Kapat !
Altruizm nedir – Altruizmin temelleri | Sevgiadası
Ana Sayfa » Felsefe, eÄŸitim

Altruizm nedir – Altruizmin temelleri

1 Nisan 2009 No Comment
Bunu Paylas

ALTRUİST ahlakın temeli;
“BEN’i kötülük standartı, BEN dışındakileri ise iyilik standartı” olarak görme anlamına gelen:

KENDİNİ FEDA ETMEDİR.

Her politik sistem, belirli bir ahlak sistemi üzerine bina olur.
Eski ve sözde modern “yeni” tüm kolektivist mistiklerin temelinde altruizm vardır.
Altruizmin temelini ise irrasyonalizm oluÅŸturur.


Oysa,insanı:”kendisini baÅŸkaları, baÅŸkalarını kendisi için fedaya


zorlayan altruist görüÅŸlerin tümü;bizzatihi insan tabiatı ile çeliÅŸir, uyuÅŸamaz.

İnsanlık tarihinin baskın ahlak sistemi, altrüist-kollektivist doktrinin çeÅŸitlemelerinden ibaret olmuÅŸtur; yani, bireyi, ya mistik ya da sosyal karakterli bir üst otoriteye tabi kılmıştır. Bunun sonucu olarak politik sistemlerin çoÄŸu, aynı devletçi tiranlığın -derecede farklı, temel prensipte aynı- çeÅŸitlemeleri halindedir. Bu tiranlıkların birey üzerindeki gücünü sınırlayan tek ÅŸey, tesadüfler olmuÅŸtur: ya bireye bir takım alanlarda sınırlı bir saygı gösteren kimi gelenekler; ya da, kanlı çekiÅŸme ve çöküÅŸ dönemlerindeki kaosun doÄŸurduÄŸu kontrolsuzluk. Böyle bütün sistemlerde ahlak, bireye tatbik edilen, fakat o mistik veya sosyal kaynaklı üst otoritenin muaf tutulduÄŸu bir kavramdır. Mesela, o otoritelerden biri olarak sunulan “toplum” ahlak kanunlarının dışında tutulmuÅŸtur; çünkü, toplum, ahlakın kaynağı, yorumlayıcısı, amacı olarak kabul edilmiÅŸtir.

Politik otoritenin ahlak-dışı kalması olgusu, mistik veya sosyal kaynaklı hangi altrüist-kollektivist ahlaka sahip olursa olsun, bütün devletçi sistemler için geçerli oldu. “Hükümdarların Kutsal Hakları” nosyonu, mistik ahlakların politik teorisini; “Vox populi, vox dei” (“Halkın sesi, tanrının sesi”) nosyonu, sosyal ahlakların politik teorisini ifade eder.

Yanlış felsefeler:insanın kendisi için var olma hakkının olmadığını, diÄŸer insanlara hizmet etmenin kendi varlığının tek gerekçesi olduÄŸunu ve kendini feda etmenin insanın en yüksek ahlaki görev, erdem ve deÄŸer olduÄŸunu iddia ederler. Bu iddianın nezaket, iyi niyet ve baÅŸkalarının haklarına saygı duyma ile ilgisi yoktur. Akıl dışı ahlakın temel mantığı: Kendini kurban etme, kendini reddetme, kendini yalanlama, kendini mahvetme anlamına gelen BEN’i kötülük standartı, BEN dışındakileri ise iyilik standartı olarak görme anlamına gelen KENDİNİ FEDA ETMEDİR.

İşte bu felsefi anlayış aÅŸağıdaki niçinlere dünyevi mantıklı cevaplar bulamaz:


*İnsanlar niçin baÅŸkaları için yaÅŸasın?


*İnsan niçin kurbanlık bir hayvan olsun?


*Bu, niçin iyi bir ÅŸey olsun?


Akıldışı felsefe savunucuları, iÅŸte bu sorulardan kaçmak için dünyevi olmayan, doÄŸa üstü ve irrasyonel olan mistizme sığınır. Çünkü ancak irrasyonel olan bir ÅŸeyde gerekçe aranmaz, o sadece inançla kabul edilir. Bu nedenle mantık ve akıldışı felsefe çeliÅŸir.Mistizmi ayakta tutanda iÅŸte bu akıldışı ahlak anlayışıdır.. Medeniyetse aklın ürünüdür. Mistizmin kölesi olan bir akıl medeniyet deÄŸil karanlık üretir. Eski- yeni mistizmin iki versiyonu vardır: Ruh ve beden mistikleri, yani “varoluÅŸ olmaksızın bilince inananlar ve bilinç olmaksızın var oluÅŸa inananlar. Her ikisi de önce aklınızın teslim olmasını ister. Birisi ilhamlarını, diÄŸeri reflekslerini öne sürerek önce aklınızı teslim almak ister..”Onların tek amacı, “madde olarak insan bedeninin köleleÅŸtirilmesi ve manevi olarak aklın yok edilmesi.” dir!


Kendini feda etmeyi talep eden böylesi bir mistik ahlak sistemi, fedakarlıkları toplayan üstün yöneticisi olmaksızın ilan edilemez, yaygınlaÅŸtırılamaz. Geleneksel olarak iki tip toplayıcı vardır: Tanrı ya da toplum. Toplayıcı insanoÄŸlunun geneli için ulaşılamaz olmak zorundaydı ve onun otoritesi sadece “baÅŸ rahipler”, “komiserler”, “sömürge valileri”, “devlet görevlileri” vs. olarak çeÅŸitli ÅŸekillerde adlandırılan özel aracılar eliti ile açıklanmak zorundaydı. İşte yeni mistiklerin de izlediÄŸi yol budur: Yeni toplayıcılar: yüce hükmedenler ve yeni bir kültür! Yani tanrıyı veya toplumu anlamlı bir ÅŸekilde gerçek yöneticiler olarak göstermeye çabalayan: MİSTİZM! Yani bizden baÅŸkaları için veya doÄŸmamış nesiller için veya üç-beÅŸ yıllık programları için ve asıl kendileri için: KENDİMİZİ FEDA ETMEMİZİ İSTEYEN VAMPİRLER…!


Mistizm ile akıl arasındaki tercih; ölüm veya yaÅŸam, özgürlük veya kölelik, ilerleme veya duraÄŸan ilkellik arasındaki tercihdir.Eski-yeni mistikler, gerçeÄŸin bulunması ile deÄŸil, insan “aklına-hayatına-mutluluÄŸuna-bedenine” duydukları nefretle motive edilirler.Bu tutkunun merkezin de ise:iyi olmak için iyiden ve becerikli insandan duydukları nefret vardır!


Kollektivizm birey haklarının ezeli düÅŸmanıdır.


İnsanlar arası gönüllü iÅŸbirliÄŸinden farklı olarak kollektivizm, birey haklarını yok sayan, bireyin hayatını ve emeÄŸinin sonuçlarını mistik bir varlığa (kollektif) ait sayan, gurubun bireyi her an feda edebileceÄŸini kabul eden bir doktrindir. “Kollektif” soyutlamasına çeÅŸitli isimler verilmiÅŸtir: ümmet, devlet, millet, sınıf, toplum, parti, kamu, halk vs. Fakat, kollektivizmde, kollektif bütünlüÄŸe verilen ad ne olursa olsun, daima o kollektif adına iÅŸ gördüÄŸünü iddia eden bir gurup azınlık, çoÄŸunluk üzerinde tahakküm kurmuÅŸtur. Böyle bir doktrinin hayata geçirilebilmesinin tek yolu kaba kuvvettir; ve bu doktrinin politik uygulaması daima Devletçilik (yani, birey hakları ihlalinin kurumlaÅŸtırılarak legalize edilmesi) yoluyla olmuÅŸtur.


Kollektivist bir hareket, bir ülkeyi köleleÅŸtirmeÄŸe giriÅŸtiÄŸinde, maddi ve ahlaki deÄŸerlere doÄŸrudan doÄŸruya el koyarak iÅŸe baÅŸlamaya cesaret edemez. Onun yerine, özgürlüÄŸün garantisi olan “birey hakları” kavramını yozlaÅŸtırmaya giriÅŸir. Bu yozlaÅŸtırmanın temel tekniÄŸi, daima politik alanda bulunması gereken haklar kavramını, ekonomik alana taşımaktır. Gerçek birey hakları yerine, “herkese iyi bir ev, iyi bir eÄŸitim, iyi bir iÅŸ, iyi bir saÄŸlık sistemi” gibi sloganlar, sözde yeni haklar (“ekonomik haklar”) olarak ortaya konur; ve bir yandan bu “yeni haklar”ın yarattığı kavram kargaÅŸasıyla, gerçek birey hakları anlayışı muÄŸlaklaÅŸtırılırken, diÄŸer yandan, bu sloganları hayata geçirme bahanesi altında, gerçek birey hakları fiilen ihlal edilir ve kollektivist bir diktatörlüÄŸe yol açılır.


Bütün bu sloganlara eklenecek bir tek soru, meseleyi berraklaÅŸtırır: Bu imkanlar, kimin çalışmasının yarattığı zenginliklerle elde edilecektir? Ev, eÄŸitim, iÅŸ, saÄŸlık sistemi, tabiatta kendiliÄŸinden bulunmaz. Bunlar insan-yapısı deÄŸerlerdir; yani, insanlar tarafından üretilmesi gereken mal ve hizmetlerdir. Onları, kim üretecektir. EÄŸer, o mal ve hizmetlerden yararlanacak insanların kendisi bu iÅŸi yapacaksa, bu haklarda yeni olan bir ÅŸey yoktur; çünkü, mülkiyet hakkı bunu saÄŸlamaktadır. Yok eÄŸer, mal ve hizmetlerden yararlanacak olanlar deÄŸil de baÅŸkaları bunu üretecekse; bu, birey haklarının ihlalinden baÅŸka bir yolla mümkün deÄŸildir.


EÄŸer bazı insanlar, hak olarak baÅŸka insanların çalışmalarının ürünlerini elde etmeÄŸe yetkili kılınırsa; bu baÅŸka insanlar, hakları yok sayılmış birer köle olarak çalışmaÄŸa mahkum edilmiÅŸ olur.

BaÅŸka birinin hakkının ihlal edilmesini gerekli kılan bir faaliyet, bir “hak” deÄŸildir, olamaz.

Hiçbir insan, baÅŸka bir insana, onun seçmediÄŸi bir yükümlülüÄŸü, karşılığı olmayan bir görevi, gönülsüz bir hizmetkarlığı empoze edemez. “KöleleÅŸtirme hakkı” diye bir hak yoktur, olamaz.
Bir hak, o hakkın baÅŸka insanlarca madden tesisini içermez; bir hak, sadece o hakkın maddi tesisini, kendi gayretiyle kazanma özgürlüÄŸünü içerir.


Her çaÄŸda ve her ülkede kriminaller küçük bir azınlık oluÅŸturmuÅŸtur; bunların insanlığa verdiÄŸi zarar, siyasi yönetimlerin insanlığa verdiÄŸi zararlar yanında çok küçük kalmıştır. Soykırımlar, savaÅŸlar, talanlar, köleleÅŸtirmeler hep siyasi yönetimler tarafından yapılmıştır. Potansiyel olarak siyasi yönetimler, insan haklarına karşı en büyük tehdittir; çünkü, siyasi yönetim, kanunen silahsızlandırılmış kurbanları karşısında, fiziki zor kullanma tekelini kanunen elinde bulundurur. Birey hakları yoluyla faaliyetleri tahdit edilmemiÅŸ bir siyasi yönetim, insanların en korkunç düÅŸmanıdır. Bir ülkenin Haklar Senedi, bireyleri özel ÅŸahısların faaliyetlerinden korumak için deÄŸil, siyasi yönetimin faaliyetlerinden korumak için yazılır.

Her isteyene bir ev, bir konferans salonu, bir tiyatro salonu, bir yayınevi, bir gazete sütunu vermek imkansız olduÄŸundan, bu tesisler üzerinde bu tesisleri üretmiÅŸ olanların tasarruf hakkı olmayacaksa, bu “ekonomik hakları” kim dağıtacaktır, bunlardan yararlanacak olanları kim belirleyecektir? Cevap: birey haklarını yozlaÅŸtıranların siyasi yönetimi; yani, baÅŸkalarının üretimleri sonucu ortaya çıkan ürünlere el koymaktan ibaret bir kriminal faaliyeti, kendileri için legalize ederek kurumlaÅŸtıran bir parazitler çetesi.




DevletçiliÄŸin teorisyenlerinin önümüze koyduÄŸu paket-muamelelerden biri, ekonomik gücün, politik güçle eÅŸit muameleye tabi tutulmasıdır. “Aç bir insan, özgür deÄŸildir” veya “Bir iÅŸçi için, emirleri bir iÅŸadamından veya bir bürokrattan alması, farksızdır” gibi yutturmacalar sık duyulur. Birçok insan, bir yandan bu yalanlara inanırken, öte yandan, özgür bir ülkedeki en fakir iÅŸçinin, diktatörlükle yönetilen bir ülkedeki en zengin komiserden daha özgür ve daha güvenlikli olduÄŸunu bilir. ÖzgürlüÄŸü, kölelikten ayırt eden temel, asli, hayati prensip nedir? Cevap: gönüllü faaliyet prensibi ve buna zıt olarak fiziki baskı ve zorlamadır.


Altrüistler, “eÅŸitlik” kelimesine baÅŸka bir anlam atfeder.


Bu kelimeyi bir anti-kavram haline çevirirler; yani, eÅŸitlik kavramını yozlaÅŸtıran bir terim haline getirirler: eÅŸitlik kavramını, politik deÄŸil ****fizik bir eÅŸitlik anlamında kullanırlar; baÅŸka bir deyiÅŸle, tabiatın insanlara vermiÅŸ olabileceÄŸi farklı yetenekleri veya insanların bireysel seçeneklerinin isabet derecesini, çalışma performanslarını ve karakterlerini nazarı dikkate almadan; insanları, aynı kiÅŸilik özelliklerine ve erdemlere sahip görürler. Bu tür “eÅŸitlikçiler”in karşısında mücadele etmeyi önerdikleri ÅŸey, insan-yapısı kurumlar deÄŸil, realitedir. Gerçekte bu “eÅŸitlikçiler,” insan-yapısı kurumlar vasıtasıyla, realiteye karşı savaÅŸa giriÅŸmiÅŸlerdir.


Tabiatın, insanları eÅŸit güzellik ve eÅŸit zeka ile donatmadığı ve insan tabiatının bir parçası olan irade yeteneÄŸinin, insanlara farklı tercihler yaptırabildiÄŸi olgusuna -mevcudiyete- isyan eden egaliteryenler; tabiatın ve iradenin bu “adaletsizliÄŸini” yok etmek ve sözde evrensel eÅŸitliÄŸi tesis etmek isterler. Kimlik Kanunu, insanların manipülasyonuna açık olmadığından, Nedensellik Kanunu ile oynamaya giriÅŸirler. Yani, kiÅŸisel özelliklerin ve erdemlerin “yeniden bölüÅŸülmesi” mümkün olmadığından, insanları bunların sonuçlarından (yani, kiÅŸisel özellikler ve erdemlerle yaratılmış ödüllerden, avantajlardan, baÅŸarılardan) mahrum etmeye çalışırlar.


İstedikleri, kanun önünde eÅŸitlik deÄŸil, bir eÅŸitsizliktir: ters çevrilerek, tepesine yeni bir aristokrasinin (deÄŸer-yaratmayanlar aristokrasisi) oturtulduÄŸu bir sosyal piramitin tesisidir


Altruizm ve Özel Mülkiyet Hakkı

İnsanın, bedeni ve zihni faaliyetleriyle bir bütünlük halinde yaÅŸayabileceÄŸinden habersiz olan (yani, antik “beden-zihin zıtlığı” doktrinini aynen kabul eden) modern mistikler, -sanki bir tanesi olmadan diÄŸeri olabilirmiÅŸ gibi- “mülkiyet hakları” karşısına bir “insan hakları” sahte-alternatifini koyarlar.


Maddi nesneler, birey insanların zihni ve bedeni gayretiyle üretildiÄŸinden ve bu nesneler insan hayatını sürdürmek için gerekli olduÄŸundan, eÄŸer üretici insan, gayretinin sonucuna sahip olmazsa, hayatına sahip olamaz. Mülkiyet (mal) haklarını yok etmek, insanları devletin sahip olduÄŸu mallar haline çevirmektir. BaÅŸkalarının ürettiÄŸi zenginlikleri “yeniden bölüÅŸtürme” “hak”kını isteyen kiÅŸi, insanları mala çevirme “hak”kını istemektedir.


Sadece bir “hayalet”, maddi mülkiyet olmaksızın varolabilir; sadece bir köle, gayretinin ürünü üzerinde hakka sahip olmaksızın çalışabilir. “İnsan hakları”nın “mülkiyet hakları”na üstün olduÄŸu doktrini, pratikte bir tek korkunç anlama gelebilir: bazı insanlar, baÅŸkalarının mülkiyetini karşılıksız elde etme hakkına sahiptir. Üretenin üretmeyenden elde edebileceÄŸi hiçbir kazanç olmadığından, üretenin “mülkiyet hakları”nın olmadığı yerde, üretmeyenin “insan hakları,” üretmeyenin üretene sahip olması ve onu bir dolap beygiri gibi kullanması demektir. Bunu, insani ve haklı görenlerin, “insan” ünvanını taşımaya hakkı yoktur.


Altrüizm ve Sanat


Altrüizmin en acı abidelerinden biri, insanların kendi içlerinde kültürel olarak yarattıkları benliksizliktir: kendisini, bir bilinmeyen olarak görmekteki istekliliÄŸi; kendisiyle, bir yabancıyla birlikte yaşıyor gibi yaÅŸaması ve bundan rahatsızlık duymaması; ruhunun, kiÅŸisel (gayri-sosyal) ihtiyaçlarını bilmezden gelmesi, göz ardı etmesi, bastırması; kendisine en gerekli olan ÅŸeyleri en az bilmesi; en derin deÄŸerlerini, sübjektifliÄŸin iktidarsızlığına teslim ederek, hayatını kronik bir suçluluk duygusunun kasvetli zindanına çevirmesidir. Sanat üzerindeki felsefi ihmalin sürmesinin asıl sebebi, sanatın fonksiyonunun gayri-sosyal (bireysel) olması; buna mukabil, felsefeye, genellikle altrüizmin (birey düÅŸmanlığının) egemen olmasıdır. (Bu, altrüizmin gayrı-insaniliÄŸinin, insanın (fiilen varolan bir bireyin) en derin ihtiyaçlarına gösterdiÄŸi insafsız kayıtsızlığın bir baÅŸka örneÄŸidir.) Sanat, realitenin sosyalleÅŸmesi gayri-mümkün bir veçhesine aittir; evrensel (bütün insanlara özgü), fakat gayri-kollektif olan bu veçhe: insan bilincidir.


Farklılıklarına raÄŸmen, tüm irrasyonalist-subjektif-felsefelerin dokunulmamış, karşı çıkılmamış asgari müÅŸtereÄŸi, altrüizmdir. Altrüizm, rasyonelizasyonun tek başına en zengin kaynağıdır. Tatbik edilemeyecek bir ahlak anlayışı, her türlü tatbikat için sınırsız bir örtü saÄŸlar. Altrüizm: Nazi Almanya’sındaki ve Sovyetler BirliÄŸi’ndeki katliamların; refah devletlerinin legalleÅŸtirilmiÅŸ yaÄŸmacılığının; “kamu yararı”na hizmet etmeÄŸe çalışan politikacıların iktidar ÅŸehvetlerinin; çeÅŸitli kollektivist davaların benliksiz savaÅŸçılarınca sürdürülen kötülüklerin, zulmün, cinayetlerin; rasyonelizasyonu olmuÅŸtur.


Bir teori, amaç edindiÄŸini iddia ettiÄŸi ÅŸeylerin tam tersinden baÅŸka hiçbir ÅŸey gerçekleÅŸtiremiyor, ama savunucuları hala ona baÄŸlı kalabiliyorsa; emin olabilirsiniz ki; karşınızdaki ÅŸey, bir kanaat veya bir “ideal” deÄŸil, bir rasyonelizasyondur.


İrrasyonel ahlak doktrinlerinin içeriÄŸi: Altrüizm


Yaklaşım yöntemleri deÄŸiÅŸik olan mistik ve sosyal ahlak doktrinleri aynı içerikten ibarettir: altrüizm (özvericilik).
Altrüizme göre:
a) “İnsanın kendi hatırına yaÅŸama hakkı yoktur.”
b) “BaÅŸkalarına hizmet varoluÅŸunu haklı kılan tek sebeptir.”
c) “Kendini, baÅŸkalarına feda etmek en büyük görev, erdem ve deÄŸerdir.”
d) “BaÅŸkalarının çıkarına yapılan bir faaliyet iyidir; kendi çıkarına yapılan bir faaliyet kötüdür.”
e) “BaÅŸkalarının çıkarı, her halü karda kendi çıkarın üzerine konmalıdır.”
Altrüizmi, baÅŸkalarının haklarına saygı, diÄŸergamlık, iyilikseverlik, cömertlik, insanperverlikle karıştırmamak gerekir. Bunlar ahlaki birinciller deÄŸil, sonuçlardır; üstelik altrüizm bunları imkansız kılan bir doktrindir; kendini küçük gören, kendini inkar eden, kendinden feragat eden, kendini tahrip eden insan, insan olarak yaÅŸayamaz ki, baÅŸkalarına yararı olabilsin.
Altrüist ahlak, kökeni kabile hayatında olan bir fenomendir. Prehistorik insan, tabiata ve baÅŸka kabilelere karşı fiziken hayatta kalabilmek için, kabilenin (baÅŸkalarının) koruyucu gücüne sığınmak zorundaydı. Bir birey olarak varkalması düÅŸünülemezdi. Altrüizmin medeniyet çaÄŸlarında da devam etmesi, fiziki sebeplerden deÄŸil, psikolojik sebeplerdendir: zihni kapasitelerinin geliÅŸmesini, algısal düzeyde durdurmuÅŸ olanlar, realiteyi kavramsal bir bilinçle kavrayamayanlar, realiteye karşı onları “koruyacak” bir liderlikten yoksun olarak, realite içinde fonksiyon edemezler. Kendini-feda doktrini, onlara küçültücü gelmez; çünkü, hiçbir benlik duygusu, hiçbir kiÅŸilik deÄŸeri geliÅŸtirmemiÅŸlerdir. Neyi feda etmelerinin istendiÄŸini bile bilmezler; entellektüel bütünlük, gerçek sevgisi, kiÅŸisel olarak seçilmiÅŸ deÄŸerler, rasyonel fikirler gibi ÅŸeylerden haberleri olmamıştır. O yüzden rasyonel-egoizm diye birÅŸey duyduklarında, akıllarına ilk gelen imaj, acıktığında kendi kabiledaşını yiyen bir yamyam olacaktır.
Bütün düsturları ve tarihi performansı incelendiÄŸinde görülecektir ki, altrüist ahlak doktrini, yüzeydeki iddialarının aksine, insana karşı, akla karşı, yeryüzünde elde edilebilecek insani mutluluk ve baÅŸarıların her ÅŸekline karşı, hayata karşı, derin bir nefretin ifadesidir.
Sübjektivist ahlak doktrinlerinin bir içeriÄŸinin varlığından bahsetmek bile zordur; duygular, içgüdüler, sezgiler gibi, aklın dışındaki herhangi bir ÅŸey, sübjektivist ahlakın içeriÄŸini belirler. İçerik adına sübjektivist ahlak doktrininde bulunan tek ÅŸey, altrüist madolyonun öbür yüzüdür; sübjektivist ahlak doktrini ÅŸunu ilan eder: “tabiatı ne olursa olsun, kendi çıkarına yaptığın bir faaliyet, iyidir.”
Ya-kendini-ya-baÅŸkasını-feda ahlakı olarak altrüizm


Altrüizmin (kendini-feda ahlakının) benimsenmiÅŸ olmasının psikolojik sonuçlarından birisi; ahlak meselesine, insanın normal hayat ÅŸartlarının deÄŸil, olaÄŸanüstü ÅŸartların belirlediÄŸi bir baÄŸlamda yaklaşılmasıdır. “Åžöyle bir insana, ÅŸöyle bir günlük meselede nasıl davranırsın?” gibi sorular yerine, “BoÄŸulmakta olan bir insanı kurtarmak için, hayatını tehlikeye atarmıydın?” veya “Batan bir teknedeki tek can yeleÄŸini, karına mı verirdin, kendine mi?” gibi sorular ortaya atılır.

Böyle bir yaklaşım, altrüizmin kurbanlarının karakter yapısını ele vermektedir:


a) Kendine-saygı-ve-güvenden yoksundurlar; çünkü, deÄŸerler alanında ilk meseleleri, hayatlarını nasıl inÅŸa edecekleri deÄŸil, onu nasıl feda edecekleridir.


b) BaÅŸkalarına saygıdan yoksundurlar; çünkü, insanlığı, sefalete mahkum, sürekli yardım bekleyeyen, dilenen bir zavallılar sürüsü olarak görmektedirler.


c) Realiteyi bir kabus olarak görmektedirler; çünkü, insanlığı, felaketlerin sürekli ve temel bir konu olacağı, bedhah bir evrene hapsolmuÅŸ zannetmektedirler.

d) Ahlaka karşı müthiÅŸ bir kayıtsızlık içindedirler; çünkü, soruları, kendi hayatlarının aktüel problemleriyle hiç ilgisiz, belki ömürleri boyunca hiç karşılaÅŸmayacakları durumlarla ilgilidir; yani, normal hayatlarına rehber olacak bir ahlak sistemi yerine, sadece istisnai hallerde rehber olacak davranış kurallarıyla ilgilenmektirler.Altrüizmin (kendini-feda ahlakının) benimsenmiÅŸ olmasının psikolojik sonuçlarından birisi; ahlak meselesine, insanın normal hayat ÅŸartlarının deÄŸil, olaÄŸanüstü ÅŸartların belirlediÄŸi bir baÄŸlamda yaklaşılmasıdır. “Åžöyle bir insana, ÅŸöyle bir günlük meselede nasıl davranırsın?” gibi sorular yerine, “BoÄŸulmakta olan bir insanı kurtarmak için, hayatını tehlikeye atarmıydın?” veya “Batan bir teknedeki tek can yeleÄŸini, karına mı verirdin, kendine mi?” gibi sorular ortaya atılır.

Böyle bir yaklaşım, altrüizmin kurbanlarının karakter yapısını ele vermektedir:

a) Kendine-saygı-ve-güvenden yoksundurlar; çünkü, deÄŸerler alanında ilk meseleleri, hayatlarını nasıl inÅŸa edecekleri deÄŸil, onu nasıl feda edecekleridir.

b) BaÅŸkalarına saygıdan yoksundurlar; çünkü, insanlığı, sefalete mahkum, sürekli yardım bekleyeyen, dilenen bir zavallılar sürüsü olarak görmektedirler.

c) Realiteyi bir kabus olarak görmektedirler; çünkü, insanlığı, felaketlerin sürekli ve temel bir konu olacağı, bedhah bir evrene hapsolmuÅŸ zannetmektedirler.

d) Ahlaka karşı müthiÅŸ bir kayıtsızlık içindedirler; çünkü, soruları, kendi hayatlarının aktüel problemleriyle hiç ilgisiz, belki ömürleri boyunca hiç karşılaÅŸmayacakları durumlarla ilgilidir; yani, normal hayatlarına rehber olacak bir ahlak sistemi yerine, sadece istisnai hallerde rehber olacak davranış kurallarıyla ilgilenmektirler.

BaÅŸkalarına yardımı merkezi ve temel bir ahlak konusu yapan altrüizm, insanlar arasında gerçek iyilikseverliÄŸi ve dostluÄŸu yok eder. Altrüizm; baÅŸka bir insana deÄŸer verme iÅŸini, bir benliksizlik (egosuzluk) eylemi olarak ortaya koyarak; baÅŸkasına deÄŸer verme iÅŸinde, egoistçe bir yan bulunamayacağı; baÅŸkasına deÄŸer verme iÅŸinin, kendini feda etmek anlamına geleceÄŸi; baÅŸkasına duyduÄŸu bir sevgi, hayranlık ve saygının, kendi zevki için olamayacağı, tersine kendi mevcudiyetine bir tehdit teÅŸkil edeceÄŸi inancını doÄŸurur.

Ortaya çıkan bu ya-kendini-ya-baÅŸkasını-feda ikileminin öbür yüzünü seçenler, altrüizmin gayrı-insanileÅŸtirici etkisinin nihai ürünleri olan psikopatlardır. Bunlar, altrüizme alternatif bir ahlaka da sahip olmadıklarından; kendini-feda anlayışına karşı çıkarken, her insana karşı kayıtsızlığı savunan, (genellikle kendi cinslerinden bir sürücünün sebep olduÄŸu) bir trafik kazasında yaralanmış, yerde yatan bir insana yardım etmek için parmağını bile kıpırdatmayacağını söyleyen tiplerdir.

ÇoÄŸu insan, bu altrüist ikilemin iki yüzünü de kabul etmez. Böyle olunca, insanlararası iliÅŸkiler ve baÅŸkalarına yardım iÅŸinin tabiatı, amacı ve ölçüsü üzerinde büyük bir entellektüel kaos ortaya çıkar.

İnsan, kurbanlık hayvan deÄŸildir: kendisini baÅŸkalarına feda etmesi, ahlaki bir görev veya erdem deÄŸildir. Fakat, insanlar arasında fedaya dayanmayan bir yardımı düzenleyen ahlaki prensipler, rasyonel olarak ortaya konabilir.

“Feda,” bir deÄŸeri, ondan daha az olan bir deÄŸer karşılığında veya karşılığında hiçbir deÄŸer elde etmeden teslim etmektir. Yani, altrüizm; bir insanın erdemini; deÄŸerlerini teslim veya reddettiÄŸi veya onlara ihanet ettiÄŸi dereceyle ölçmektedir. Mesela, altrüizme göre; yabancılara veya düÅŸmanlara yapılan bir yardım, sevilenlere yapılan bir yardımdan daha az “egoistçe”dir, yani daha erdemlicedir. Rasyonel bir davranış, bunun tam tersi olmalıdır; rasyonel bir insan, daima deÄŸerler sisteminin hiyerarÅŸisi içinde davranır: bir deÄŸeri, daha az bir deÄŸer uÄŸruna vermez, feda etmez.

Bir insanın sevdikleri için yaptıkları, -bu yapılanlar, kendi deÄŸerler hiyerarÅŸisi içinde kiÅŸisel (rasyonel) bir önem taşıyorsa- feda teÅŸkil etmez. Karısına aşık bir adamın, onun tehlikeli bir hastalıktan kurtulması için bütün servetini sarf etmesi, bir fedakarlık deÄŸildir; çünkü, karısının hayatı, parasıyla alabileceÄŸi bütün ÅŸeylerden daha kıymetlidir. Fakat, onu kurtaracak yerde; içlerinden hiçbirini tanımadığı, kendisine hiçbir ÅŸey ifade etmeyen on kadının hayatını kurtarmakta parasını harcaması, -ki altrüizm bunu ister- bir fedakarlıktır. Rasyonel bir insan, tanımadığı on kadın yerine, neden sevdiÄŸi karısını kurtarır? Çünkü, kendi mutluluÄŸu, hayatının en yüce gayesidir ve karısının hayatta kalması kendi mutluluÄŸu için gereklidir.

BoÄŸulmak üzere olan insan konusuna gelince… EÄŸer, kurtarılacak insan bir yabancı ise, onu kurtarmaya çalışmak, insanın kendi hayatı için çok küçük bir risk varsa, ahlaken doÄŸrudur; risk büyükse, kurtarma teÅŸebbüsü gayrı-ahlakidir: ancak kendine saygıdan yoksun bir insan, kendi hayatını, rasgele bir yabancının hayatından daha deÄŸersiz görür. EÄŸer, kurtarılacak insan yabancı deÄŸilse, alınacak olan riskin büyüklüÄŸü, o kiÅŸiye verilen deÄŸerin büyüklüÄŸüyle orantılıdır. EÄŸer, o insan, aÅŸk duyulan bir insan ise, onu kurtarmak için hayatı kaybetmek göze alınabilir; ve bu ancak rasyonel-egoistçe bir amaç için yapılır; çünkü, aşık olunan o insanın yokluÄŸunda hayat dayanılmaz olabilir.

Bir insanın sevdiklerine yardım için yaptıkları, “benliksizlik” (egosuzluk) veya “fedakarlık” deÄŸildir, bütünlüktür. Bütünlük, bir insanın kanaatlerine ve deÄŸerlerine sadık olması, deÄŸerlerine uygun davranması, onları pratik realiteye geçirmesidir.

Rasyonel bir insanın, yabancılara yaklaşımını belirleyen ÅŸey ise, onların sahip olduÄŸu insani potansiyele saygıdır; ta ki, o yabancı tersine davransın. Fakat, bu demek deÄŸildir ki; insan, sürekli olarak yardım edeceÄŸi bir yabancı arasın. Prensip olarak her insan kendi hayatından sorumludur; fakat, insan, bir olaÄŸanüstülükte, gücü yettiÄŸince yabancılara yardım eder.

Unutulmaması gereken ÅŸey ÅŸudur: insanlar normal olarak batmak üzere olan gemilerde yaÅŸamazlar veya boÄŸulmakta olan insanlara sık sık raslamazlar; dolayısiyle, bu tür dünyalar üzerinde kurulu ahlak sistemleri yanlıştır; normal bir yaÅŸamı, insani mutluluÄŸu merkez alan rasyonel bir ahlak; olaÄŸanüstülüklerdeki rehberliÄŸi de yapabilecek olan tek ahlaktır.

Birey Haklarının Yozlaştırılması ve Kollektivizm

Birey hakları, özgür, medeni bir toplumu doÄŸuran kavramdır. ÖzgürlüÄŸün, medeni bir toplumun tahribi, bu hakların tahribi ile baÅŸlar.

Birey haklarının ezeli düÅŸmanı kollektivizmdir. İnsanlar arası gönüllü iÅŸbirliÄŸinden farklı olarak kollektivizm, birey haklarını yok sayan, bireyin hayatını ve emeÄŸinin sonuçlarını mistik bir varlığa (kollektif) ait sayan, gurubun bireyi her an feda edebileceÄŸini kabul eden bir doktrindir. “Kollektif” soyutlamasına çeÅŸitli isimler verilmiÅŸtir: ümmet, devlet, millet, sınıf, toplum, parti, kamu, halk vs. Fakat, kollektivizmde, kollektif bütünlüÄŸe verilen ad ne olursa olsun, daima o kollektif adına iÅŸ gördüÄŸünü iddia eden bir gurup azınlık, çoÄŸunluk üzerinde tahakküm kurmuÅŸtur. Böyle bir doktrinin hayata geçirilebilmesinin tek yolu kaba kuvvettir; ve bu doktrinin politik uygulaması daima Devletçilik (yani, birey hakları ihlalinin kurumlaÅŸtırılarak legalize edilmesi) yoluyla olmuºtur.

Kollektivist bir hareket, bir ülkeyi köleleÅŸtirmeÄŸe giriÅŸtiÄŸinde, maddi ve ahlaki deÄŸerlere doÄŸrudan doÄŸruya el koyarak iÅŸe baÅŸlamaya cesaret edemez. Onun yerine, özgürlüÄŸün garantisi olan “birey hakları” kavramını yozlaÅŸtırmaya giriÅŸir. Bu yozlaÅŸtırmanın temel tekniÄŸi, daima politik alanda bulunması gereken haklar kavramını, ekonomik alana taşımaktır. Gerçek birey hakları yerine, “herkese iyi bir ev, iyi bir eÄŸitim, iyi bir iÅŸ, iyi bir saÄŸlık sistemi” gibi sloganlar, sözde yeni haklar (“ekonomik haklar”) olarak ortaya konur; ve bir yandan bu “yeni haklar”ın yarattığı kavram kargaÅŸasıyla, gerçek birey hakları anlayışı muÄŸlaklaÅŸtırılırken, diÄŸer yandan, bu sloganları hayata geçirme bahanesi altında, gerçek birey hakları fiilen ihlal edilir ve kollektivist bir diktatörlüÄŸe yol açılır.

Bütün bu sloganlara eklenecek bir tek soru, meseleyi berraklaÅŸtırır: Bu imkanlar, kimin çalışmasının yarattığı zenginliklerle elde edilecektir? Ev, eÄŸitim, iÅŸ, saÄŸlık sistemi, tabiatta kendiliÄŸinden bulunmaz. Bunlar insan-yapısı deÄŸerlerdir; yani, insanlar tarafından üretilmesi gereken mal ve hizmetlerdir. Onları, kim üretecektir. EÄŸer, o mal ve hizmetlerden yararlanacak insanların kendisi bu iÅŸi yapacaksa, bu haklarda yeni olan bir ÅŸey yoktur; çünkü, mülkiyet hakkı bunu saÄŸlamaktadır. Yok eÄŸer, mal ve hizmetlerden yararlanacak olanlar deÄŸil de baÅŸkaları bunu üretecekse; bu, birey haklarının ihlalinden baÅŸka bir yolla mümkün deÄŸildir.

EÄŸer bazı insanlar, hak olarak baÅŸka insanların çalışmalarının ürünlerini elde etmeÄŸe yetkili kılınırsa; bu baÅŸka insanlar, hakları yok sayılmış birer köle olarak çalışmaÄŸa mahkum edilmiÅŸ olur.

BaÅŸka birinin hakkının ihlal edilmesini gerekli kılan bir faaliyet, bir “hak” deÄŸildir, olamaz.

Hiçbir insan, baÅŸka bir insana, onun seçmediÄŸi bir yükümlülüÄŸü, karşılığı olmayan bir görevi, gönülsüz bir hizmetkarlığı empoze edemez. “KöleleÅŸtirme hakkı” diye bir hak yoktur, olamaz.

Bir hak, o hakkın baÅŸka insanlarca madden tesisini içermez; bir hak, sadece o hakkın maddi tesisini, kendi gayretiyle kazanma özgürlüÄŸünü içerir.

Bu baÄŸlamda, Bağımsızlık Bildirisini yazanların entellektüel dakikliÄŸi dikkate deÄŸer: mutluluk hakkından deÄŸil, mutluluÄŸu kendi başına aramak hakkından bahsederler. Yani, bir insanın, kendi mutluluÄŸunu gerçekleÅŸtirmek için gerekli gördüÄŸü faaliyetleri yapmak hakkıdır; fakat, bu mutluluÄŸu baÅŸkaları ona saÄŸlamak zorunda deÄŸildir.

Hayat hakkı, insanın kendi hayatını (yeteneklerinin onu ulaÅŸtırabileceÄŸi herhangi bir ekonomik seviyede) kendi çalışmasıyla saÄŸlaması hakkıdır; fakat, hayati ihtiyaçları ona baÅŸkaları tedarik etmek zorunda deÄŸildir.

Mülkiyet hakkı, mülkiyet elde etmek için gerekli ekonomik faaliyetleri yapmak ve kendi mülkiyetini tasarruf etmek hakkıdır; fakat, mülkiyeti baÅŸkaları ona saÄŸlamak zorunda deÄŸildir.

İfade özgürlüÄŸü hakkı, siyasi yönetim tarafından hiçbir baskı, müdahale veya ceza tehdidi olmaksızın fikirleri ifade etmek hakkıdır; fakat, fikirleri ifade etmede kullanılacak -bir konferans salonu, bir matbaa gibi- araçları baÅŸkaları ona saÄŸlamak zorunda deÄŸildir.

Birden çok insanla yapılan herhangi bir giriÅŸim, katılan her kiÅŸinin gönüllü rızasını gerektirir. Onlardan her biri, kendi kararını vermek hakkına sahiptir; fakat, hiçbiri kararını ötekilere zorla kabul ettirmek hakkına sahip deÄŸildir.

“Bir iÅŸ hakkı” diye bir ÅŸey yoktur; sadece, serbest mübadele hakkı vardır; yani, bir insanın hizmetlerine baÅŸka birisi talip olursa, o insanın iÅŸi kabul etme hakkı vardır. “Bir ev sahibi olma hakkı” diye bir ÅŸey yoktur; sadece serbest mübadele hakkı vardır; yani, kendine bir ev inÅŸa etmek veya satın almak hakkı vardır. Bir insanın malını o insanın istediÄŸi fiyattan satın alacak veya bir insanı o insanın talep ettiÄŸi ücretten iÅŸe alacak kimse yoksa, “mal veya hizmetlere karşı adil bir fiyat veya adil bir ücret elde etme hakkı” diye bir ÅŸey yoktur. Özel gurupların “hakkı” diye bir ÅŸey yoktur; “çiftçi, iÅŸçi, iÅŸveren, memur, bebek, genç, yaÅŸlı hakları” diye bir ÅŸey yoktur; sadece, İnsan Hakları vardır ve bu haklar tek tek her birey insana ve bireyler olarak bütün insanlara aittir.

Popularity: unranked [?]

Benzer Yazılar

EkleBunu Sosyal Paylaþým Butonu

Cevap Yaz!

You must be logged in to post a comment.