Kapat !
Jacques Marie Emile Lacan kimdir? | Sevgiadası
Ana Sayfa » Psikoloji, biyografi

Jacques Marie Emile Lacan kimdir?

3 Eylül 2010 No Comment
Bunu Paylas

style=”font-family: Comic Sans MS; font-size: 14px; line-height: normal; font-weight: bold;”> Asıl ve tam adı Jacques-Marie Emile Lacandır. Jacques Lacan olarak bilinir. 13 Nisan 1901′de Pariste doÄŸmuÅŸ, 9 Eylül 1981 de aynı yerde ölmüştür. Tıp eÄŸitimi aldıktan sonra, 1932′de “KiÅŸilikle İliÅŸkileri Açısından Paranoyak Psikoz” adlı doktora teziyle psikiyatr oldu. Daha sonraki çalışmaları da yine özellikle kuramsal-felsefi alanda yoÄŸunlaÅŸacak ve yeni bir Freud okumasıyla psikanalizi yeniden temellendirmeye yönelecektir.

Lacanın genel teorik ÅŸeması ve argümanları anlaşılmakla birlikte, genelde sözlerinin oldukça karmaşık, belirsiz ve anlaşılması güç bir niteliÄŸe sahip olduÄŸu bilinir. Dolambaçlı ve çetrefil söz oyunları, eÄŸretilemeler, anlaşılması ve yorumlanması güç göndermeler sürekli bu dile hakimdir. Lacan güç bir yazardır bu bakımdan, ama Lacanın yazmaktan çok konuÅŸmuÅŸ olduÄŸunu da belirtmek gerekir. Onun yazıları daha çok öğrencileri ve izleyicilerinin tuttuÄŸu notlar ve kayıtlardan oluÅŸur. KonuÅŸmaları, daha doÄŸrusu seminerleriyle ünlüdür. Dönemin Fransız aydınları seminerlerinin sıkı bir takipçisi olmuÅŸlardır. BaÅŸlıca çalışması Ecrits (Yazılar) 1966′ da yayımlandı. Bu tarihi dönem, yapısalcılığın Fransada çok etkili ve güçlü olduÄŸu bir dönemdir. Dolayısıyla Lacanın konuÅŸmaları dönemin aydınlarını derinden etkiledi ve sonrasında da sürekli yeniden yorumlandı.

Kuramsal psikanaliz alanındaki çalışmaları Sigmund Freudun yeniden yorumlanmasıyla yapısalcılık’tan Yapısökümcülüğe (Yapısalcılık ötesi) uzanan bir yol izler. Dolayısıyla Lacan, yalnızca önemli bir psikoanaliz kuramcısı olarak deÄŸil, daha baÅŸlangıçta psikanaliz, dilbilim, antropoloji ve felsefe alanındaki geçiÅŸkenliÄŸi saÄŸlamasıyla ve ardından da geliÅŸtirdigi formülasyonların ve kavramların felsefi düzlemde yol açtığı sarsıcı sonuçlarıyla 20. yüzyıl felsefesinin önemli isimleri arasında yerini alır.
http://poars1982.files.wordpress.com/2008/05/lacan.gif
20.yüzyılın en tartışmalı kuramsal alanlarından birisi psikanalizdir. Daha Freudun ilk çalışmalarından itibaren psikanalizin kuramsal statüsü sürekli sorunsallaÅŸtırılmış; psikanalizin bilim olup olmadığı, bilimse bir bilim olarak nasıl temellendirilebileceÄŸi yani epistemolojik düzlemde nasıl ortaya konulabileceÄŸi her zaman tartışmalı olmuÅŸtur. Oysa psikanalizin bilinç ve bilinçdışına dair açıklamaları tüm bir felsefi tartışmanın ve özellikle bilgi üzerine yapılan tartışmaların yönünü deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. Ama bu statü konusu yine de tartışmalı olaya devam etmiÅŸ ve Freud’un ardılları psikanalizi bu sorunlardan ziyade daha çok “Benlik Psikolojisi” yönünde geliÅŸtirmeye yönelmiÅŸtir.

Lacan’ın baslangıç noktası, öncelikle bu teorik statünün deÄŸerlendirilmesi ve epistemolojik temel noktaların yeniden deÄŸerlendirilmesidir. Freud, çalışmalarının genelinde bu kuramsal sorunları karşılamaya çalışır, özellikle baÅŸlangıç çalışmalarında bu yöntemsel arayışı görürüz. Ancak dönemin bilim anlayışı ve felsefe görüşü olarak pozitivizm – ampirizm düzleminden, önemli ayrımlar oluÅŸturmasına raÄŸmen tamamen çıkamaz. Yine de, özellikle epistemolojik anlamda Freud’un bilim olarak psikanalizi kuramsal olarak da temellendirmeye çalıştığını ve bunun için önemli adımlar attığı söylemek gerek. Lacan bu adımların takipçisi ve savunucusudur öncelikle. Lacan’ın, kendisini bir Freud savunucusu olarak ifade ettiÄŸi ve bunu özellikle Freud sonrası kuramsal adımlardan vazgeçen ya da onları yadsıyan psikiyatri eÄŸilimine karşı ortaya koyduÄŸu söylenebilir. “Benlik Psikolojisi” Lacan için kabul edilemez bir yöndür.

Lacan İd – Ego – Süperego kuramından uzaktır, diyebiliriz. O, daha cok erken dönem denilebilecek Freudla yani daha çok bilinçdışının yapısı, oluÅŸmu, yeri ve iÅŸleyiÅŸi ile uÄŸraÅŸan Freud’la baÄŸlantılıdır. Çünkü Lacana göre psikanaliz, bir bilim olarak bilinçdışının bilimi’dir.

Psikanaliz bir bilim olacaksa, öncelikle epistemolojik olarak kendi ayrımını temellendirebilmelidir, yani nesnesini ayrımlayabilmelidir. Bu noktada Lacan pozitivzm-ampirizm sonrası geliÅŸen bilim anlayışını kuramsal olarak temel alır ve Freud’u buna göre yeniden okur. Buna göre, psikanalizin nesnesi (Freud’un da pek çok yerde iÅŸaret etmiÅŸ oldugu ama tamamen açık kılamadığı haliyle), bilinçdışı’dır.Bunun bir teorik nesne olduÄŸunu belirtmek gerekir, ve burada ayrıca psikanalizi baÅŸka bilimlerden ayırmak üzere, bilinçdışının, özgün bir teorik nesne olduÄŸunu da belirtmek gerekir Lacan’a göre.Althusser’in Lacan üzerine erken yazılardan biri olan yazısında belirttiÄŸi gibi, bu Lacan’ın, onu yeni bir düzleme getirmek üzere “Freud’a dönüş hareketi” dir.(Bkz: Freud ve Lacan) Böylece, yani bu dönüşn giriÅŸimiyle Freud ve dolayısıyla da psikanaliz, doÄŸum zamanının sınırlarından ve sorunlarından çıkarılıp yeniden doÄŸru bir ÅŸekilde deÄŸerlendirilebilecektir.

Bunun anlamı, sözkonusu nesnenin (Bilinçdışının) Biyoloji ya da Sosyoloji temelli yöntemlerle ya da kavramlarla incelenip açıklanamayacağıdır. Psikanaliz, bu noktada kuramsal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar ve dolayısıyla da bu noktadan itibaren kuramsal olarak temellendirilmelidir. Lacan’ın Freud’un kurmasal çalışmalarına yönelik kategorik ısrarı ve klasik psikiyatri geleneÄŸini reddetmesi öncelikle bu noktaya iliÅŸkindir. Lacan yapısalcılık üzerinden, özellikle ve belirgin olarak Yapısalcı Dilbilim üzerinden psikanalizi deÄŸerlendirmeye yönelir ve bu yönelimin ilk ortaya çıktığı yer psikanalizin bir bilim olarak nasıl anlaşılması gerektigi noktasıdır. Sonrasında nesnesini (bilinçdışını) ele alırken de aynı ÅŸekilde bu dilbilim modeli izlenmiÅŸtir.Bunun sonucunda, Lacan’ın Freud’u yeniden okuması geleneksel psikiyatriye göre çoÄŸu zaman bir anti-psikiyatr olarak görünür.

Lacan, bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır der. Bu formülasyon onun kuramsal çalışmasının ve psikanalizi yeniden yapılandırma giriÅŸiminin çok özlü bir ifadesidir.Kastedilen dil, Yapısalcı dilbilim:in açıkladığı haliyle dil:dir. Dolayısıyla burada yapısalcı dilbilimin dili açıklayışına uygun bir yol izlendiÄŸi açıktır.Yapısalcı modele göre Dil’i ise kısaca şöyle anlatabiliriz: Dil, anlamları kendi ayrımlarıyla belirleyen ve anlam oluÅŸturan kendine özgü bir yapı ya da sistem:dir. Buna göre anlam ayrımları yalnızca dil yapısı ya da sistemi icindeki ögelerin dağılımı ve rolleriyle belirlenir. Yani, dil bir göstergeler sistemi’dir ve dışsal bir gönderimi yoktur. Lacan bunu psikanalize uyguladığında vardığı sonuç, Bilinçdışı’nın tıpkı Dil gibi kendine özgü bir yapı ya da sistem olduÄŸudur. Bilinçdışının dışdünya ile özsel bir baÄŸlantısı yoktur, anlam ayrımlarını kendi iç-ögeleri ile belirleyen bir çeÅŸit göstergeler dizgesi sözkonusudur burada. Althusser’in belirtmiÅŸ olduÄŸu gibi,

“Lacan, dilsel gösterge ile psikanalizin simgesi’ni aynı ÅŸeyler olarak düşünmektedir”.

Dil toplumsallığı, kültürü, ve dolaysıyla da bunları ifade eden yasa ve yasakları taşır. Dolayısıyla dil aracılığıyla, yani simgesel sistem aracılığıyla kültürel düzene dahil olan insan yavrusu, daha farkında olmadığı ve hiçbir şeye karar veremediği bir evrede, bu düzen (Simgesellik) tarafından biçimlendirilecek, onun en temel değer yargılarını ve unsurlarını içselleştirecek ve bu yolla insan olmaklığa adım atacaktır. Dilin simgesel sistemine geçiş, burada kültürel düzene geçmekle aynı anlama gelmektedir. Biyolojik bir canlı olmaktan düıünebilen bir canlı olmaya doğru bu geçişte, birey-özne kültürel bir kod olarak kodlanmış olur.

Özne, Dil dolayımıyla böylece kendini simgesel düzende bir gösteren olarak iÅŸaret edilmiÅŸ olarak bulur ve öznelligini de zaten bu ÅŸekilde kazanır. Bu andan itibaren birey-özne bir simge olarak simge düzenin bir parcası ya da öğesidir. Dil, bu baÄŸlamda öznenin gerçeklikle, kendisiyle, ötekilerle iliÅŸkisini düzenler. Dil dolayımıyla Kültür’e giriÅŸ, bilinçdışının oluÅŸumunu ve öznelliÄŸin kuruluÅŸunu ifade eder. Bu, Oidipus KarmaÅŸası’dan geçerek mümkün olmaktadır. Lacana göre dil ile belirlenme, yani kültüre giriÅŸin simgesel kodlarının edinimi Oidipus evresiyle aynı sırada ve düzlemde gerçekleÅŸir.

Bu geçiÅŸin gerçekleÅŸtiÄŸi yer ise aile’dir.Artık bu baÄŸlamda ailenin bir aile olarak düşünülmesi anlamlı olmaz; kültürel yapının taşıyıcısı ve birey düzeyinde oluÅŸturucusudur, yani simgesel düzenin gerçekleÅŸmesi, somutlaÅŸması, maddileÅŸmesi zeminidir. Çocuk, aile aracılığıyla Dil dolayımından geçerek kültürel düzene girer. Åžu halde belli baÅŸlı kültürel söylemlerin, ideolojik yapıların salt birer düşünsel tasarım ya da projeler olarak degil, dil ile taşınan ve aile aracılığıyla uyarlanan, maddi yapılar olduÄŸunu belirlemek mümkündür. Althusserin oluÅŸturmaya çalıştığı ideoloji teorisi Lacanın bu yönde ki açıklamalarından özellikle beslenir. Cünkü burada anlaşıldığı gibi, dil dolayımında bilincdışının oluÅŸumunun açıklanması hem bir özne teorisine kapı açmakta hem de bu zeminde ideolojinin yeniden düşünülmesine yeni bir olanak yaratmaktadır.

Bu baÄŸlamlarda yapısalcı antropoloji’nin yerine de iÅŸaret edilebilir: Levi-Strauss’un, en basit biçimleri akrabalık iliÅŸkileri olan kültürel yapıları açıklarken göstermis oldugu gibi, kültürel ögelerin, dilsel ögelerin birbirleriyle iliÅŸkileri çerçevesinde belirlenmesine tam anlamıyla uyan bir yapısı vardır. Ayrıca, bu kültürel ögeler de dilin düzeninde (Dil’de) tanımlanmıştır ve bir kültür eski kuÅŸaklardan yenilerine bu yolla taşınır. Demek ki, simgenin düzenine girmekle birey kendi kültürel konumunu, her ÅŸeyden önce kültürel bir kurum olan ailenin yapısı içindeki konumunu da kazanmış olur. Böylece birey kültürün düzeni içinde ayrımlaÅŸmış bir özne halini alır. Söylemin belirleyici boyutu buradan ileri gelmektedir. Su halde dil’e giriÅŸ kültüre giriÅŸtir ve aynı zamanda, bu süreç, Lacan’ın analizinde, bilinçdışının oluÅŸumunun ve iÅŸlevinin açıklanmasını verir.

Lacan’ın Freud’un çalışmasından ısrarla aldığı ve kendi kuramında merkezi bir yere koyduÄŸu formülasyonlardan birisidir Oidipus KarmaÅŸası ya da baÅŸka bir isimle Oidipus Kompleksi. Bu Lacanci psikanaliz teorisinde Oidipus Yasası olarak belirir.

Oidipus karmaÅŸası, kültüre ve dolayısıyla insan olmaya giden zorunlu bir süreçtir; Oidipus�suz kültür ya da uygarlık olamaz Lacana göre. Ancak bu dogal bir karmaÅŸa degil, simgesel bir karmaÅŸadır.Simgesel yapının devreye girmesiyle insan yavrusunun simgesel sisteme geçiÅŸini ve bu geçiÅŸte oluÅŸan evreleri açıklar.Örnegin, buradada gerçek bir babadan sözedilip edilmediÄŸi önemli deÄŸildir, önemli olan Oidipus yasasını geçerli kılmak üzere simgesel baba iÅŸlevidir, ki bunun tanımı Babanın Adı olarak belirtilir. Böylece simgesel düzene giren çoçuk, kendi kültürel konumunu bu simgesel adı tanımakla edinmeye baÅŸlar. Burada dikat edilmesi gereken nokta, Oidipal Yasa’nın özünde simgesel bir yasa olmasıdır.

Oidipus aracılığıyla simgesel sisteme geçiş öznenin kuruluş sürecidir. İnsan yavrusu, böylece kendi bütünsel gerçekliğinden koparılarak simgesel gerçekliğin alanı içinde insan olma yoluna girer. Bu sırada, Oidipus yasası gerçek gerçeklik ile kişinin kendi arasında ve daha da öte kişinin kendi gerçekliği ile gerceklik düsüncesi arasında bir yarılmaya / bölünmeye yolaçar. Çünkü kendini Kültürel Düzenin simgeleriyle düşünen özne, bu anda kendine yabancılaşmakta, kendine ve çevresine dair bakışı dolayımlanarak mesafelenmektedir. Simgenin anlamı burada açıktır; dolayımsız ikili ilişkinin (anne-çcocuk) arasına giren üçüncü bir ögedir burada simge.

İnsan yavrusu, bu simgeyi kullanmakla kendini ötekinden ayırma imkanı edinir, ancak bu imkanın kendisi kendini bir zorunluluk olarak kabul ettirir. Yani bir Yasa olarak. İste, bu noktada simgesel düzenin başlıca yasasını Babanın Adı olarak ortaya çıkar. Baba, burada simgesel olarak Fallusa sahip olan yetkeyi temsil eder. Fallus, cinsel organ anlamında değil simgesel yasanın yetkesini temsil etme anamındadır.Fallusa sahip olan Babanın Adıdır ve çocuk bu adı tanıyarak kültürün ve dilin dünyasına girer ve özne olarak o dünyaya tabi olur. Açıktır ki Hadım Edilme Korkusu denilen süreçte aynı şekilde simgesel bir süreçtir.

Lacana göre, Oidipus karmaşasıyla simgesel düzene dahil olmak, daha önce, Dil dolayımıyla belirtilmiş olan iki temel noktanın geçekleştirilmesi anlamına gelir.

* Bilinçdışının kuruluşu,
* ve böylece birey-öznenin kuruluşu.

Oidipus karmaÅŸası olarak belirtilen karmasa ya da Yasa, anne ile çocuÄŸun doÄŸal iliÅŸkisinin yasaklanması, ve bu yasakla doÄŸan bilincdışı arzunun Babanın Adı’yla yeni imgesel biçimlerle ikame edilmesiyle çözülür. İnsan yavrusu böylece toplumsal biçimleri edinir ve birey-özne olur.Özetle, kültürel düzene giriÅŸin anahtarı bu kökensel bastırmayla sözkonusu olmaktadır.

Lacan�ın teorik psikanalizinin ana kavramlarından başlıcaları İmgesel, Simgesel ve Gerçeklik olarak belirtilebilir. Biyolojik bir varlık olan insan yavrusunun insan olmaklığa, yani kültürel bir özne olmaya giden yolu açıklarken Lacan bu kavramları değerlendirir.

Ego ve onun yaÅŸam dünyası baÅŸlangıçta İmgesel alana aittir. Daha dogal olandan kopulmamış olunanbir evredir bu.Daha sonra Babanın Adı’nın devreye girmesiyle, yani Simgesel yapı ile imgesel olan bastırılır. Simgesel burada, Kültürel Düzen’in simge sistemini ifade eder. Bilinçdışı bunun sonucu oluÅŸur. Gerçeklik ( “gerçek gerçeklik” bu anlamda, simgeselin kurdugu gerçeklikten ayrı olarak Simgeselin ötesinde kalır. Gerçeklik, Simgesel bastırmanın sonucunda Uçurum’un ötesinde kalmış olan eksiklik yeri/ya da noktası olarak ifade edilir. Bu baÄŸlamda Simgeselden Gerçeklike bir köprü ya da baÄŸlantı noktası yoktur. Gerçeklik, Bilinçdışı Arzu’nun ötesinde kalmıştır. GerceklikÄŸe asla ulaÅŸamayacak olunması nedeniyle Bilinçdışı Arzunun doyurulması olanaklı olamaz. Arzu, bu anlamda asla ulaşılamayacak ve tamamlanamayacak olan kökensel bastırmadan kaynaklanan eksiklik yeri’dir.

İç-güdüler, Lacan’ın anladğı anlamda, doÄŸuÅŸtan gelen biyolojik ihtiyaçlardır.Bunlar anne tarafından doyurulur, ancak bu dolaysız doyum iliskisine belli bir noktada Simgesel Yasa ile müdahale edilir ve doÄŸal iç-güdülere bu andan itibaren Cinsel Kimlik anlamı verilmiÅŸ olunur. Simgesel sistemin devreye girmesi, yani Babanın Yasası’nın ortaya çıkmasıdır sözkonusu olan. Cinsel Yasakın iÅŸletilmesiyle, kendinde hiçbir anlamı olmayan biyolojik bir iç-güdü cinsellik adını alır ve böylece biyolojik iç-güdüler cinsellik olarak anlaşılmaya baÅŸlanır. Böylece iç-güdüler bilinçdışı arzular olarak yerleÅŸir.Bu, Lacanın degisiyle, insanlaÅŸtırıcı kastrasyondur. İnsan yavrusunu biyolojik bir canlı olmaktan kültürel bir özne olmaya dönüştüren bu kastrasyon’dur.

Popularity: unranked [?]

Benzer Yazılar

EkleBunu Sosyal Paylaþým Butonu

Cevap Yaz!

You must be logged in to post a comment.