Kapat !
Sosyal ve Kültürel Olaylarla Edebiyat Arasındaki ilişki nedir? | Sevgiadası
Ana Sayfa » Edebiyat

Sosyal ve Kültürel Olaylarla Edebiyat Arasındaki ilişki nedir?

10 Eylül 2008 No Comment
Bunu Paylas

KonuÅŸmam ÅŸu bölümlerden oluÅŸacak: Önce bu “edebiyat bilimi” konusunda felsefenin ne gibi katkıları olabilir, felsefenin yeri ve felsefeden beklenen ne olabilir ? Bu soruya kısaca deÄŸindikten sonra, ikinci olarak, bir araÅŸtırmanın bilim olabilmesi için ne gibi ölçütler taşıması gerekir, böyle ölçütler bulabilir miyiz? Ardından, edebiyat denen alanın bu ölçütlere uygun deÄŸerlendirmesi yapılabilir mi; bir edebiyat bilimi veya edebiyat ilmi olanaklı mıdır? Olanaklı ise bu olanak nereden geliyor sorularını soracağım. En sonunda da da bütün bu tartışmalardan bir sonuca varıp, edebiyat alanına iliÅŸkin yapılabilecek ya da yapılmakta olan araÅŸtırmaların bir deÄŸerlendirilmesi, bir eleÅŸtirilmesi ile konuÅŸmamı bitireceÄŸim.

Ben bir felsefeciyim ve uzun yıllar bilim metodolojisi üzerine çalıştım. Söyleyeceğim şeyler benim öznel düşüncelerimdir. Bilim ve kültür ilişkisi konusunda kendi bakışımdan değerlendirdiğim düşüncelerdir. O yüzden felsefe böyle diyor diye felsefe adına konuşmam. Bunlar benim kendi özel felsefî yorumlarımdır. Elbette bunların gerekçelerini belki bu konuşmalarımın sınırları içerisinde değil ama gereğinde uzun uzun anlatabilirim.

Bizim kültürümüzde de, bütün bu yörede yaÅŸayan halkların kültüründe de, bilim-kültür iliÅŸkisi acaba böyle midir? Bilimden bir medet umma, bilimden aşırı bir beklenti var. “Bilim gelecek, cümle eksikler biter”, sözüyle dile getirilebilecek bir durum. Bilim diye bir büyülü güç var, neyse o. Ben ona ” bilimden kuÅŸ çıkarma” adını veriyorum. Bilim gelecek, kuÅŸ çıkacak. Bu kuÅŸ da bizim bütün kuÅŸkularımızı giderecek. Bizim insanımız son zamanlarda nedense, felsefeyi tanıdıkça, felsefeden de böyle bir kuÅŸ çıkarma niyeti taşımaktadır. Onlara göre, geri kalmışlığımızın nedeni kesinlikle felsefe eksikliÄŸidir. Bir felsefe okusaydık hayatımızda yaptığımız bütün bu yanlışlıkların hiçbirini yapmayacaktık. “Güzelim felsefeyi bir türlü öğrenemediÄŸimiz için, başımıza bunlar geliyor” diye bir düşünce var. Bunun hiç felsefî olmadığını söylemeliyim. Öyle bir felsefe beklentisi ve öyle bir Mesih… “Felsefe gelecek, cümle eksikler biter”, bu Yunus’un sözüdür ama felsefe için söylenmemiÅŸtir, aÅŸk için söylenmiÅŸtir. AÅŸk ve felsefe arasında bence çok fark yok belki. O yüzden ikisini birleÅŸtirebiliriz. Böyle bir felsefe beklentisi yanlış. Çünkü bu, belki bizim insanımızda olan, ilahi bir güce sığınmayla özdeÅŸleÅŸtirilebilecek bir beklentidir. Felsefe öyle ilahi bir yanı olan bir ÅŸey deÄŸildir, salt insanidir. Hatta daha kötüsü ÅŸeytanidir. Dolayısıyla felsefeden öyle ilahi ÅŸeyler beklemenin çok da anlamlı olacağını sanmıyorum.

“Ah biz bir felsefe yapabilseydik edebiyat bilimimiz olacaktı. Edebiyat bilimimiz olduÄŸu için de, edebiyat çalışan akademisyenler olarak daha saygın bilim insanları olacaktık.” Bu “scientism” düşüncesi epeydir batıda da var. Scientia est potentia denmiÅŸtir.(Bilim güçtür, kuvvettir.) “Bilim” diye iyi bir sihirli bir sözcük vardır ve akademisyenlerin bir çoÄŸu da bu sözcüğün, arkasına sığınırlar. Kendi sosyal konumlarını yükseltmek için böyle yaparlar. Bu da felsefeden beklediÄŸimizle bilimden beklediÄŸimiz arasındaki inanılmaz paralelliÄŸi gösteren bir ÅŸey. Felsefeciler de bu modele uymuÅŸtur. ÖrneÄŸin, ABD’de Avrupa’nın bir çok üniversitesinde, felsefeciler kendi geleneksel çalışma tarzlarından giderek uzaklaÅŸmışlar ve o üniversitelerinin kendi yapılandırmaları içerisinde felsefeyi teknik bir alanla sınırlamışlardır. Felsefeci de, “nedense benim sözlerim gayri ciddi ve hiç bilimsel gibi gözükmüyor”, diye düşündüğü için, herkes gibi “bilimsel olmakla” kendine akademik hayatta bir yer bulma amacıyla, bilime aşırı öykünme yolunu seçebiliyor. Onun için Reichenbach gibi düşünürler öyle kitaplar yazmışlardır: “Bilimsel Felsefe” diye. Oradaki bilimsellik, katı positivist bakışla sınırlıdır. Oysa, örneÄŸin, Almanca’daki “bilimsellik”, bir anlamıyla, biraz bizim anladığımızdan, pozitivist bilim anlayışından farklı olarak, ciddiyet demektir. Bilimsel çalışma demek, ciddi çalışmak demektir. (Bir uyanık eleÅŸtirmenim, eÅŸsiz bir mantık dehası göstererek, “mizah da ciddidir o halde mizah bilimseldir” çıkarımıyla bu savımı çürütmeye çalıştı. Her ciddi olan bilimseldir” demedim. Her bilimsel adını verebileceÄŸimiz etkinlik ciddidir” dedim. Galiba mantık da “ciddi” bir uÄŸraÅŸ olsa gerek!) Ciddi çalışma, söylediklerinin hesabını verebilmek demektir. SöylediÄŸinin gerekçelerini verebilmek demektir. DiÄŸer arkadaÅŸların aynı alanda söylediklerini sorgulayabilmek, eleÅŸtirebilmek demektir. Bu bir ciddiyettir ve isterseniz buna bilim de diyebiliriz. Ama bilimden baÅŸka bir ÅŸey bekliyorsak, ondan doÄŸa bilimleri gibi bir bilim olmasını bekliyorsak, böyle bir ÅŸeyin olanağı yok. DoÄŸa bilimleri gibi bir bilim anlayışıyla, edebiyata bakılamaz. Böyle bir bilimle bakılacaksa eÄŸer, o zaman bu bilimin matematiksel bir dili olacak, kabul edilmiÅŸ ölçülerle ölçülüp biçilebilecek, ölçümleri yapılacak.. ÖrneÄŸin ben, Nedim’in bu ÅŸiirini okudum ve bu ÅŸiirdeki edebiyat düzeyi 0.78 diye ölçebileceÄŸim. ” Baki buna göre 0.92, demek ki edebi deÄŸeri Nedim’e göre daha üstün olmak gerekir” diyeceÄŸiz. İşte böyle ölçütlerle, bilgisayar programları ile yapılan bir çalışma olacak, makineye vereceÄŸiz; makine de bu ÅŸiirleri ölçecek. Bunlar 1970′lerden itibaren yapılmış ÅŸeylerdir. İçinizde belki bilgisayar programcıları varsa bir ÅŸiiri alıp, oradaki o ÅŸiirin bir anlamda matematiksel çözümlemesini yapabilir; size belli bir ölçü de verebilir. Ben gençliÄŸimde bunu yaptım. Åžiirlerin matematiksel çözümlemesini yaptım. Nedim’in ÅŸiirini alırsınız, oradaki kelimeleri sayarsınız, bu kelimeleri sınıflandırırsınız, iÅŸte aÅŸka ait olanlar, tarihe ait olanlar, mekân adları, zamana iliÅŸkin olanlar, daha baÅŸka sınıflamalar yaparsınız ve buradan sözcüklerin sayısını bulabildiÄŸiniz gibi, frekansını, sıklığını bulabilirsiniz, ortalama alabilirsiniz. Bu tip matematiksel iÅŸlemler yapılabilir, yapılmaktadır ve bana sorarsanız bir anlamda yapılmalıdır.

Edebiyat bilimi diye bir ÅŸeyden söz ediyorsak, her ÅŸeyden önce buradaki bilimselliÄŸi bir tür ciddiyet olarak anlıyorsak, bu iÅŸin ciddiyetini, edebiyat yapıtının, matematikle ölçülebilecek bir yanını, bulup ölçülmekle gerçekleÅŸtirebiliriz, örneÄŸin.. Matematiksel ya da formal bir yapısı varsa yapıtın, dil bilimleri yardımıyla ortaya çıkarılabilir. Åžimdi yapay zeka programları vardır, enformatik çalışmaları vardır. Matematikçiler, dilbilmciler, edebiyat kuramcıları bu konularda müthiÅŸ kafa yoruyorlar. Yapıtın hesaplanabilecek, ölçülebilecek yanını elbette öğrenebiliriz. Bu yanıyla ilgili matematikselleÅŸtirme yapılabilir. Çıkarılan sonuçlar, elde edilen bulgular, her zaman iÅŸimize yarar mı, yaramaz mı? Onu bilmiyorum. Edebiyat yapıtının bir matematiÄŸi olduÄŸu düşüncesine katılıyorum. Bu nereden geliyor? Kullandığı kelimelerden geliyor. Kelime sayılarını sayabilirsiniz, kelimeler arasındaki iliÅŸkiyi kurabilirsiniz, kaç tane sıfat vardır, kaç tane zarf vardır, fiil vardır? Kaç kelime, hangi zamanda kullanılmıştır? Zamanlarını analiz edebilirsiniz. Pek çok analizi yapılabilir. Buradan da o ÅŸiir, o roman, o öykü hakkında, onun kelimeleri arasında, kelimelerin anlamları arasında sentaktik, semantik iliÅŸkiler bulabilirsiniz. Hatta böyle üslûp analizleri de vardır. ÖrneÄŸin, bizim alanda da, felsefede, bir eser Platon’un mudur deÄŸil midir diye sorulduÄŸu zaman, oradaki dilin kullanımına bakarak, uzmanları Platon’a ait olup olmayacağını tahmin edebiliyor. Çok enteresan bir ÅŸey. Kullanılan kelimeler, zamanlar, cümle kalıpları, bir kelimenin bir yerde kullanılışının sıklığına bakarak bu tip çözümlemeler yapmak imkânı vardır.

Edebiyat dediÄŸimiz zaman birkaç ÅŸeyi de ayırmak lâzım. OkuduÄŸumuz romanlar, öyküler, ÅŸiirler var; buna da edebiyat denir. Ve ben bir okur olarak sadece bir romanı veya bir öyküyü, bir ÅŸiiri onlardan bir ÅŸey öğrenmek için, insana dair bir ÅŸey anlamak için veya keyif almak için okuyorum. Dolayısıyla edebiyatla iliÅŸki bu anlamda bilimsel kaygılar taşımıyor. Ama edebiyat etkinliÄŸini tanımak amacına yönelik bir çalışma içerisine girersem, yani salt keyif almanın, bir okur olmanın veya bir yazar olmanın ötesinde edebiyat dediÄŸim insan faaliyetini tanıma, anlama, sistemleÅŸtirme, araÅŸtırma iÅŸine girersem, iÅŸte orda, belki “edebiyat bilimi”yle ilgili ilk adımı atmış olurum.

Bu araÅŸtırmada felsefenin söyleyebileceÄŸi çok ÅŸey var. Ama her ÅŸeyi felsefe söylemez. Felsefe diye böyle muhayyel, ne olduÄŸu belirsiz, bir çeÅŸit ÅŸahıslaÅŸtırma sonucu ortaya çıkabilecek, genel bir kavram pek açıklayıcı deÄŸil; felsefe diye bir kiÅŸinin varlığını ileri sürmek çok anlamlı deÄŸil. Felsefe ilk çıkışına baktığımız zaman, bir insan faaliyeti olarak 2500 sene önceki Yunan kültürüne baktığımızda, örneÄŸin, bir araÅŸtırma ve sorgulama iÅŸiydi, bir meslek deÄŸildi. Felsefeyi hiç kimse 4 sene, 10 sene, 25 senedir onunla uÄŸraşıyor diye kendi tekeli altına alamaz. Dolayısıyla edebiyatçılar olarak sizin kendinizi felsefeden uzak görmeniz de çok doÄŸru deÄŸil. “Felsefe karar verecek” deniyor. Bu ne demek ? “Ben anlamam ne bileyim, iÅŸte felsefe diye bir ÅŸey var, bir mahkeme belki veya birkaç kiÅŸi veya ne olduÄŸu belirsiz bir ÅŸey, o kendi kendine karar verecek” mi demek ? Sanki, “zamana bırakalım” gibi bir ÅŸey. “Bunun hakikatini zaman yargılayacak” gibi bir sav.. Böyle bir savın pek anlamı yok., bu baÄŸlamda. Felsefe herkesin, her insanın baÅŸarabileceÄŸi bir ÅŸey. Belki her insanın, her saÄŸlıklı normal insanın iliÅŸki kurulabileceÄŸi, sözler söyleyebileceÄŸi bir alan. Çok insanî ve çok basit bir ÅŸey. Bunu çok fazla abartmanın, yukarılara çıkarmanın anlamı yoktur. Belki felsefeden bu kadar korkmamız, biz felsefecilerden kaynaklanıyor olabilir. Ben pek yapmaya çalışmıyorum ama, bu konuÅŸmamda da yapıyor olabilirim. Havasından geçilmeyen tipler olabilir. AÄŸzını açtığı zaman anlaşılmaz laflar söyleyenler; onlar yüzünden “bu felsefe de müthiÅŸ bir ÅŸey herhalde, benimde aklım buna ermez” gibi düşünebilir insan; yanlıştır. Bu bakış felsefî deÄŸildir. Felsefeye böyle bir heyyula gibi bir ÅŸey olarak yaklaÅŸmak, ondan korkmak, onu öcü gibi görmek, kendimizin eriÅŸemeyeceÄŸi bir mevkide görmek, çok yanlış bir ÅŸeydir ve yalnızca bizim kültüre de özgü olduÄŸunu da sanmıyorum. Felsefe damarlarımızda dolaşıyor. Molière’e ait bir oyunda anlatılır ya; hay Allah demek ki bu kullandığım sıfatmış, bu isimmiÅŸ denir. Zaten felsefenin içindeyiz ve zaten ileri sürdüğümüz düşüncelerle bunu baÅŸarıyoruz. Dolayısıyla böyle üst bir makamın bize yardım edebileceÄŸini ummak, çok doÄŸru bir beklenti deÄŸildir. Bizi geciktirir, bizi engeller, bir mania teÅŸkil eder önümüzde, dolayısıyla hayal gücümüzü de ve oradaki hürriyetimizi de, yeterince kullanamayız.

Kendimizi kısılmış, kıstırılmış hissederiz. Hiç iyi deÄŸil. SaÄŸlıklı bir ruh hâli deÄŸil. yaratıcı olmak, cesur olmak isteyen insanlar için bu çeÅŸit felsefe korkusunun yerinde bir korku olmadığını düşünüyorum. Siz gönlünüzden ne geliyorsa onu söyleyin. Ondan sonra dönüp üzerinde düşünebilirsiniz. BaÅŸtan, acaba bu söylediÄŸim yanlış mı gibi bir kuÅŸku hepimizde vardır. “Ya ÅŸimdi söyleyeceÄŸim ama zaten herkesin bildiÄŸi bir ÅŸeydir”, veya “söyleyeceÄŸim aptalca bir ÅŸey olacak, en iyisi susayım” gibi bir beklenti, bizim elimizi kolumuzu baÄŸlıyor. OlaÄŸan ki bunun aşırı ucu da, aklına gelen her ÅŸeyi söyleyip, çok müthiÅŸ bir ÅŸey söylediÄŸini sanmak. O da büyük tehlike ama, öbür türlü pısırıklık da daha kötü bir ÅŸey.

Bir etkinliğin, bir araştırma alanının bilim olabilmesi için bence, bu konuşma çerçevesinde, üç temel ölçütün olması gerektiğini düşünüyorum.

Birincisi; araştırma alanının, ele alınan konunun, bilim yapılmaya uygun olması için o alanın belirlenmiş, bilimsel ölçütlere göre sınırının çizilmiş olması gerekir. Edebiyat bilimi deyince, şu sorular aklıma geliyor, örneğin: Edebiyat biliminin konusu ne olacak? Bu alanı kavramlaştırabiliyor muyum? Bu alanda, örneğin, doğa bilimlerini özeniyorsam, ölçmeler yapabilir miyim? Onu tanımlayabilir miyim? Bu alan bilim olarak ele alınabilecek bir alan mıdır? Sınırları nedir? Nerede çalışırsam edebiyat içinde kalırım, nerede konuşursam edebiyat dışındayım ? Örneğin, ne zaman sosyoloji yapmaktayım, tarih yapmaktayım, edebiyat bilim diye ? Edebiyat çalışması diye yaptığım bir çalışma, acaba bir sosyoloji çalışması mıdır? Bir felsefe çalışması mıdır? Edebiyatın kendine özgü bir alanı var mıdır? Kendine özgülüğünü düşünürken, bu alanın salt edebiyat alanı olarak belirlenmesinde neyi göz önüne almam lâzım? Doğa bilimlerinin çıkışında da bu vardır. Unutmayalım ki, Galileo serbest düşme yasasını yazdığı zaman sadece zaman ve yükseklikle ilişki kuruyordu. Diğer bütün etkenleri ki, düşme hadisesinde milyarlarca etken vardır, hepsini yok saymıştır. Bilimsel çalışma, soyutlamalarla başlıyor. Her şeyi göz önüne almaya kalktığınız zaman, orada bilimsel titizlik, bilimsel incelik giderek zorlaşıyor. İster istemez bir yalıtılma hadisesi söz konusudur.

İkincisi; bir yöntem belirlemeniz gerekir. Alanı belirledikten sonra, O alan üzerinde, nasıl çalışırsam bilimsel olur? Sorusuyla yürümek gerekir. Bu yöntem, bir çoğunuzun sandığı gibi, önceden verilmiş algoritmik kurallardan oluşmaz yalnızca. Aşağıdakiler yapıldığında çalışma bilimsel olur. İki nokta üst üste. Bir, iki, üç. Böyle bir şey olamaz.

Yöntem, iÅŸ başında geliÅŸtirilecek bir ÅŸeydir. Önceden belirlenmiÅŸ kurallarla yürüme, o kurallara körü körüne inanma deÄŸildir. Yöntem, konuyla sıkı iliÅŸki içerisinde doÄŸabilecek bir ÅŸeydir ve konunun dışında, “üstünde” olan bir ÅŸey deÄŸildir. Bu doÄŸa bilimlerinde de böyledir. Edebiyat bilimi gibi bir alanda çalışırken, böylesine zamandan, mekândan, alandan münezzeh, koparılmış bir yöntem, evrensel bir yöntem; nereye, ne zaman, nerede olursa olsun uygulayacağım ve çalışacağım yöntem, bir düştür. Böyle bir yöntem olacak, o yöntemin uygulanması evrensel olacak. Her yere uygulayabileceÄŸim. Sanki bir maymuncuk, her kapıyı açabilecek! EÄŸer böyle bir yöntem bulursam, o zaman edebiyat araÅŸtırmam bilimsel olur diye düşünülüyor. Böyle bir yöntemin bulunamayacağı görüşündeyim. Siz böyle bir yöntemi bulduÄŸunuzu söyleyebilirsiniz, olaÄŸan ki, böyle bir iddiada bulunabilirsiniz, ama ben de her zaman bunun tersini iddia edebilirim. Sizin savınızı çürütebilirim. Ben farklı bir yöntemi uygulama özgürlüğüne sahibim. Siz kendi yönteminizi bana, “evrensl” etiketiyle dayatmaya çalışabilirsiniz. ÖrneÄŸin, Nedim’i inceliyorsanız, Nedim’in ÅŸiirleri ancak böyle incelenebilir, farklı bakan bilimsel bakmamıştır; gibi bir savla gelirsiniz ki, bunun bilimsellikle ilgisi yoktur. Bu sizin kendi yönteminizdir. Gerekçelerini verebilirsiniz. Ben de benzeri ve aynı ağırlıkta baÅŸka gerekçelerle farklı bir yöntemle gelebilirim.. Talat Sait Halman’ın dediÄŸi gibi, aklın yolu bindir. Yöntemde de böyle:Yöntem yolu bindir. Bir yöntem tekeli kurmak, bu yöntemin dışındaki bütün çalışmaları gayri ciddî veya gayri ilmî saymak doÄŸru deÄŸildir. Yöntemi uygulamasıyla birlikte ele aldığınızda yöntem yöntem olur. Yöntem, baÄŸlam bağımlıdır. Ve iÅŸ başında geliÅŸtirilen bir ÅŸeydir. Önceden elimizde olan aletler deÄŸildir.

Üçüncüsü “paradigma” kavramını göz önüne alma gerekliliÄŸidir. “Paradigma” çok önemli bir kavramdır; Anglo amerikan bilim felsefesine altmışlardan sonra gelen, tartışmalar yaratmış bir kavaram. Çalışma alanımızın doÄŸa bilimleri anlamında bilimselliÄŸinin göz önüne alınabilmesi için, bir paradigmasının olabilmesi gerek.. Aynı alanda çalışan arkadaÅŸların arasında bir dayanışmanın, bir ölçüde de ortak yargıların, kabullerin olması lâzım. Yoksa orada, oradaki araÅŸtırmaların deÄŸerlendirilmesinde, her kafadan bir ses çıkarsa, o çalışmaların, deÄŸerlendirmelerin ciddiyetinden, elbette ki, “bilimselliÄŸinden” şüphe edilir. Demek ki o konuda çalışan akademisyenlerin ortaklaÅŸa sorunlarından kaynaklanan uzlaÅŸma noktaları olması lazım. O uzlaÅŸmalar olsun ki, araÅŸtırma toplulukları, gelenekleri ortaya çıksın. Bu ortak dil anlamına da geliyor. Paradigmanın sosyolojik tarihsel boyutları olduÄŸu gibi, dilsel, dilbilimsel boyutları da vardır. Paradigmayı oluÅŸturan toplulukların aralarında ihtilaf olsa da, bir ölçüde, iletiÅŸim kurabilecekleri ortak dile de ihtiyaçları vardır. DoÄŸa bilimlerindeki baÅŸarının nedenlerinden biri de budur. Matematik kullanılıyor; matematik dili pürüzsüz bir dil, çok iyi tanımlanmış bir dil. Dolayısıyla büyük problemler çıkmıyor. Oysa, bizim gibi, insanı inceleyen alanlarda, özellikle edebiyat örneÄŸinde, büyük problemler oluÅŸabiliyor, ortak dille ilgili.
Bu ölçütleri verdikten sonra, edebiyatın bu ölçütlere uyup uymayacağı sorununa gelince, iÅŸler karışıyor. Kısaca, edebiyat bilimi diye bir çalışma alanı olacaksa, ki olsun isterim; ama “bilim” sözü beni rahatsız ediyor. Çünkü orada sanki bir tekelcilik kurulmak isteniyormuÅŸ gibi bir izlenim ediniyorum. Dolayısıyla, edebiyat alanında akademik çalışmalar sözü, çoÄŸul olarak kullanıldığı için daha anlamlıdır. Feyerabend gibi düşünürler bize gösterdi ki, “bilim” sözü kötü anlamlarda kullanılabiliyor. ÖrneÄŸin ben, karşı tarafa baskı yapmak için, bilimi kullanabiliyorum. “Senin yaptığın bilimsel deÄŸildir; benimki bilimseldir” diyebiliyorum, ideolojik olarak düşman olduÄŸum birine. Öyleyse, kendi ölçütümüzün bilimsel olduÄŸunu, kendi görüşümüzün bilimsellik taşıdığını söyleyip, karşı tarafa bunu dayatmaya çalışmak tehlikeli olabilir. Bu yüzden “bilim” gibi bir sözü kullanmamakta yarar olacağını, olması gerektiÄŸini düşünüyorum.DiÄŸer yandan, “ilim” güzel bir sözdür. İlim diyebiliriz; çünkü ilim dediÄŸimiz zaman, içinde, edebiyatın “edeb” yanı vardır.Kültürel, tinsel bir boyut belirgin olur. Öte yandan, Edebiyatın edeb yanı, edebiyat araÅŸtırmaları için bir engel de olabilir. Sırf hocasından öğrendiÄŸi, çok iyi de temellendiremediÄŸi, çağının bilimiyle iliÅŸkiler kuramadığı bir takım yorumlamalar ve çalışmalara, belki de bir anlamıyla “edep” gereÄŸi, edebiyat araÅŸtırmaları diyebilir bir edebiyat çalışmacısı. Edebiyat araÅŸtırmaları yapacaksak, onların bilim olmasındaki sorunları anlatırken üç nokta çıkıyor. Bu üç nokta üzerinde düşünmeliyiz:

1- Ciddi edebiyat çalışmalarının kaderi bir şekilde doğa bilimleri de dahil olmak üzere özellikle sosyal bilimlerin kaderine çok bağlıdır. Sosyal bilimler dediğimiz, insana ilişkin, topluma ilişkin, kültüre ilişkin bilimler ne kadar bilim olabiliyorsa, edebiyat bilimi de ancak o kadar bilim olabilir. Ayrıcalığı onlardan çok fazla olamaz. Hatta, biraz sonra söyleyeceğim ikinci, üçüncü sebeplerden dolayı daha kötü durumda da olabilir.

2- Edebiyat bir beÄŸeni gerektirir, bir deÄŸerlendirme iÅŸidir. Salt bir saptama iÅŸi deÄŸil. Ben bir fizikçi olarak ayın hareketini, gezegenlerin hareketini duygularımı hiç iÅŸe karıştırmadan tespit edebilirim. Oysa, edebiyat yapıtına soÄŸuk bakamam. Nedim’i sevmiyorsam ve Nedim üzerinde bir araÅŸtırma yapıyorsam, sıkıntılarla, zorlamalarla yürür bu araÅŸtırma. Bir memur gibi çalışabilirim ancak. MemurluÄŸum soÄŸukluÄŸuma yol açabilir. Tarafsızlığıma deÄŸil. Taraf tutmayı bu duygusal yük altında engellemem zor. DeÄŸerler iÅŸin içine giriyor. Hatta beÄŸeni, zevk problemi iÅŸin içine giriyor. Ben bir edebiyat araÅŸtırıcısı olarak, beÄŸenisi olmayan biri mi olmak zorundayım ? Bir edebiyat araÅŸtırmacısı olarak, bütün psikolojik heyecanlarımı, coÅŸkularımı, tutkularımı, komplekslerim de dahil olmak üzere, hepsini yok sayıp, “ben objektif bilim adamıyım ve ÅŸimdi soÄŸuk bir ÅŸekilde bu iÅŸi inceleyeceÄŸim” diyebilir miyim ? Böyle incelenir mi edebiyat? Elbette duygularımla inceleyeceÄŸim, elbette yargılayacağım. BeÄŸeniyle gelmek de çok önemli bir ÅŸeydir. Özellikle edebiyat eleÅŸtirisi alanında bu çok anlaşılmamış bir ÅŸeydir.

Bizde nesnellik, nesnel olma, coÄŸu zaman, hiç suya sabuna dokunmamak olarak anlaşılır. ÖrneÄŸin, ÅŸair 82 sözcükle ÅŸiirini yazmıştır, ÅŸiir 7 dizeden ibarettir, ölçüsü mefâîlün mefâilün failün deyince bilimsel oluyorum, duygularımı hiç iÅŸin içine katmamış oluyorum. Ee, peki, ne söylüyorum? Hiç ufkumu açmıyor bu saptamalar. Sözcük sayısından, ölçüsünden ben ÅŸiirin anlam yüküne dair ne söylemiÅŸ oluyorum ki ? Elbette duygularımı katacağım, elbette okuyan “Nedim’i hiç böyle görmemiÅŸtik, hiç böyle anlamamıştık” diyebilecek. İşte biraz “edebiyat bilimi” bu. Çünkü yeni ufuklar açıyorum. Nedim’in ÅŸiiri, orada ÅŸimdiye kadar görülmediÄŸi bir ÅŸekilde görülüyor. Daha ne olsun istiyoruz? Benim Nedim ÅŸiirinin hayatımızdaki yerini, anlamını gösterebilmem, araÅŸtırmacı yahut eleÅŸtirmen olarak Nedim ÅŸiirini bu ÅŸekilde anlatabilmem, genç insanların Nedim’in ÅŸiirini böyle algılayabilmelerine yardımcı olabilmem, ne güzel bir katkıdır. Bilimsel olsa ne olur; olmasa ne ? Akademisyenin de bunu böyle yapması lazım.

Biz öznellikten korkuyoruz. Çünkü öznelliği palavra sanıyoruz, laubalilik sanıyoruz. Öznel olma denen evrensel sorumluluğu anlayamıyoruz. Öznel olabilme insanlığa karşı en büyük sorumluluklarımızdan biridir.Öznel olma, kendi dünyasıyla dünyaya bakabilme demektir ki, yaratıcılık ister insandan. Öznellik çok ciddi bir iştir. Öznellik gerçekten öznel olabilen, kendine özgü bakışı olabilen, insanların başarabileceği bir şeydir. Herkes öznel olamaz. Öyle bir kendinize özgü, öylesine etraftaki bakışlardan arınmış, öylesine bir özerk, özgür bakışınız vardır ki, okuyucularınızın, o metni anlamaya çalışanların ufku açılabilir. Onların bakış açısını genişletip, zenginleştirebilirsiniz. Onların yaşamına farklı şeyler katabilirsiniz. Bunu hiç de dilbilimi kuramlarına dayandırmayabilirsiniz. Şimdiye kadar edebiyat otoritelerinin söylediklerine aldırmıyor olabilirsiniz. Böyle ufuk açabiliyorsanız ve o şiire de farklı anlam katmanları içinde, farklı anlam açılımları, farklı yorumlar getirebiliyorsanız, işte siz bir edebiyat araştırmacısı olarak gerçekten çalıştığınız alana katkıda bulunmuş biri olursunuz. Bu çalışmanız alışılagelen bilim anlayışıyla hiç de ilgili olmayabilir. Hatta bu ikinci yolun daha da zor olduğunu düşünmekteyim. Çünkü öbür türlüsü alışılagelmiş algoritmik yollarla bir şiiri inceleme teknikleri dediğimiz teknikleri belki körü körüne öğrenip gitmekle yapılabilecek bir şeydir ve sonunda hiçbir şey söylemeyen, yorumlar çıkarbilir ortaya.

Edebiyatın bilim olup olmaması: 1-Sosyal bilimlerin “bilimsellik durumuna” baÄŸlıdır. 2-Onun yazgısı iki deÄŸerle çok yakından ilgilidir: DeÄŸerlendirmelerle, zevkle. Bir akademisyenin edebiyat zevki çok düşükse, bu adamın uyduruk bir ÅŸair üzerine, “bilimsellik örtüsü altında inceleme yapmasının ne anlamı var ? Bilimsel çalışanın edebiyat zevkinin olması gerekir. Bilimsellik zevk yoksunluÄŸu anlamına gelmemeli. Edebiyat araÅŸtırmacılarının, edebiyat akademisyenlerinin zevk düzeylerinin yüksek olması, ince zevkli olması, ÅŸiirden anlaması gerekir. Edebiyat bilimini edebiyatı sevdirmek için yapıyoruz. Edebiyatı okuyanların ufkunu açmak için, edebiyatı yaÅŸatmak için, edebiyatın hayatımızdaki anlamını göstermek için.

3- Edebiyat yapıtları kültüre ve dile bağımlıdır. İngiliz kültürünü ve yaşamını bilmiyorsanız bir edebiyat bilimci olarak İngilizce yazılmış bir metni inceleyemezsiniz. İngilizce bilseniz bile inceleyemezsiniz. Çünkü o kültürü bilmeniz gerekiyor. Dil bilmek sadece sözlük anlamlarını bilmek anlamında değil. Edebiyat bilimi yapabilmenin temel zorluğu, bu kültürün içindeki insan evrenselliğini anlayıp, temellendirmede yatıyor.

Sonuç olarak, ne yapılabilir?

1- Bir edebiyat yapıtının fiziksel yapısı vardır. Fiziksel yapı dendiÄŸinde, bir kağıt üzerine mürekkep lekeleriyle yazılmış yapıtın özelliklerini içeren yapıyı anlıyoruz. Bu özellikleri gözümüzle görebiliriz. Kelime sayısı vardır. Fiziksel yapıyla ilgili bir “bilim”, bilgisayar mühendisliÄŸinin, enformatiÄŸin sunduÄŸu ne varsa bunlardan yararlanılarak oluÅŸturulabilir. Edebiyat araÅŸtırmalarında bunu yapmak gerekir. Bir edebiyat fiziÄŸi oluÅŸturmak, bu fiziÄŸn ortaya koyduÄŸu sonuçların analizi üstüne kafa yormak gerekir.

2- Bu analizlerin yorumu yapılabilir. Edebiyat fiziği çalışmalarıyla ortaya çıkan anlam tabakası, semantik tabaka, incelenebilir.

3-Üçüncüsü olarak, bu çalışmaların ardından, metafizik tabaka ele alınır. Anlam ve fiziksel yapıyı yorumlamayla beslsnen edebiyat metafiziği araştırmaları yapılır. İnsan nasıl bir insandır, ele alınan yapıtta ? Örneğin şiirse veya romansa çalışma nesnemiz, o romanda bu sözcüklerle anlatılan ve anlamları bu olan sözcüklerin ifade ettiği insan hayatı, nasıl bir hayattır? Oradaki dünyanın, ontolojik, epistemolojik, etik, estetik boyutları incelenir.

Bir başka nokta var. Bütün bunları yapan edebiyat araştırıcısı olarak benim de bir konumum var.Bir cinsiyetim var, örneğin. Kadın olsam belki başka okuyacağım, erkek olsam başka. Cinsel tercihlerim olabilir, ideolojik görüşlerim olabilir, dünya görüşüm olabilir. Dolayısıyla bir edebiyat araştırıcısının ciddiyeti, namusu şurda belli olur: Dünya görüşünü fark edebildiği oranda açık açık söylemelidir. Kendini farklı gösterme doğru değildir. Okuyan da bunu bilecektir. Okuyucu bunu kabul ederse ben ona hitap ederim; yoksa, beni kabul eden bir başka kesime hitap ederim. Bu bakımdan çoğulculuk önemlidir.Okur kendi edebiyat araştırıcısını seçebilmelidir.

Önemli olan nokta ÅŸu: Edebiyat yapıtına öyle bir duruÅŸla duracağız ki araÅŸtırmacı olarak; edebiyat yapıtı bize kendini açacak. Halbuki genellikle nasıl duruluyor? Edebiyat yapıtı cendere altına alınıyor. Edebiyat yapıtını bir kalıba sokmaya çalışıyoruz. Edebiyat yapıtını kafamdaki ÅŸablona, ÅŸekillere uydurmaya çalışıyorum, ki buna da bilimsellik diyebilirsiniz. Çünkü Jakobsen’i okumuÅŸsunuzdur, Derrida’yı okumuÅŸsunuzudur, o kalıpları uygulamaya çalışırsınız. Yapıt ezilir yok olur bu kalıplar altında. Edebiyat araÅŸtırmalarında yaratıcı duruÅŸ, öyle bir duruÅŸtur ki, orada edebiyat eseri kendini ortaya koyar.

Ayrıca Burdaki Linkede Bakabilirsiniz

Edebiyat Biliminin Yöntemleri
Orhan GÜDEK

Popularity: unranked [?]

Benzer Yazılar

EkleBunu Sosyal Paylaþým Butonu

Cevap Yaz!

You must be logged in to post a comment.