Şairin gelenekle ilişkisi
Hilmi YAVUZ
Divan şiirinin çağdaş Türk şiirine etkilerine geçmeden önce; Divan şiirinin son dönemlerinde beliren Sebk-i Hindi ve Türki-i Basit akımlarını geleneğin kendi içinde bir yenileniş olarak düşünebilir miyiz?
Sebk-i Hindi’den başlayayım. Kökeni İran! Bu stilin temelkoyucu özelliği, şiirde anlamın öne çıkması (foregorunded)!.. Saib-i Tebrizi’nin dediği gibi, ‘ince anlamlar bulabilmek için şairin de inceldiği’ bir stil… Ya da, Şevket-i Buharî gibi söylersek, ‘şiirde anlamın, bir hasırın telleri gibi örülmüş ve iç içe geçmiş, derin ve girift olması’ Buysa, şiirsel tahayyülün de öne çıkması demek. Ancak, Sebk-i Hindi’nin, şiirde anlamın ya da standart iletişim dilinin geriye itilmesine (backgrounded) dayanan post-sembolist modern Batı şiiriyle tastamam bir karşıtlık meydana getirdiğini unutmamak gerek. Bu bakış açısı, Sebk-i Hindi’yi, geleneğin, sizin deyişinizle, ‘kendi içinde bir yenilenişi’ olarak kabul etmek, bana pek mümkün görünmüyor. Çünkü, kendi içinde bir dönüşüm, şiiri geleceğe taşıyabilme olasılığını içermesi koşuluyla, bir ‘yenileniş’ sayılabilir bence… Aynı şeyi Türki-i Basit akımı için de söyleyebiliriz; elbette başka bağlamda!
Şiir geleneğimizi modern duyuşa taşıyanların başında Y. Kemal ve A. Haşim geliyor. Bu iki şairin Divan edebiyatından aldıkları ve bu edebiyata bıraktıkları nelerdir?
Şiir geleneğimizi ‘modern duyuş’a taşıyan Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in Divan şiirinden aldıkları da, bu şiire bıraktıkları da, birbirinden çok farklı. Haşim, Sebk-i Hindi geleneğinin karşısında konumlandırır kendini;- Yahya Kemal’se en azından, karşısında değildir bu geleneğin! Yahya Kemal, söz’ün şiirsel Söz’e dönüşmesinin, anlamı bütünüyle geriye itilmesiyle (backgrounded) gerçekleşeceği konusunda Haşim kadar Formalist ya da ‘modern’ değildir. Ahmet Haşim’se, Divan şiirinin formlarının yeniden üretimi konusunda Yahya Kemal kadar ‘gelenekçi’ değil! (Haşim’de ‘Eski Şiirin Rüzgarı’ yoktur;- Şeyh Galib’den ‘esintiler’ dışında…)
Modern Türk şiirinde dünden – bugüne gelenekle ilişkisini sürdürmüş bir çizgi var mıdır?
Türk şiirinde ‘dünden bugüne’ gelenekle ilişkisini sürdürmüş olanların bir soyağaçları var. Benim ‘sahih şairler’ diye adlandırdıklarımdır bunlar. Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in birleşmesinden oluşan bir soyağacı! Bugüne geleneği sürdüren şairlerin bu soyağacının başlangıcındaki büyük anaları Haşim’se, büyük babaları Yahya Kemal’dir;-ya da tersi! Bu soyağacı, Behçet Necatigil ve Asaf Halet Çelebi üzerinden bugüne gelir. Hilmi Yavuz üzerinden V.B. Bayrıl, Osman Hakan A.’ya, oradan da, bu soyağacının en genç üyesi, 1981 doğumlu Can Bahadır Yüce’ye kadar gelir…
Divan edebiyatı gibi dünyanın en büyük şiir geleneklerinden birine sahibiz. Ondan nasıl yararlanabiliriz ya da niye daha geniş anlamda yararlanamıyoruz?
Divan şiirinin sürdürülebilir bir şiir olduğunda, dar zihinlilerin dışında kimsenin kuşkusu kalmadı artık. Ama bunun nasıl sürdürülebilir olduğu konusunda herhangi bir formül ya da reçete yok! ‘Yollar çok, mıntıkalar çok!…’
İskender PALA
Bugün Divan şiirine genel bir yönelişin olduğunu görüyoruz. Bu bir ihtiyaçtan mı kaynaklanıyor, bir başka ifadeyle Divan şiiri bir ‘ihtiyaç’ mıdır?
Divan şiirinin ve ondan kaynaklanan şiirin daha sık okunur, yazılır ve karşılaşılır olduğu bir dönemdeyiz. Artık vaktiyle Divan Edebiyatı dediğimiz zaman aklımıza gelen olumsuzluklar bertaraf edilmiş olarak, onu daha önemsenecek bir edebiyat alanı olarak görüyoruz. Dergilerde yayınlanan Divan edebiyatı ile ilgili yazılarla, akademik çalışmalarla, düzenlenen sempozyum ve panellerle onun bugünden pek de uzak olmadığı anlaşılmış ve bugüne de söyleyebileceği pek çok sözü olduğu artık kabul görmektedir. Genç kuşakların mesela İkinci Yeni’nin veyahut Yedi Meş’aleciler’in bakmadıkları bir bakış açısıyla Divan şiirine baktıklarını ve bugünün genç şairlerinin ve genç edebiyatçılarının Divan şiirinden bir ilham süzebilmek için geçmişe nazaran daha fazla gayret sarf ettiklerini görüyoruz. Tabi bu sizin sorduğunuz Divan şiiri bir ‘ihtiyaç’mı sorusunu gündeme getiriyor. Evet, ben, Divan şiirini bilmenin bir ihtiyaç olduğunu varsayıyorum. Çünkü kültürlerin geçmiş birikimlerini hazmetmedikleri zaman yeni üretecekleri kültür malzemelerinde, genleri eksik yapılandırılmış bir küvez bebeği gibi olacaklarını düşünüyorum. Yahut isimleri değiştirelim; Fuzulî’yi, Pir Sultan Abdal’ı, Aşık Ömer’i bilmeden. Geleceğin Türk şiiri kuramlarını temellendirebilmek için bir saz şairinin, bir tekke şairinin ve bir Divan şairinin ne yaptığını öğrenmek zorundayız. Bugün bu düşünceyle yönelinen alan Divan şiiridir daha çok. Bugün genç şairlerin Pir Sultan Abdal gibi yahut Karacaoğlan gibi bir güzelleme bir koşma düzenlemekten ziyade, gazel tarzında velev vezirsiz ve klâsik gazelin kurallarına uymasa bile şeklen bir gazel oluşturma eğiliminde olduklarını görüyorum. İhtiyaç o zaman kendiliğinden biliniyor. Şöyle baktığımızda bugünün genç şairlerinde gördüğümüz duygusallık, lirizme yöneliş ve aşk duygusunda derinleşme bu durumu daha bariz hâle getiriyor. Bu bir toplum ihtiyacı, bu kadar mekanik bir hayatın, bu derece teknolojik baskının altında, gönüllerinizin, ruhlarımızın ve zihinlerimizin ‘ben buradayım, ben de varım’ dediğini duyuyoruz. Ve en çok da şairlere söylüyor gönülleri ‘ben buradayım, beni unutma?
Divan şiirinin kendi içinde değişimler yok muydu? Bu gelişmeler normal seyrini izleseydi acaba bugün nasıl şiir yazıyor ve okuyor olacaktık?
Tabi ki Divan şiirinin kendi içerisinde yenilenmeler oldu. Meselâ ‘Hilye’ diye bir tür vardır ve sadece Türk Edebiyatı’na mahsustur. Bir içerik yenilenmesi diyebileceğimiz Edirneli Nazmî ve Tatavlalı Mahremî gibi şairlerin önderliğini yaptığı bir Türkî-i Basit akımı bu değişimin bir parçasıdır. Yine Divan şiirinin Sebk-i Hindi döneminde bir yenileşme çağına girdiği pekâlâ söylenebilir. Ama güçlü sanatçılar yetiştirebilseydi ben Türkî-i Basit akımının da gelişerek bugüne daha kalıcı izler bırakabilecek olduğunu düşünüyorum. Üsluba bağlı olarak da birçok çizgi bir değişim olarak düşünülebilir. Meselâ Urfalı Yusuf Nâbî’nin hikmetli söyleyiş çizgisi Sabit’ten, Sümbülzâde’den, Ziya Paşa’dan geçerek Rıza Tevfik’e kadar uzanmıştır. Yine meselâ Şeyh Gâlib ortaya koyduğu üslupla Yenişehirli Avni Bey’den gelen bir çizgiyle Ahmed Haşim’e kadar gelmiştir. Fuzulî, 16. asırda yaşamış olmasına rağmen üslûbu itibariyle farklılık, değişiklik arz eden şiiriyle bugün hâlâ şairleri cezbetmektedir. ‘Han Duvarları’ şairi böyle bir lirizmin peşinden koşmuş, Orhan Seyfi Orhon kimi şiirlerinde bu lirizmi yakalamak için çırpınmış. Bu şairler, birer işaret feneri gibi, birer bitmez kaynak gibi bize değişimin, yenilenmenin nerede ve nasıl olduğunu, olabileceğini gösteriyorlar. Tanzimat’a gelindiğinde, Tanzimat Divan şiirinin o hâliyle devrini kapatmasına biraz daha yardımcı oldu. Yoksa Divan şiiri yine değişecekti, yine dönüşecekti, çağın gereğiydi bu. O dönüşüm ve değişim içerisinde bugüne yine bu şiirle gelecektik. Bugün Divan şiiri yazıyor olmayacaktı, kasideler, gazeller, şarkılar yazıyor olmayacaktık; ama ne olacaktı; eğer o dönemdeki aksülameller olmasaydı belki şu konuştuklarımızı konuşmuyor olacaktık. Divan şiirinin arka plânından kopup gelen bir kültür malzemesini kullanıyor olacaktık.
Beşir AYVAZOĞLU
Siz geleneği, ‘kültürün ‘kendini koruma refleksi ve varlığın sürekli bir yenilenme bilinciyle ‘hâl’ de devam ettirme gücüdür.’ diye tanımlıyorsunuz. Divan şiiri geleneği kendini ‘hal’de (şimdide) devam ettirebildi mi?
Cumhuriyetin ilk yıllarında dil ve tarih düşüncesi alanlarında yaşanan köklü değişiklikler, genelde Osmanlı’yı ve özelde Divan Edebiyatı’nı küçümseme tavrı getirmişti. Ancak Yahya Kemal’in ‘Eski Şiirin Rüzgârıyla’ söyledikleri bu dönemde dil ve form olarak bile geleneğin sürdürdüğünü göstermektedir. Cumhuriyet döneminde, divan şiirini bu klâsik tarzda devam ettiren şairler her zaman olmuştur. Ferit Kam, Kemal Edip Kürkçüoğlu, Rıfat Melûl Meriç, Mahir İz, Mithat Sertoğlu, Amil Çelebioğlu, Cemal Kurnaz, Mustafa Tahralı, Şahin Uçar ve Memduh Cumhur gibi… Bunların yanında aruzu yaşatmayı başaran rubâî ve tarih düşürmeleriyle Arif Nihat Asya’yı, gazel formunda yazdığı modern şiirleriyle Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu’nu ve geleneğe rubâî yazarak bağlanan Cemal Yeşil, Fuat Bayramoğlu, Bekir Sıtkı Erdoğan, Talat Sait Halman ve Aydil Erol’u da sayabiliriz.
Peki klâsik formlara bağlı kalarak geleneği sürdüren bu şairlerin yanında modern şiir içinde gelenek çizgisini taşıyan şairler kimlerdir?
- Tabiî başta Yahya Kemal, eskiyi zamana ve zihniyete bağlı cephelerinden arındırarak, en saf şekliyle günümüze aktardı. Tanpınar, onun geçmiş zaman zevkini ahiretin kapılarından geriye çağırdığını söyler. Bu arada Ahmet Hâşim, özellikle Piyâle şiiriyle başlayarak divan şiirinin dünyasına girmeye başlamış, yine Tanpınar’ın ifadesiyle o da ‘yavaş yavaş şarka doğru kaymaya başlamıştır.’ Hâşim’in şiirine tepki olarak görünen garip akımında bile, her ne kadar mecazdan ve söz sanatlarından arınmış olsa da, divan şiirinden süzülüp gelmiş bir şiir dili vardır. Hatta bu şiirde uzaktan uzağa da olsa bir aruz ahengi sezilebilir. Daha sonra Âsaf Halet Çelebi’yi görüyoruz, o da garipçiler gibi, özellikle teşbihe karşı olmakla birlikte, divan şiiri ile batıdaki soyut şiir akımlarının bir sentezini vücuda getirmiştir.
Âsaf Hâlet’in şiiri Garip’le bağlantılı olmasının yanında, ‘soyut’ niteliğiyle İkinci Yeni’ye belli ölçüde kaynaklık eder bu sıralarda. Ardından Behçet Necatigil’in tıpkı divan şairleri gibi yoğun bir söyleyiş ve mükemmel bir istif arayışı içinde divan şiirine bağlanan bir şiir kurduğunu görüyoruz. Attila İlhan da, bir sentez arayışı içinde olduğu dönemde divan şiirinden faydalanmamanın büyük bir yanlış olduğunu ifade ederek yeni dönemlere girişir ve bu dönemlerini “Ben Sana Mecburum, Belâ Çiçeği ve Yasak Sevişmek” kitaplarında toplar. Bu arada Necatigil çizgisi Hilmi Yavuz tarafından devam ettirilir. Gelenekten yaralanmanın objeleri olarak değil, ilişkileri çözümleyerek olabileceğini belirten Yavuz’un şiirlerinde gelenekten gelen izleri görmek mümkündür. Yine Hüsrev Hatemî ve Mustafa Miyasoğlu’nun şiirlerinde geleneğin zenginliğinden gelen bir farklılık, bir derinlik bulunmaktadır.
Kendi şiir geleneğinden yararlanmayan bir Türk Şiiri’nin yaşama şansı var mıdır?
Aslında şöyle bir baktığımızda geleneğe bütünüyle ters düşen akımlar, yönelişler, denemeler sonunda mutlaka tükenip gitmiştir. Servet-i Fünun, Toplumcu şiir, Garip, İkinci Yeni… Bugün edebiyat tarihinde yerlerini almışlarsa da bir daha dönülmesi düşünülmeyecek denemelerdir. Buna karşılık, Tanzimat’tan bu yana, kendisine yönelen saldırılara rağmen, divan şiiri her zaman bir damar bularak mutlaka filizlenmiştir. Yani Yahya Kemal’in o ünlü mısralarındaki
‘Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devredilir elden ele
sözü gerçekleşmiş, şiirin meş’alesi günümüze kadar elden ele geçmiş ve gelecekte de daima başka ellerde yanacak, sönmeyecektir.
Popularity: unranked [?]
Cevap Yaz!
You must be logged in to post a comment.