlerdir.Bu erkeksi eğilimin ve derecesinin ne olduğunu ise yapılacak eylemler belirleyecektir.Kimi kızlarda bu hafifletilmiş bir şekilde çeşitli aşk sözcüklerinin hemcinslerine söylenmesi ile sınırlı kalırken kimilerinde bu daha ileri boyutlara gidebilir. Bazı Kızların birbirinin vücutlarına dokunması kimi zaman dudaklarından öpmesi,göğüslerine dokunması tıpkı bir erkek gibi birbirlerinin üzerinde kol kanat germesi onu sahiplenmesi kısacası bir erkeğin yaptığı ve yapması gereken eylemleri yapması temelinde gizli erkekliğin uyanması, kızın içinde var olan erkeksi kişiliğin toplumsal koşullarında izin vermesiyle birlikte ortaya çıktığını bize gösterir.Bir çok lezbiyenlik vakasında benzer durum söz konusudur.Cinsel eğilimin doğuştan gelen nedenlerle farklı olması bir tarafa bir çok lezbiyenlik vakasında kız erkeksi bir eğilim kazanarak içindeki var olan erkeği büsbütün ortaya çıkararak, erkeklere özenip onlarla rekabet haline girmiş ve onlardan çoğu zaman nefret ederek hemcinslerine yönelmiştir. Toplumun yapısının ve şartların müsait olmamasının erkeğinde tersi eğilimler içersinde olmayacağı anlamına gelmez.Sözgelimi yurtlar,askerlik,hapishane gibi kapalı ortamlarda erkeklerin içinde var olan bastırılmış kadınlık yahut eşcinsellik eğilimleri ortaya çıkabilmektedir.. Bu psikolojik girişten sonra sosyolojik gerçeklere ve günlük hayatımıza geçeceğiz.Bahsettiğimiz nedenlerle aç gözlü doymak bilmeyen sevgi ihtiyacı içersindeki yahut toplumda statü edinmek için gözü hiçbir şeyi görmeyen birey günlük yaşamında farklı alanlarda yine benzer eğilimler göstermektedir.Örneğin alışveriş yapmak doymak bilmeyen yerli yersiz her şeyi satın alma arzusunda olmak eşya fetişizmi,eşya tutkusu, kapitalizmin yarattığı bu dünya gerçekleri açısından da tüketim toplumunu meydana getirmiştir. Her şeyin hızla tüketildiği,geçmişin bir çırpıda unutulduğu bugüne endeksli bir dünyada yaşıyoruz.İlişkiler sevgiler aşklar arkadaşlıklar dostluklar kıyafetler beğeniler kullandığımız eşyalar hepsini kısa sürede tüketiyoruz. Kapitalizm Tüketim toplumunu ve ben merkezci bireyi ortaya çıkarmıştır.Kişinin bu denli ben merkezci bir yapıya büründürülmesi onun kimlik kazanmasına çok daha küçük yaşlardan sağlanmasına yönelik model alınabilecek yanlış örneklerin sunulması daha önemlisi toplumun bizzat bunu dayatması günümüzde çok şikayet ettiğimiz saygısısız,manevi değerlerimiz,teamüllerimizden kopuk,hayatı inişler çıkışlarla dolu çalkantılı bir hayatı olan dengesiz insan modelini ortaya çıkarmıştır. Kitle iletişim araçları ve teknolojinin bu denli kolay iletişim kurmaya olanak vermesi özellikle gençlerimizde kısa bir sürede sayısız arkadaş edinmesine olanak vermiştir.Madalyonun öbür yüzüne baktığımızda ise bunlar sabun köpüğü gibi dağılan değişen, kalıcı olmayan münasebetler olduğu görülmekte, gerçek anlamda beşeri münasebetlerin devam ettirildiği herhangi bir beklenti ve çıkar gözetmeyen dost tanımına uyan insan bulmakta insanlar zorlanmaktadır.Hatta sıklıkla büyük hayal kırıklıkları içerisinde bir çok insan yıllarca dostu olarak bildiği insanların beklenmedik davranışlara maruz kaldığını söylemektedir.Ne insanlar birbirini doğru düzgün tanıyabilmekte ne de insanlar insanlığını koruyabilmektedir. Her şeyin hızla tüketilerek kavramların,duyguların,özümsenerek yaşanmadığı bu yeni dünya düzeninde her şey araç olmuş, amaç durumunda görünen tek şey ise menfaat haline gelmiştir. Yeni dünya düzeninde beşeri münasebetler azalmıştır.Var olanların da büyük bölümü samimiyetsiz çıkar ilişkisine dayalıdır.Teknolojinin ve tüketim toplumun bize getirdiği bu noktada aynı apartmanda oturan insanların bile birbiriyle olan bu samimiyetsiz diyalogtan kaçan münasebetleri olayın vehameti hakkında bize ciddi ip uçları vermektedir. Kapitalizm çıkış noktası ekonomik bir sistem olmakla birlikte sonuçları ve etkileri bakımından siyasi,sosyal,psikolojik olarak toplumu her şekilde etkilemektedir.İnsan. üretim araçlarını kullanmayı öğrenip te ihtiyaç fazlası ürün elde etmeye başladığından bu da bölüşüm sorunu yarattığından beri üretim araçları ve üretim ilişkileri birlikte üretim biçimi dünyanın kaderini belirlemeye başlamıştır.Çünkü üretim biçimi bir alt yapı düzenidir.Üst yapı da bu şekilde oluşacaktır. İşte bugün oluşan üst yapı bu kaygıyla ve üzülerek baktığımız dünya düzenin yansımaları insanın insancıl eğilimlerini yok eden insanı, dünyayı, bir meta olarak gören kapitalizmdir.Kapitalizm üretim ve hızlı tüketim üzerine kuruludur.Üründen elde edilen gelir yine ürünün daha fazla gelişmesi ve o ürünün yan ürünlerine harcanır.Bunun yanında gerekli gereksiz bir sürü yan ürün tüketime sunulur . Örneğin hayatımızı kolaylaştırmak adına cd icat edilir sonra onun temizleyicisi, çantası.. Cep telefonu icat edilir..Sonra, titreşimlisi,fonksiyonlusu,renklisi, internete bağlanabileni,kameralısı,mp3 çalarlısı.. Tüketim toplumu yaratmanın en basit yollarından biri aniden değil de yavaş yavaş bir sürü gereksiz özellik ekleyerek tüketicinin elindekinin eskidiği düşüncesini uyandırarak yenisini satın almasını sağlamaktır Vahşi kapitalizm ve tüketim toplumunun yarattığı yeni dünya düzeni bununla sınırlı kalmaz.O kar sağlamak daha fazla ürün satmak adına bütün değerlerin içini boşaltmaktan çekinmez. Karacaoğlan “Silah icat oldu merlik bozuldu” demişti.Şimdi şunu söylüyoruz “Cep telefonu icat oldu merlik bozuldu” Hakikaten sevdiğini basit bir cep telefonu iletisiyle karşı tarafa iletmek mertlikten insanları uzaklaştırmamışmıdır? Çocukluğuma kısa bir yolculuk yaparsam,o zamanlar jetonlu ankesörlü telefonlar var.Birine telefon etmek için sarı renkli P.t.t jetonlarından alıp sıraya geçmelisin.Kar,kış,yağmur bazen bazı yerlerde dakikalarca dışarıda beklemek zorunda kalınır.Bu ızdırap gibi görünen hadise o zaman ki şartlarda rutin olarak algılandığından şikayet edilmez.İçerdeki adamın aradığı numara bir türlü düşmez.Ya da konuşmasını her dakika başı makineye jeton atarak uzatıyordur.Bu durumda dışarıda bekleyenler ister istemez kendi aralarında tatlı bir sohbete girişirler.İçerdekinin işinin uzamasıyla birlikte bir süre sonra mırıldanmalar başlar.Derken biri dayanamayıp telefon kulübesinin kapısına içerdekini uyarı amaçlı vurur.İçerdeki ona cevap verir kısa süreli bir tartışma başlar ve biter. Yahut makinede jetonu takılı kalan bayana makineye yumruk atmak suretiyle yardım edilir.Bütün bu hadiselerin geliştiği şartlarda telefonun amacından sapmaması, insanların ihtiyaçlarını yerinde ve makul bir şekilde gidermesi mümkün olabilmekte diyalog ve insanların birbiriyle olan ilişkileri daha sağlıklı ve dayanışma içersinde ilerleyebilmektedir. Yeni dünya düzeninin bize dayattığı daha fazla tüketim daha fazla harcama yapma olmuştur. Bizim mahallenin bakkal Mehmet Efendisi ve onun her mahalle sakini için itinayla düzenlediği veresiye defteri pek meşhurdur.Bir Pazar sabahı kahvaltısı için istenilen sıcak ekmek ve beyaz peynir sarılırken bir yandan da mahallenin son dedikoduları,hükümetin son durumu,memleket meselelerine değinilerek güzel bir sohbet ortamı yaratılır.Bugün veresiye defterinin yerini kredi kartları,bakkalın yerini süpermarketler,Mehmet Efendinin sohbetlerinin yerini de hepsi üniformalı ellerinde durmaksızın “bipleyen” robot gibi çalışan kasiyerler almıştır. Kredi kartları veresiye defterinin aksine insanın harcamalarını denetleyemediği zaaflarına karşı koyamadığı promosyonlara, reklamlara,kampanyaların albenisine kapılıp kendini bilmez bir şekilde yaptığı harcamaların ödenemeyecek boyutta katlanan faiziyle birlikte bedelini canıyla ödeme noktasına getirmektedir. Zamanla duygu ve düşüncelerimizi dile getirme aktarma biçimlerimiz değişmiştir.En önemli ciddi konularda dahi insanlar makinelerin onlara sunduğu imkanlardan yararlanma kolaycılığına kaçarak medeni cesareti olmayan korkak ve ilişkilerin gayri ciddi olmasına yol açmaktadır. Mazimizin vazgeçilmez haberleşme aracı mektuplar.Günümüzde yerlerini çoktan internete,cep telefonuna terk etmiş mektuplar Onlar sevdiğimize duyduğumuz o yüce hislerin büyüklüğünden o muhafazakar şartların getirdiği zorluklardan duyguları dile getirme aracı olmuştur..Oysa bir mektubun yerini ne bozuk bir Türkçeyle anlamsız karakterler serpiştirilerek yazılmış bir cep telefonu iletisi ne de gelişigüzel özensiz bir şekilde yollanan elektronik posta iletisi tutabilir. Mektup yazmak titiz bir iştir.Mektuba gösterilen özen bir nevi yollanana duyulan saygı sevgiyi de gösterir.Beyaz kağıdın üzerine kimi zaman hasret dolu satırlar karalanırlen büyük bir heyecan ve duygu yoğunlaşması ile yazılan kelimeler esnasında kağıda dökülen iki damla gözyaşı mektubu okuyanın yüreğine akar sanki.Kağıdın her bir köşesine sevgilinin kokusu siner.Mektubu alan bilir ki sevdiğinin elleri değmiştir o kağıda.O mutluluk ve coşkuyla defalarca kez okunur aynı heyecan ve sevgiyle satırlar.Mektup göğse bastırılır sevgilinin yerine…Özenle saklanır.Mukaddes bir emanet gibi.. Bilindiği gibi mektup yoluyla haberleşmek özellikle daha önceki devirlerde gidip gelmesi cevap yazması zaman alan bir hadisedir.Böyle olunca bu işin tadı artar.Sevgiler birdenbire tüketilmez.Hasret özlem duygusu sürekli tazelenir.Günümüzde ilişkilerin çok çabuk sona ermesinin nedenlerinden biri de budur.Bir ömür boyunca yaşanabilecek olaylar iletişim imkanlarının da desteğiyle çok çabuk seri bir şekilde küçük zaman dilimlerine sıkıştırılmakta bu kadar acele ve hızlı cereyan eden olaylar sevgiyi tüketmekte ve ilişkiyi sıradanlaştırmaktadır. Kimlik arayışı… Dengesizlik ve iniş çıkışlar içersinde olduğunu gözlemlediğiniz, yeterince olgunlaştığını yetişkin bir birey haline geldiğine inanan buluğ cağındaki bir gence onun kimlik arayışı içersinde olduğunu söylerseniz bu onu fazlasıyla kızdıracaktır.Kimlik arayışı içerisinde olmak ham kişiliğin kendine yer araması,her şeyden şüphe eder hale gelmek, bireyin neye nereye ait olduğunu belirleme sürecidir.Bu dönemde bireyin özgürlükçü ,otorite kabul etmez tavrı su yüzüne çıkar.Kendini keşfetmeye başlayan genç sorgulayıcı bir yapıya bürünür.Sorgulama süreci yararlı olduğu kadar tehlikeli de olabilir.Kişi gerçek nedir arayışı içerisine girerse olası kendisi için hiçbir şeyin bir anlam ifade etmediği sonucundan hareketle tutunacak bir dal aramaya başlar.Bu arayış bu hızla bu dönem boyunca devam edecektir. Bu her insanda yaşanacak bir süreçtir. Bunu kendisini aşağılayıcı bir durum olarak algılamak kadar bunu hakaret vari bir tarzda söylemek de yanlıştır. Gençlik yılları büyük bir özenti kendini kanıtlama temayülleriyle doludur. Olgunlaşmamış her birey ötekilerden farklı olduğunu ya da olgunlaştığını ispat etmek ister. Kendini yeterince iyi tanımadığı için türlü meşgaleler arar bulur. Erkeklerde cinsellik alabildiğine ön planda olduğundan ve bunun kanıtlanma zamanı geldiği düşünüldüğünden karşı cinse yönelim hızlanır.Bazı erkekler kendilerini aşık olmaya zorlarlar.Böyle bir durumda Aşık olma ya da sevme ön kabulüyle alelade bir kız seçilebilir.Bunların akıbetinin hüsran olacağı baştan bellidir.O yıllarda tecrübesizliğe dayalı bilinçsizliğin tesiri duyguları esir alır.Tecrübe yapılan hataların toplamı olduğu düşünülürse bu denemeler doğaldır.Aklın bedenden çıkıp havalanması ile birlikte düşüncesiz dikkatsiz hareketlerde bulunulabilir.Hatta bir çok kişiyle ilişki yaşayıp sonlandırmak bile sağda solda menkıbe niyetine anlatılabilir. Olur olmadık çoğu absürt abartılı cinsel deneyim hikayeleri alabildiğince yaldızlı olarak aktarılır.Bu erkekliğin önemli bir hücceti sayılır. Türk erkekleri için ilişkiler üzerine en temel kaidelerden biri olan bir yaklaşım o zamandan başlar aslında.”Cinsel ilişkiye girilecek kız başka; Evlenilecek kız başkadır” Bu yaklaşımdan da yola çıkarak söylebiliriz ki erkekler hiçbir zaman gerçekten sevdikleri aşık oldukları ve büyük bir ciddiyetle hayatını paylaşmak istedikleri kadınla olan ilişkilerini sağda solda anlatmazlar.Bunu gözlere sokarcasına teşhir etmek olay kahramanı söz konusu kıza verilen değerinde kadranıdır aslında. İnsandaki en temel iki eğilimden biri olan cinsellik bir yana yan temayüller muhteliftir..Kimlik arayışının ve toplumda yer edinme isteğinin hız kazandığı bu dönemde toplumun o zamanki şartlarına bağlı olarak bir gruba ait olmak istenir. Kişinin arkadaş çevresi bu zaman diliminde onu manipule edecektir. İçe dönük insanlarda bu süreç dışadönük insanlara göre daha farklı gelişecektir.İçe dönük insan sessiz ve derinden gider.Arkadaş çevresi daha dar, çoğu zaman birkaç taneyi geçmeyen tiplerdir.İçe dönük insan dışardan sıradan bir insan görüntüsü vermesine rağmen aslında onu içe dönük olmaya yönelten sebepler üzerine düşünen dış dünyayla ilgilenmeyen sevincini üzüntüsünü kendi içinde yaşayan çoğu zaman dış dünyanın gerçeklerini, yaşam tarzını,moda haline gelmiş idealize edilen mefhumları reddeden farklı fikirleri radikal yaklaşımlarını kendine saklayan ilişki kurması daha zor,genellikle yanlış yorumlanan,sofu ve anlaşılması daha çetrefilli kişilerdir.Bu kişiler herhangi bir sebeple entelektüel bir eğilim kazanırlarsa düşüncelerini kabul etmedikleri dış dünyanın yaşam tarzının eleştirisini ve onun yerine ikame ettikleri alternatif yaşam ütopyasını, marjinal düşünürlerin kitaplarında arayacaktır. Durmak bilmeyen keşfetme ve kimlik arayışı ivedilikle yoluna devam eder. Okul defterlerine,sıralara duvarlara sanki dünyanın en güzel sözü keşfedilmişte bundan sonraki yaşamında kendisine bu söz rehberlik edecek, önüne gelen her kilitli kapıyı açacakmış gibi “Dünyada sevmek yasak olsaydı cehennem sevenlerle dolardı” yalınlığında sofistike manalar içermeyen alelade sözler yazılacaktır. Keşfetme, yerine koyma, özdeşleşme,örnek alma,özenmenin doruk noktasına ulaştığı bu dönemde efrat her gün farklı bir düşüncenin, sanatçının,yazarın,şairin etkisi altına girecektir.Bu tıpkı ufak bir çocuğun her gün farklı bir oyuncakla oynamak istemesine benzer.Özellikle dışadönük tip daha hızlı yaşama ve bir an önce kendini ispat etme isteğiyle doludur.Keşfettiğini dışa vurma isteği tavan yaptığından, o an için etkisi altında kaldığı ne varsa bunları yansıtmaktan kendini alıkoyamaz.Bir okulda sınıfın içersinde nerden açıldığı bilinmeyen bir tartışmayı kendisi için fırsat olarak görür.Seri ve kendinden emin cümleler sarf ederek herkesin dikkatini çekmeyi başarır.Yine bu anlamda dışadönük bir kız hemcinslerinin bile tepkisini çekebilecek kadar feminizm yanlısı sert ifadeler kullanabilir. Dışadönük tipler aceleci ve nisbeten değişken yeniliğe açık insanlardır.Uzun vadede bulundukları kabın şeklini almaları oportunist bir yaklaşım içersine girmeleri beklenebilir Bu yüzden bir dışadönük hayata boyunca her türlü düşüncenin içine girip çıkabilir. Özellikle gençlik döneminde bazı kesimlerde bu perspektifte siyasi kimlik kazanma eğilimi baş gösterir. Siyasi kimlik kazanmak için kitleleri harekete geçirebilecek henüz körpe yahut cahil bir beyinin bile rahatlıkla anlayabileceği sloganlara ihtiyaç vardır.Çünkü büyük kalabalıkları alt yapısı sağlam olmayan düşüncelere sahip boş beyinlerı sofistike düşünceler geniş açıklamalı manifesto niteliğindeki nutuklarla harekete geçiremezsiniz.Daha basit bir şeye ihtiyaç vardır.Slogan! Slogan küçük ve herkesin anlayabileceği niteliktedir.Kafa yormaz.Bazen bir cümledir bazen sadece birkaç kelime. Fakat olgunlaşma sürecindeki bireyin nereye ait olduğunu ya da olacağı belirlenirken onun o sloganlardan etkilenmesini sağlayacak başka bir şeye daha ihtiyaç vardır.Çoşku ve heyecan.. Coşku ve heyecanı tetikleyen hızlandıran derinden ve bütün benliğinde hissetmesini sağlayan en önemli araçların başında müzik gelir. Müzik sadece efratın beğenisini ifade etmez. Müzik zevki aynı zamanda yaşadığı çevrenin bulunduğu statünün etkisiyle kafasında şekillenen düşünceleri notalarda bulmaktır. Notalar kişiliğin derinliğindeki hislere tekabül ederken, güfte de hislerin yazıya dökülmesi, yani düşünceye karşılık gelir. Gençlik döneminde Nazım Hikmet okuyarak veya radikal müzik grupları dinlenerek solcu olan bir kesim olmuştur.Bunlar genellikle özentili içi boş farklı olmak adına bir grubun kisvesine giren beyinlerdir.Bu kişilere duyduğum kişisel antipatiden bahsetmeden geçemeyeceğim.Bu tiplerin önemli bir bölümü solculuğu farklı olmak,sonsuz özgürlük, istediğini söyleyebilmek,dilediğini giyebilmek,dogmalarda dahil kimsenin düşüncelerine saygı göstermek zorunda olmamak şeklinde algılamıştır.Bu tipler öylesine boş ve akılsızdır ki fakirin, ezilenin,ekmek parası olmayın,malı mülkü bulunmayanın destekçisi,savunucusu olmak adına herhangi bir düşünce akıllarında yoktur..Okulun kılık-kıyafet yönetmeliğine muhalif olmayı solculuk sanar.Ezilmeyi,kendilerine uygulanan eylem, ezileni farklı düşüncelere sahip olduğunu zannetiği için kendisi, ezilenleri de değişik düşüncelerini dile getiren sol görüşlü insanlar olarak değerlendirirler.Kıyafet özgürlüğü sloganıyla, mankenlere nazire yaparcasına çeşit çeşit kreasyonlarını sergileme heyecanıyla dolu olduklarından elbisesi olmayan kesimin,mustazafın öyle bir ahvalde nasıl sıkıntılı olabileceğini hiç düşünmez.Onun için aylak serseri kuralsız kaidesiz hayat solculuk demektir.Bu kisve arkasındadır sürekli.. Bunların şımarık zengin kız çocukları olanları vardır ki onlara ayrıca parantez açmak gerekir.Taşrada bir okulda her sosyal tabakadan insan bir araya gelebilmektedir.Fabrikatör bir babanın kızıyla öksüz ve yurtta kalan bir çocuk aynı sınıfı paylaşabilir.Ya da genç kızımız gibi “pazartesi sendromu” yaşadığı için değil de Pazar günü tarlada ailesine yardım ettiği için yorgunluktan uyuklayan bir çocuk vardır sınıfta.Nasırlı pütürlü yıpranmış ellerini saklamaya çalışır.Ailesi iyi okullarda okusun diye onu şehre uğurluyordur her sabah köyünden.Ahırla bitişik,rutubetten dökulen sarı renge gelişigüzel boyanmış odasının duvarı minder ve hasırla oluşturulmuş yatağından her sabah kahverengi kızıl karışımı horozun sesiyle uyanıp o alacakaranlıkta el sümesi ayağına gelişigüzel geçirdiği lastik ayakkabıyla avludaki çeşmeye elini yıkamak için hareketlenir.Sonra içeri gelip,kapının arkasına iki çivi ile tutturulmuş demir askıya takılı okul ceketini giyer.Ve okula gider.. Sınıfında ekseriyetle kendine nisbeten daha yakın sosyal tabakadaki insanlar yan yana oturur.Ya da sınıfın bir köşesinde geldiği ilk günden beri yalnız oturan tek kişidir.Üstüne başına revaçtaki deodarant,parfümleri boca etmemiş, edememiştir..Saman kokar,toprak kokar,tezek kokar,rutubet kokar,dağ kokar,bayır kokar,çimen kokar,Anadolu kokar.. Bu Anadolu çocuğunun gönlünde mihribanım dediği sarı saçlı kendisiyle tanışıklığı bile olmayan bir yar yatar.Bazen ondan habersiz gizli gizli seyrettiği mihribanı onu izlediğini farkettiği şüphesiyle yarım dakikadır başını önüne eğip gözlerini yerdeki taşlara sabitlerken,bir süre sonra ne olduğu muamma tuhaf bir olaya kulakları tırmalarcasına kendi gibi zirzop arkadaşlarıyla koro halinde gülmelerine dayanamayıp yerdeki gözlerini yeniden ona doğru çevirdiğinde anlar gerçeği.Farkedilmediğini;fark etmediğini.. Onlar ki anadolu toprağında yeşermeye çalışan çile çiçekleri.Anadolunun.kokusunu,türkülerini,manilerini,sevdalarını getirirler içeri..Halbuki yorgun,kederli Nasırlı ellerine dokunmaya imtina eder fondotenli,puduralı,cilalı kalem gibi ince uzun ak eller… İşte bu özenti dolu kokuşmuş zihniyet acıyla cebren olgunlaştırır arı,berrak,saf Anadolu çocuğunu.Ve beraberinde onun hayatı boyunca omzundaki taşıyacağı yükü de ağırlaştırır. Okul yılları demişken bahsetmeden olmaz.. Okul yıllarımdan ukde bir şey vardır.Okulun düzenlediği piknik amaçlı geziler.. Kalabalık sınıflar ekseriyetle -birkaç tanesi- toplu olarak bu alanlara gider.Herkes evinde ne varsa bir gün öncesinden hazırlar getirir.Ve nihayet o gün geldiğinde kelimelerin anlatmaya yetmediği son derece trajik bir olay yaşanır.Konun hassasiyetinin yeterince mütehakkim olamayan bir öğretmen sınıfın kendince gruplar oluşturmasını ister.Yaşı ne olursa olsun insan insandır.Öğrenciler kendi akranları ile birlikte bir grup oluşturular.Varlıklı öğrenciler beraberce oluşturdukları gruplarında taşımaya zorlandıkları tıka basa dolu çantalarından çıkardıkları türlü türlü yiyecekleri sıralarken yan tarafta domatesi ekmeğe sürmek suretiyle, haşlanmış patates ve yumurta ile açık havada olmanın verdiği iştahla acıkmış olan grup karnını doyurmaya çalışmaktadır. Ve öğretmenler asla o grupların değil şen şakrak kahkahaların yükseldiği sınıfın en gözde isimlerinin olduğu grupla ilgilenir hep.Tıka basa dolu bir koca ordunun bile doyabileceği çanta dolusu yiyecekler Öğretmenlerin hizmetine sunulur.. Birlik beraberliği sağlama, beraberce eğlenme ve sosyalleşme amaçlı olması gereken gezi kimin hangi tabakaya ait olduğunu teşhir eden herkese haddini bildiren canlı bir deney haline sokulmuştur. Öğretmen deyince aklıma her zaman uzun önlüğü tıknaz yapısı ile hayatımın ilk dersini aldığım sınıf öğretmenim Nurten hocam gelir.O bir öğretmenin ötesindeydi.Öğretmen demek sadece size okuma yazma öğreten kişi demek değildir.Hayatında ilk kez okula giden bir çocuk ailesinden ve çevresinden öğrendiği yarım yamalak bilgiler dışında boş körpe bir beyine sahiptir.Çocuğun henüz gelişmemiş kişiliği kol kanat gerilemeye muhtaç bir benliği vardır.Ona gösterilen yaklaşım öğretilenler temel olması bakımından çok önemli olduğu gibi hayatı boyunca aklından çıkmayacak hafızasına kazınacak olaylardan bir bölümünü de bu dönemde yaşayacaktır.Nurten öğretmenim anaç bir insandı.Otoritesiyle sevgi dolu yüreğini harmanlayabilmiş bu dengeyi çok iyi ayarlayabilmişti.Öksüz çocuklara bir anne sevgisiyle yaklaşmış,ailesi olan şanslı çocukların da ikinci bir annesi olmuştu. Bize öğrettiği değerler… Kazandığımız istiklal savaşımız.Bu ulusun vazgeçilmezleri.Kurduğumuz Cumhuriyet.O cumhuriyetin kurucu Mustafa Kemal Atatürk ve onun devrimleri..Bir öğretmen öncelikle gelecek nesilleri kendisine emanet eden baş Öğretmen Atatürk’ü iyi anlayabilmiş kendisine verilen bu kutsal emanetin değerini özümseyebilmiş olması gerekir.-Tabi bunları kendi ulusumuz için söylüğyorum- Cumhuriyetin öğretmenleri gelecek nesilleri yaratan karanlığın cehaletin yılmaz savaşçılarının kendileri olduğunu unutmamalıdırlar. Bir öğretmenin görevi mesai saatini doldurmak değildir.Öğretmenlik, şartları bakımından (tatil-garanti iş) tercih edilen bir meslek olduğu sürece o kuşaklara bakarak geleceğe dair umut beslemek hayalcilik olur.Öğretmen olmak mesleğin çok ötesinde bir gönül işidir.Kendini geleceğe adamaktır öğretmenlik. Günümüzde bu kutsal mesleğin oldukça yozlaştığını söylemek mümkün.Ulusal bilinci aşılamak fedakarlık ve özveriyle üstün bilgi birikimini gelecek nesillere aktarmaya çalışan nitelikli öğretmenlerimizin sayısı oransal olarak her yıl daha da geriye gitmekte daha da tehlikelisi öğretmenlik en kolay yoldan kendini devletin kapısına atmanın bir yolu olarak görülmektedir. Ulusal değerlerimiz, her pazartesi sabahı Cuma ders çıkışı hep beraber söylediğimiz istiklal marşımız,öğrenci andımız,ulusal bayramlarımız, coşkuyla kutladığımız saygıyla andığımız özel günlerimiz,bize bu günlerin mukaddesliğini bize aşılayanlar.. Şimdi bu milli değerlerimiz bizi biz yapan ulusal bayramlarımız ne hale geldi getirildi? Renksiz ve bayağı bir şekilde hazırlanan programlar hiçbir çoşku heyecan yüklemeden gelişigüzel samimiyetsiz törenler sonucunda günün önemini kavramayan ruhunda hissedemeyen beyinler bugünleri angarya olarak görme noktasındırlar.Büyük bir ızdırap duyarak söylüyoruz ki bütün ulusal ve dini bayramlar tatil için birer fırsat haline gelmiştir. Bu utanılacak durumun müsebibbi bütün manevi değerlerin içini boşaltıp tatsız tutsuz ruhsuz heyecansız ham,ermemiş meyva gibi ağzımıza sunan kapitalizmdir. Ne bayram eski bayramdır ne merasim eski merasim.Ne öğrenci eski öğrencidir ne öğretmen eski öğretmen.Okullar her gün başka bir skandalın yaşandığı kapı önlerinin uyuşturucu satıcılarının mekanı olduğu şiddetin kol gezdiği yerler haline gelmiştir. Mahalle Kültürü… Hayata Gözünü açtığınızda beton yığınlarının arasında,gökdelen vari yüksek apartmanların boy boy yana yana dizildiği,kimsenin kimseyi tanımadığı,kendi apartmanında olan olayı gazeteden okuyan birbirini tanımayan tanımak istemeyen kişilerin olduğu bir mühitte değilde Annelerin babaların,çocukların birbirine karıştığı sokakların akşam ezanına kadar her dem dolu olduğu bir mahallede açmışsanız gerçekten şanslınız demektir. Köyden kente göç ile birlikte sayıları hızla azalan eski taşra mahallerinde yaşam bir başkadır.Son yıllarda moda haline dönüşen deprasyon ve psişik vakalar modern çağın hastalıkları haline gelmiştir.Depresyon,tatminsizlik,doyumsuzluk,monotonluğa bağlı sıkıntılar modern yaşamın getirdiği maddiyaçılığın,sahteliğin, samimiyetsizliğin,hırsın ve yalnızlığın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır..Sözüm ona modern aileler beton duvarlar arasında çocuklarına koydukları kurallar çerçevesinde yalnızlığa itmişler onları sokaktaki yaşamın acımasızlığı kendi yaşamının dışında çok farklı şartlarda yaşamını sürdüren insanlardan uzak kılmışlar çocuklarını belki büyüyünce kimi zaman tatlı bir hüzün kimi zaman acı bir tebessümle anımsayacağı geçmişini hatırlama hakkını elinden almışlardır. Taşra mahallerde özellikle yaz günleri bir başka olurdu.Güneşin kavurucu sıcağının elini kısmen çektiği ikindi vakitlerinde ellerinde el işleri ile kapının önünde oturan kadınlar bir yandan yakınlarda ise çocuklarını kontrol eder bir yandan işlerini görür bir yandan da dedikodu ederlerdi.Bu buluşmalar ekseriyetle avlusu geniş mustakil evlerde olmakla birlikte periodik olarak düzensiz bir sırayla giderdi.Yazdan kışa hazırlığın yoğun bir şekilde sürdüğü bu dönemde kasa kasa domatesler bizim tır tır dediğimiz sonraları üç tekerlekli denilen araçlarla taşınır.Salça yapmak için bidonlar yıkanıp hazır hale getirildikten sonra yardım etmek isteyenler kızlı erkekli eline aldığı bıçaklarla bidonun içine salçalık domatesleri doğrarlardı.Bir kaç kez bu işe katıldığımı hatırlıyorum.İmece usulü yaşam taşranın vazgeçilmez öğesidir.Yine halı yıkama işi de buna bir örnek teşkil eder.Ayaklar çıplak paçalar dizlere kadar sıvalı bir şekilde zemine sürülen ilaç ve eski elbise artıklarının filelerin atletlerin bez olarak kullanarak halıyı çitileyen bir grup insan.Hatta çocuklar bunu oyun haline de getirmekten kendini alamaz.Çeşmeye takılı olan hortum ve sürekli akan suyu baş parmak yardımıyla tanzikli hale getirip etrafa korku saçmak etraftakileri gelişigüzel ıslatmak da alışıla gelmiş eğlenceli sahnelerdir.Yine kadınların bezme,(gözleme) pişi(hamurun sıcak yağda kızartılmasıyla yapılan bir tür yiyecek)yufka günlerinde oyun oynayan çocuklar ve etrafta her kim varsa çağırılır sokaktan tesadüfen geçenlerde dahil herkes bu işten nasibini alırdı.Şimdi bunları anımsayınca aklıma geçenlerde evde yalnız başıma kaldığımda üst kattaki komşumuzun hafta sonunda kızının gelmesi şerefine yapılan börek ve çöreklerin kokusunun olduğu gibi evimizi işgal etmesini,karnı aç olan bir insanı fevkalade rahatsız edebilecek bu durumu artık alışılagelmiş eskilerine eklenen bir duyarsızlık,bencillik halkasını hatırladım.Zira eskiden bu tür durumlarda kesinlikle evde pişen güzel bir tabak içinde komşuya ikram edilir.O tabak onda kalır.Bir başka zaman da o tabağı başka bir yiyecek konarak iade edilirdi.Böyle zamanlarda bu geleneğin ne kadar insancıl öğeler barındırdığını daha iyi anlıyorsunuz. Kalplerini birbirine bağlayan sevgi ve sevginin kaynağı paylaşmaktır.Paylaştıkça her şeyin tadı artar.Kuşkusuz herkesin içli dışı olduğu ortamlarda sorunlar olmuyor değildir.Yıllanmış tozlu halıyı koca demir bir sopayla silken üst katta oturan Neriman Teyze ve bundan şikayet eden Nimet hanım,balkon demirlerini naşırfa ile(yıkamak ya da yıkanmak için kullanılan plastik bir su kabı) yıkayan Serpil Hanım seken damlaların bazılarının balkona, bazılarının yeni sildiği camlara çirpidiğini görüp hiddetlenen Selver teyze atışmaları bilindik muhtemel olaylar arasındadır.Tabi tam da bu noktada sofra altı mevzusuna değinmeden olmaz.Eskiden yemekler yere yazılan bir bez üzerinde yenirdi.Bağdaş kuran insanlar sofranın etrafına toplanarak heyecanla yemeğin gelmesini beklerdi.Koca bir tasın içindeki çorbaya sallanan kaşıkların tasa çarpmasıyla oluşan ses yemeğe başlamak için verilmiş bir gong sesi işlevi görürdü adeta.Sofraltının bu noktadaki işlevi ekmeğin ve yiyecek maddelerinin halının üzerine dökülmesini önlemektir.Sofra altı basit görünümlü sıradan,desenli ya da ekose bir bezdir.Yemeklerin masada yeme alışkanlığı yerleşmesi ile yok olma noktasındadır.(Hala her öğünümü yerde ve sofra altının üzerinde yesem de)Halen zorunlu durumlarda (öğrenci evleri,inşaat işçileri)gazete kağıtları sofra altı bezi yerine ikame edilir.Gazeteler düzgünce yere serilir.Üzerlerine sahip olunan yiyecek maddeleri konulur.Kahvaltı türü bir öğün geçirildiğini varsayarsak bu noktada garip bir durum cereyan eder.Önceleri yüzüne dahi bakılmayan gazeteler her daim böyle bir durumda kıymete biner.Bazen çaydanlık burçlara inanmayan bir arkadaşınız tarafından tam kendi burcunuzun üzerine konmuştur bazen de en sevdiğiniz köşe yazarının bir yazısının veya yabancı bir mankenin boylu boyunca Allah ne verdiyse objektiflere verdiği pozun üstünde şekerliği görmeniz ile cinnet geçirmeniz mümkün olabilmektedir.Kesin olan bir şey vardır ki gazete üstünde yemek yenirken gazetede nasıl bir insan olursanız olun ilginizi çekecek bir haber bulursunuz. İşte bu sofra altı sürekli balkondan aşağı silkilen bir bez olduğundan bir çok komşu kavgasının merkezindeki nesne olabildiği gibi bazı evlerde kendi balkonuna silkilerek artıklarıyla serçe kuşlarının karnını doyurmak gibi mübarek bir amaca da hizmet etmiştir. Muhtelif mahallerde de evrensel kaidelerle belirlenmiş bir yapı varmışçasına benzer manzaralar görülür.Sözüm ona her mahallenin bir delisi vardır.Mahalle sakinleri ona bu benzetmeyi kişinin nörolojik yapısının maruf olduğundan veya akli bir teşhis koyma yetisinin bir sonucu olarak değil de yaşam tarzı itibariyle herkesten farklı bir hayatı seçen genellikle kalender, yeri geldiğinde mahalle sakini standartlarının üstünde laflar edebilen insanlara bu ismi verirler.Mahallenin delisi aynı zamanda üstü başı pejmurde,kalender, iradi ya da gayri iradi olarak mutavazi kırık dökük ihtirassız bir hayatı kendine seçmiş adamdır.Mahallenin delisi bu yönüyle insanlar üzerinde daha sevimli daha doğal daha sıcak izlenimi bırakır.Bu etki insanların aslında kendisine bilinçaltından gelen etkilerle gıpta ile bakma duygusudur.Bir çok insan hırslı bir yaşamın kurbanı olduğunu zaman zaman fark eder lakin yinede kendini bundan alıkoyamaz.Bu en büyük bağımlılıklardan bile daha kuvvetli gayri iradi bir istektir.İnsan hayatında meydana gelebilecek büyük şoklar dışında bu kuvvetli zincirlerin kırılması hemen hemen mümkün değildir.Sevilmesinde kendisine sahip çıkılmasında gizli neden de budur. Ve Üzerinde ekmek pişen odun ateşinin dumanın yüzeyine sindiği,karnı acıkmış bir kuşun giderayak yaptığı işgüzarlığı aniden bastıran sağanak yağmurun temizleyip,aşındırdığı,yaz sıcağında soluksuz kalmış terlemiş orta yaşlı bir amcanın ağır aksak ziyaret ettiği,yine mahalle arasında oynanan oyunlarda meydana gelen küçük bir kaza sonrası büyük bir gürültü ile hüngü hüngür ağlayan bir ufaklığın kısa süreli dinlenmesi amacıyla oturtulduğu,yazın elde edeceği gelirle kışın okul masraflarını çıkarmaya çalışan bir ilkokul talebesinin günün muhasebesini ve simitlerin teftişini,tertibini yapmak amacıyla ekmek teknesiyle beraber üzerinde mola verdiği ve aynı zamanda kırık dökük ve bir evin bahçe sinirlarını gösteren ikinci sınıf kalitede birinci sınıf görev yapan taşlar…. Akşamüstü akşama çalarken eski elbiselerimle üzerinde oturduğum taşlar.Ve o taşlardan seyrettiğim mahallem.Gözümün iliştiği sokak lambaları.O sokak lambaları ki sarı ve beyazdırlar.Kimisi edebiyete intikal etmek üzere olan mustakbel bir mefta adayının son çırpınışları gibi hızlı hızlı yanar söner durur.Kimisi çoktan ölmüştür.Ve ölen o lamba çevresini de karanlığa hüzne boğar.En sıhhatli en parlak,mukavematı en yüksek lambalar.Ve çevresinde daireler çizerek dolanan kara küçük serseri sinekler.Başımızı döndürcesine hareler.Sanki mistik bir ayin gibi.İbadet eder gibi.Semazenlerin semaları gibi namutenahi. Yaşanan devir hangi devir olursa olsun yaşamaya dair her gün hayatıma hangi yeni neden giriyor olursa olsun bütün bunlardan otonom garip felsefik sofistike düşünceleri bu dünya gerçeklerinden uzaklaşarak nesnelere yüklemek aynı zamanda bu dünya düzenine bilinçdışı bir tepki olarak yorumlanmalı belki de… Günümüzde bütün bu anlattıklarımız sahip olduğumuz değerler çok büyük bir erozyona uğramıştır.Silkilen sofra altılar görmüyoruz artık.Artık anlattığımız mevzulardan atışmalar olmuyor.Daha doğrusu günümüzde iletişim asgari düzeyle sınırlandırıldığından herhangi bir atışma olması söz konusu olmuyor.Bırakınız aynı mahalleyi,sokağı aynı apartmanda oturanlar dahi birbirini tanımamaktadır.Toplu taşıma taşıtlarında tesadüfen tanışan insanların aynı apartmanda oturduklarını şaşkınlıkla öğrenmesi insanlık adına gelinen noktanın bir özeti gibidir.Eskiden güldüğümüz inanmak istemediğimiz büyük şehirler için söylenen bir çok şey anadolu’ya da sirayet etmiş,altlı üstlü oturan komşular biribirnden bihaber bir vaziyette yaşamaya başlamışlardır. Evet artık kapının önünde halı yıkayan ayağı çıplak paçaları sıvalı,marketlerden hazır salça almayıp kendi salçasını yapan,sofra altısını silken insanlar görmüyorum.Daha acısı ben her bir katında dört daire olan yedi katlı bu yedi blokta tesadüfi merdiven rastlantıları dışında insan yüzü görmüyorum. Mahalle maçları…. Mahallede kız çocukları umumiyetle ip atlama,sek sek,saklambaç,yakantop gibi oyunları tercih ederken erkeklerin vazgeçemediği oyunların başında Futbol ve bilye-gazoz kapağı oyunları gelirdi.Futbolu belki bütün oyunlardan ayırmak lazım.Simon Kuper’in dediği gibi “futbol asla sadece futbol değildir”Bir futbol maçının içinde her tür türlü duygu ve hayata dair ne varsa o sürenin içinde yer alır.Doksan dakikalık sürede insan yaşamının süresini sembolize eder.İnsan yaşamı içerisinde ne varsa o doksan dakikaya sığar şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşımdır. Mahallede yapılan futbol maçları için gereken en önemli iki malzeme vardır.Bunlardan birincisi ve en önemlisi toptur. İktisadi koşulların etkisi olmalı ki top,bizim zamanımızda çok değerliydi.Öyle ki bir top bulunamadığı için saatlerce ne yapacağını bilmeden yolun iki tarafına cenah olmuş ahali olurdu hep.Diğer olmazsa olmaz da oynayacak alandır.Bunun da sorun teşkil ettiği sıklıkla görülür.Mahallede etraf tehlikelerle doludur.Bir çok kişinin bahçesi ekili dikilidir.Ve oyununuzu topunuz bahçeye kaçtığında patlatılacağı riskiyle oynarsınız.Bu korku tüm oyun boyunca içinizden asla çıkmaz.Oyunun yarıda kalması bir yana herhangi bir sebeple topun patlamasının patlatan üzerine yüklediği sorumlulukları da unutmamak gerekir.Yaşımın daha küçük olduğu zamanlarda topun patlamasının doğuracağı herhangi bir sonuç yoktu aslında.Top patlamışsa patlamıştır.Bugün benim topum patlar yarın seninki.Böylece denge kendiliğinden sağlanmış olur mantığı tedavüldeyken daha sonraları topu patlayan elemana teselli olsun diye midir bilinmez kaideler değişip zarara uğrayanın kefaleti ortaklaşa ödeme yoluna gidilmiştir.Sonraları ise bu da değişerek sadece zararı gerçekleştirene mesuliyetin yüklendiği bir hale geldi.Buradaki değişim gerçekten dikkat çekici. Hangi muhitte olursanız olun mutlaka birileri maddi durum babında kalbur üstüyken bazıları çok daha zor şartlarda yaşamak zorundadırlar.Kimi mahallerde akülü arabası olan zengin sayılırken kimi mahallerde de bir çift temiz pabucu olmak züğürtün çenesini yormak için yeterli bir sebeptir. Ne işe yaradıkları meçhul dikenli ve pis kokulu bitkilerin istilasina uğramış bir arazide kaderine terk edilmiş,köhne,yıpranmış, sönmüş patlak eski bir topu sahiplenmesi dışında hiçbir zaman böyle bir mutluluğa mazhar olduğuna şahit olunmamış fakir bir erkek çocuğun haliyle eğer topu patlatırsa ödemek zorunda kalacağı bir oyuna girmesi cesaret isteyen bir girişimdir.Gururlu çocuk, oyun alanın kenarında, yüzünde yaşamın omuzlarına yüklediği yükün acısı ile maçı izler.Bu hazin tablo öylesine yürek burkucudur ki zaman zaman bir tiran despotluğu intibası ile asla taviz vermeyeceği sanılan topun sahibi bile dayanamayıp onu da oyuna dahil etmek için kendisini oyuna davet eder.Ama nafile.Gururu kırılmıştır bir kere.Sanki şu eski pabucunun arkasında görülen kirli ve çıplak ayakları ile topun peşinden koşması mı önemlidir yoksa ilelebet içinde bir yara olarak kalacak acımasızca camın tuz buz olması gibi kırılan gururu mu? Ama hayır çocuk ne olursa olsun o oyunun içinde olmak ister.İçi acır, yanar içi.Ne kadar kendisine getirilen ısrarlar karşısında kararlı gibi duran bir tavır sergilediyse de.Üstüne üstlük oynamak istemediğini söylemesi basit bir savunma mekanizmasıdır.O hafif kısık dolu dolu olmuş gözleri yalan söylemez.Ve çaresizce o esnada ayağının önüne gelen taşa attığı güçlü tekme esasında hayata kendisine sorulmadan yazılmış mukadderata savrulan bir tekmedir. Topun en önemli sorun olduğu mahallerdede top genellikle maddi durumu nisbeten daha iyi çocuklarda bulunur.Bu çocuklar,yeni ayakkabıları,formasıyla pırıl pırıl parlayan genelde dışarı çıkmalarına pek müsaade edilmeyen oyunlarını küçük kardeşleriyle evde oynadıkları için şu zamana kadar toplarının sağlam kalabilmesini sağlayabilmiş çocuklardır.Bu tam teşekküllü çocuklar çoğunlukla aslında futbol oynamasını da pek bilmeyen mahalle ağzıyla dilendirmek gerekirse “süt” “hanım evladı” “muhallebi çocuğu” diye tabir edilen çocuklardır. Eskiden beri değişmeyen hatta sav olmuş bir kural vardır.Top kiminse oyunun kurallarını o koyar.Ve istediği kadar kötü bir oyuncu olsun, oyun hakkında isterse hiçbir şey bilmiyor olsun.,topun sahibi oyuna dahil olacak herkesi buradan aldığı güçle yönetme eğiliminde olacaktır.Yani sermayeyi koyan aynı zamanda oyunun kurallarını da koyar.”Top benim oynamazsam giderim”in altında yatan budur. Bilindiği gibi futbol mücadele esasına dayalı sert bir oyundur.Bu sertliğin sebeplerinden biri futbola kendini adamış insan profillerinin geçmişinde gizlidir.Hayatı zorluklarla geçmiş fakir çocukların umumiyetle kurtuluş kapısı haline gelmiş olan futbol insanın içinde biriktirdiği hıncın yaşama karşı duyduğu öfkenin topa yansımasıdır adeta..Derebeylerin serfleri gibi ezik, büyümüş efrat sahada akıl almaz bir mücadele içine girer.Kaybedeceği bir şeyi yoktur.Ne üzeri kirlenecek diye sakındığı yeni bir elbisesi ne de yırtılacak diye korktuğu bir ayakkabısı.O delik, yarı yırtık ayakkabısıyla, topla harikalar yaratan çocukların aksine iyi giyimli şık çocukların muaffak olamayışındaki suçu ya topun yamuk olmasında arar ya da yeni aldığı ayakkabısında.. Bazen top, içersinde kimsenin oturmadığı ulaşılması mümkün olmayan yükseklikte bir balkona gidebileceği gibi bazen de asırlık bir ağacın karmakarışık üst dallarından birinin üstüne konardı. Aşağıdan topu düşürmek için atılan çakıl taşlarının fayda sağlamayacağı maruf olan bu durumlarda işte o yaşamın tüm ağırlığını küçücük bedeninde hisseden cesur gözü pek çocuk adeta kahramanca düşme tehlikesinin hiç de azımsanmayacak kadar çok olduğu ağaca çıkar.Canının kıymeti yoktur çünkü.Yaşadıkları şu düz ağaca çıkmaktan daha mı kolaydır?Hem de her gün her saniye.Belki de ezilen gururunu tamir etmek bir kere olsun etraftan takdir almak için tek fırsattır bu.Kimsenin yapamadığı bir şeyi yapmak ancak kimsede olmayan bir şeyle yapılabilir.Belki para, belki zeka ama bunların hiç biri onun için geçerli değildir.Onda herkeste olamayan başka bir şey vardır. Yürek… Sokak aralarında nerdeyse her akşamüstü oynanan futbol maçları bazen başka bir boyut alır.Başka mahallerdeden bilinmedik yüzler mahalleye teşrif eder.Yarı şaka yarı ciddi atışmaların ardından işler kızışmaya başlar.En sonunda bu sorun futbol yoluyla çözümlenmek istenir.Farklı iki mahalleye mensup insanlar aralarında maç yapacaktır.Maç başladığında yıllar yılı aynı sokakta top koşturmuş mazide aralarında husumet meydana gelmiş çocuklar bile bir yumruk olup birleşirler. Kavgalı olanlar barışır.Ortak bir amaç vardır çünkü. Kendi mahallende başka mahalleye yenilmek büyük bir ayıp ve utanılası bir durumdur.Cansiparane,cengavarce müthiş bir mücadele içine girilir.Düşman işgaline dayanır gibi.Neyi var neyi yoksa elinden ne geliyorsa ortaya koyar. Bazen maç sonrası kavgaların meydana geldiği de görülmüşse de musabaka arkasından olayları hataları neden kazanıldığını ya da kaybedildiğini adım adım sorgulamak tartışmak munazara etmek değişmez bir kuraldır. Bilindiği gibi eski zamanlarda aşkın daha kıymetli olduğu söylenir.Bu bir şehir efsanesi değil hakikaten böyledir.Eski zamanlarda sevgililerin birbirini görmesi için yeterli şartlar oluşmadığı doğrudur.Camdan cama görmek ıslıkla mektuplar aracığıyla haberleşmek soylu bir aşk hayatını doğurmuştur.Hızla tüketilemeyen ilişkiler insanları soylu davranmaya yöneltmiştir.Hatta az önce bahsettiğimiz mahalle arasında yapılan maçlar içersinde sevdiği kızın uzaktan gizlice kendisini seyrettiğini fark eden çocuğun normal oyun standartından sapıp ona argo tabirle “hava atmak” onun nazarında değer kazanmak adına topun eline ayağına dolaşması vardır ki görülmeye değerdir.Böyle zamanlarda bu tür motivasyon gibi görünen eylemler aksi yönde sonuçlar vermektedir.Bunun yanında mahalle kültüründe birden fazla kızla beraber olmanın üzerinde sayısız engel vardır.Bunlardan bir tanesi de toplumsal denetimdir.Küçük mahallelerde herkes herkesi tanır.En ufak bir olay çok çabuk bir şekilde yayılıp mahallenin ağzına pelesenk olacaktır.Bu sofu,tutucu kültür içersinde sevdiğiniz kızın bir arkadaşınızın kız kardeşi olması da oldukça aykırı bir durumdur.Toplumsal mekanizma insanları soylu olmaya itmektedir. Bütün bunları yan yana koyduğumuzda geçmişle bugün arasında münasebetler anlamında tuhaf bir çelişki olduğunu görmekteyiz.Bugün geldiğimiz noktada insanların birbiriyle diyalog kurmalarının önünde engeller kalkmıştır.Herkes herkesle cinsiyet farkı gözetmeksizin rahat bir şekilde ilişki kurabilme olanağına sahip iken ne tuhaftır ki bu imkan olumlu ve sağlıklı bir şekilde kullanılmak yerine sadece menfaate ve cinselliğe dayalı bir şekilde kullanılmaktadır.Geçmişte insanların birbiriyle çok yakın ve samimi ilişkiler kurduğunu tek sıkıntının erkek ile kadın arasında diyalog kurmanın zorluklarından kaynaklandığını söyleyebiliriz.Günümüzde bu ortadan kalkmış fakat insanların diğer insanlarla ilişkileri çarpık düzensiz menfaate dayalı vefasızlık üzerine kurulu hastalıklı ve değersiz ilişkiler yumağına dönüşmüştür.O halde günümüzde kadın ile erkek arasındaki ilişki kurma olanaklarının artması gelişmekten ve çağdaş düşüncenin yarattığı bir toplumun ortaya çıkmasından değil kapitalizmin cinselliliği,ilişkileri,kadını meta olarak gören yapısının topluma sirayet etmesi olarak değerlendirmek daha doğru olur. Bütün değindiğimiz konular ışığında kapitalizmin özgürlük getirmesine rağmen bu özgürlüğün manevi değerleri bütünleştirici yönde gelişmediğini hastalıklı bir toplum yarattığını insan münasebetlerini menfaate çıkar ilişkilerine dayalı yüzeysel ve resmi bir hale soktuğunu söyleyebiliriz.Eylemin nasıl hangi insancıl öğeler taşıyarak yapıldığı bu yeni dünya düzeninde ikinci plana itilmiş amaca ulaşmak için en hızlı kestirme yol esas alınmıştır.Hızlı iletişim olabildiğince münasebetlerin asgari düzeye indirildiği bu düzen birbirini anlamayan sevgisiz kalabalıklar içinde yalnız bireyleri ortaya çıkarmıştır.Bu sistemin daha da psikolojik olarak sorunlu ve nevrotik insanları yaratması kaçınılmazdır. Kapitalizm aşk kavramını adeta yeniden tanımlamış hatta böyle bir duygunun olup olmadığı konusunda insanları şüpheye düşürür hale getirmiştir.Çünkü kapitalizmin yarattığı nevrotik kişilik hastalıklı aç gözlü doymak bilmeyen bir kişiliktir.Bu kişiliğin dengesiz iniş çıkışlarla dolu duygusal hayatı normal kişilikli insanlarını da etkileyecek toplum büsbütün hastalıklı insanlardan oluşacak yahut toplumun diğer kesimlerinin değerlere yüklediği anlam ciddi tahribatlara uğrayacaktır.Kapitalizm çıkar,menfaat,meta somut amaçlara en kısa yoldan ulaşma hedefini insanlara aşıladıkça insanlar sapkın kişiliklere bürünecek bu sapkın kişilikler sevgi yoksunu sevgi fakiri insanlar olacaktır. Velhasıl psikoloji biliminin ortaya çıkışı,depresyon,birçok anksiyete rahatsızlığı panikatak, othello sendromu gibi bir çok sendrom çağdaşlaşmanın bedeli olarak ödediğimiz ödediğimiz rahatsızlıklardır. Çağdaşlaşmanın bedelini her şekilde ödüyoruz ve ödemeye devam edeceğiz.. OnuR HTML clipboardsevgiadasi.com(alıntı kurallarına  özen gösteriniz)

26 Mayıs 2013 Saat : 5:45
Okunma
OnuR
devamını oku

İnsanı felsefeye çeken nedir?

Şöyle bir tartışma var.Acaba felsefe zenginlerin birtakım olanaklara sahip olanların kısacası maddi açıdan daha rahat insanların ya da bilakis ezilmişlerin,dışlanmişların, işsiz güçsüzlerin bir uğraşımıdır? Daha doğrusu felsefe belirli bir sınıfa mal edilebilirmi? Felsefeyi dallayıp budaklandırmamak lazım.Bizler felsefe,dünya görüşü sahibi olmayı  yanlış yorumluyoruz.Felsefe hayatın kendisidir.Felsefe hayatı yaşayış biçimidir.Felsefik görüşe yalnız filozoflar ve özel kişiler sahip olmaz. Fakat sürekli kayıtsız şartsız sorgulayıcı kişilik olmak birde daha mesafeli daha az sorgulayan toplumla uyum içinde birey olmak durumu vardır. Söz gelimi bir insanın "yaşamak için öldür" "yaradılanı sev yaradandan ötürü" şeklinde bir düşünceye sahip olmasıda onun hayat felsefesini oluşturur.Tabi biz yinede şu an için sitematik bir şekilde felsefeye ilgi duyan sorgulayıcı birey üzerinde düşüncelerimizi oluşturacağız.

26 Mayıs 2013 Saat : 5:25
Okunma
OnuR
devamını oku

Gerçeküstü anlamlandırmalar

anlamlandırma insanın düşünsel bir faaliyetidir.çevresinde olup bitenlere tanık olan insan, olaylar,subjeler,nesneler,zaman ve mekan arasında bağlar kurar. dil ise bu faaliyetin simgesel bir ifadesidir.bütün simgeler oznenin (insanın) zaman mekan özne ve nesne arasında meydana gelen olayları anlama ve anlamdırmasıyla ilişkilidir.bu yüzden bir simge veya anlatımın simgesel biçimi olan dil, öznenin bilinci duygulanımından bağımsız değildir.kelimeler de ona yüklenen anlamlarla hayat bulurlar.bu yüzden dil düşüncelerin duyguların anlamlandırılmış biçimleridir.

26 Mayıs 2013 Saat : 3:34
Okunma
OnuR
devamını oku

Çirkin kadın rolünde oynamayı kabul etmek

Bir türk filmi klasiğidir. filmin baş rolündeki yakışıklı erkek bazen mahsuscuktan bazen de zengin bir ailenin kızı olduğu için şişko gözlüklü bir kadınla evlenmeye zorlanır. en sonunda bir şekilde paçayı kurtarır. herneyse konumuz işin o tarafı değil. şimdi nisbeten biraz kilolu ve gözlüklü bir kadınsın.filmde sana her türlü hakaret ediliyor.görünümünle duruşunla adeta dalga geçiliyor istenmeyen iğrenilen öpüldüğü zaman tükürülen bir kadın olarak lanse ediliyorsun.

25 Mayıs 2013 Saat : 10:21
Okunma
OnuR
devamını oku

Aidiyet duygusunun insanın gözünü kör etmesi

Aidiyet duygusu bir nevi insanın kendi içinde yaşadığı yalnızlıktan, bir yere gruba bölüme herhangi bir topluluğa bağlanarak kurtarmaya çalışmasıdır."özgürlükten kaçış" başlığında buna biraz değinmiştik. bir yere ait olmakla oluşturulan kimliğe yöneltilen saldırı, birey tarafından kişinin kendi yaşam hakkına tecavüz edilmesi gibi algılanır.kendisini ait olduğu yer ile tanımlayan bundan daha başka bir kimlik kabul etmeyen bireyin bu hastalıklı durumu onu körlüğe iter.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
25 Mayıs 2013 Saat : 3:46
Okunma
OnuR
devamını oku

içerik