Kapat !
Michael Jackson’a Mektup | Sevgiadası
Ana Sayfa » Paylaşım

Michael Jackson’a Mektup

30 Haziran 2009 No Comment
Bunu Paylas

Sevgili Michael,

Öyküme nereden başlamalıyım, bilemiyorum; yirmi sekiz yıldır bu dünyadayım, yirmi beş yılında dolu dolu sen varsın. Bizim öykümüz çok uzun, çok mutlu bir öykü aslında; herkesin anlayabileceği türden bir öykü değil. Bu duruma bazı bazı üzüldüğüm olmuştur; ancak birçok insanın, senin bana yaşattığın duyguları hiç tadamamış ve beni asla anlayamayacak olması, onlar adına duyduğum üzüntüyü ve merhameti, anlaşılamamışlığımın verdiği hüzne baskın kılmıştır her zaman.

1981 yılında düştüm bu dünyaya; darbe sonrası, gergin bir ortamda, videonun yasak olduğu, tek televizyon kanalının akşamları kakmalı maşrapa gösterdiği bir ülkede. Anımsıyorum: yıl 1983 ya da 84… Daha yeni yeni başlamışım nasıl bir gezegene indiğimi anlamaya. Annem Thriller uzun versiyonu oynatıyor, o yıllarda videonun girebildiği her evde bulunan ve beyaz dantelli örtülerle özenle korunan aynı siyah, gülle, emektar Betamax’ta. Nasılsa bulmuş; kiralamış. Hani bir sahne var ya, sen kurt adam oluyorsun, esas kızı kovalıyorsun; korkudan koltukta bulduğum ilk yastığı çekmişim yüzüme. Annem kaseti durduracak olmuş, “Hayır, durdurma” demişim. Müziğinin ve dansının o eşsiz büyüsü, el kadar bir çocuğun dehşetine üstün gelmiş, ve o gün karar vermişim, senin yolunun yolcusu olmaya…

Sonra ilkokulu anımsıyorum… Teneffüste, avluda “Who’s Bad” diye birbirimize sorduğumuz, metalli deri siyah eldiven bulmak için yarıştığımız, şarkı sözlerini çözmekle böbürlendiğimiz, Moonwalker izleyip 45 derece yere yatmaya çalıştığımız o masum, kirlenmemiş, geleceğe dair umutla dolu yıllar… O kocaman, hantal ama sevimli teypçalarda ve cızırtılı pikapta dönen Thriller ve Bad… Annemin beni anneanneme bırakırken arabada dinlettiği muhteşem müzikler… Çoğunda sen, senin o cennetten haberler getiren yumuşacık sesin… O tek kanalda yayınlanan tek müzik programında, Sezen Cumhur Önal’ın seni “Çikolata renkli şarkıcı” diye içten bir kibarlıkla anons edişleri… Benim, ilk renkli televizyonumuzun tüp desenli ekranına yapışıp, seni hayretle, ilgiyle izleyişlerim…

90’lı yıllar… Ergenlik çağıma adım atarken, tüm benliğimle hayranındım senin. Televizyona çıkardın, sevinçten attığım çığlıklar evin dışından bile duyulurdu. Black or White’ın klibi ilk kez yayınlandığında, hayranlığımın adını nihayet koymuştum: ben bir MJ fan’dım.

Çok zor yıllardı… Acımasız, önyargılı sınıf arkadaşları, o yaşta bir çocuğun kaldıramayacağı uçsuz bucaksız bir yalnızlık duygusu, sana olan hayranlığıma bile duyulan korkunç bir nefret ve alaycılık… Bazen gece yatağıma girerken “Keşke yarın sabaha kadar ölmüş olsam da okula gitmek zorunda kalmasam” dediğim olurdu. İşte öyle karanlık akşamlarda, ışığı söndürür, artık tarih olmuş kasetli walkman’imi takardım kulağıma… Sen bana “İnancını yitirme, kimsenin seni aşağı çekmesine izin verme, ne olursa olsun kendin olmaktan vazgeçme ve dünyayı sev” derdin. İşte o melek sesinle sen bunları söyleyince, ben yarınımla savaşma gücünü yeniden bulurdum kendimde… Yeni bir umut, yeni bir yaşama isteği yeşerirdi yüreğimde…
En zor anlarımda, posterlerinle konuşurdum, odamın her yerini kaplayan. Hele bir tanesi, adeta canlıydı, göz kırpardı bana. Sorardım ona “Sen nasıl başa çıkıyorsun, n’olur, bana yardım et” diye… Senin gibi güçlü, dimdik, cesur olmak isterdim. Sen de bana gülümserdin, “Hepsi geçecek, sakın yılma, aldırma, sanata, müziğe, bana dört elle sarıl, başaracaksın” diye…

23 Eylül 1993’te ilk ve son kez, İnönü Stadyumu’nda karşılaştık seninle. O pırıl pırıl akşamın anısı, hala yüreğimin en özel, en güzel köşesinde. Kıvılcımlar arasında sahneye fırladığın o an, babam da, ben de, sevinç gözyaşlarımızı tutamadık. Gerçek olamayacak kadar güzeldi varlığını solumak; rüyalarımın en büyüğü, o su gibi geçen bir buçuk saatliğine de olsa birkaç metre ötemdeydi. Kendime geldiğimde, yürüyerek Beşiktaş’a varmıştık taksi bulalım diye; ben farkında değildim bile.

Sonra medyanın o iğrenç sataşmaları geldi; davalar, cildinle ilgili yorumlar geldi. Beni nasıl üzüyorlar ve anlamıyorlarsa, seni de üzüyor ve anlamıyorlardı; senin duygularını benden daha iyi kimse algılayamazdı. Şimdi sıra bendeydi; senin bana olan desteğine hayatımı borçluydum; şimdi ben sana destek verecektim. İnternette sana dil uzatan benden alıveriyordu ağzının payını; anketlere, listelere, hepsine oy yağdırıyordum. Numberone TV’de Mega 5li’yi sunan Burçin bile almıştı nasibini, fazlasıyla. Tüm arkadaşlarıma, tanıdıklarıma, akrabalarıma anlatırdım, cildinin niye beyaz, hakkında söylenenlerin neden iftira ve en çok da senin ve müziğinin neden böylesine özel olduğunu… Okulda seninle ilgili ödev hazırlayıp, hayranlığımla alay eden sınıf arkadaşlarıma sunduğumda, sana daha az önyargıyla bakmaya başladıklarını hissetmek yetti mutluluktan uçmama. Anneanneme bile sevdirmiştim seni; Will You Be There’i beğenirdi en çok, dinlerken gözleri dolardı. Istırap dolu bir hastalığın ardından bu dünyadan sessiz sedasız göçüp gittiğinde, yine sen avutmuştun beni…

Senin başarın benim başarımdı; senin mutluluğun, benim mutluluğumdu. Sen her listebaşı olduğunda, ben de listebaşı olurdum; sen her rekor kırdığında, ben de gururlanırdım. Sen müziğinle, ben okulda yazdıklarım, çizdiklerimle, bize zarar verenlere rağmen, başarırdık çünkü. Bu başarımız, onlara en iyi yanıtımız, hayatın acımasızlığından aldığımız ortak öcümüz olurdu.

Senin fötr şapkan, senin allı pullu eldivenlerin, senin siyah, eski püskü loofer’larındı, alış-verişe her çıktığımda gözlerimin aradığı. Bir radyoda, müzik kanalında senin çıkman, o an her ne yapıyorsam ara vermem demekti. Bu kutsal bir andı: o anımı yalnızca sana, senin söylediklerine, senin ezgilerine ayırmalıydım. Bu töreni bölmemeliydi hiçbir şey, hiç kimse… MTV’nin önünde saatlerce kalırdım; elimde şimdi vhs’ye terfi etmiş olan videonun kumandası, seninle ilgili her haberi, her klibi kaydederdim. Dergileri, gazeteleri keserdim: o dönemdeki sınırlı olanaklarla, yurtdışından cdler, dergiler, posterler getirtirdim. Sana vanilya kokulu kalemlerle mektuplar yazar, boyalarla, resimlerle süsleyip püsleyip gönderirdim, bana bir gün yanıt vereceğinin pespembe rüyasıyla.

Sonra üniversiteye geldim: ailemin ve senin bana verdiğiniz güçle, yeni ve tertemiz bir sayfa açtım. Güzel yıllardı; birçok dost, bilgi ve keyifli anı biriktirdim. Ben yine bendim; özüm bir, sözüm birdi. Senin yerin de hiç değişmedi. Okul radyosunda yaptığım her programda, en az bir şarkını çalardım, mutlaka… Beni tanıyan herkes bilirdi senin önemini, benim hayatımda. “Michael ne yapıyor bugünlerde, iyi mi”, diye sorarlardı, aynı evde yaşıyormuşuz gibi. Söylediğim tüm şarkılarda sen vardın, senden öğrendiklerim… Gece kulüplerinde şarkıların çalındığında, arkadaşlarım hemen halka olur, tüm pisti bırakırlardı bana… Ben sendim işte o anlarda…

Ve şimdi… Acımasızlık, çirkinlik ve savaşlarla dolu bir dünyada, yetişkin bir iş kadını olduğum halde, yüreğimde hayallerine inanan, bağıra çağıra şarkılar söyleyen, duvarları rengarenk boyayan bir çocuk hala yaşıyorsa, senin sayende.

En güzel resimlerimi, senin müziğin eşliğinde çizdim, tatile çıkamadığım kavurucu yaz akşamlarında.

Müziğe olan ilgimi, tutkumu, söylediğim şarkıları, ettiğim dansları sana borçluyum.

Doğaya, hayvanlara, ağaçlara, bu narin ve güzeller güzeli gezegene duyduğum sonsuz saygı ve sevgiyi, bir biricik tontiş dedeciğime, bir de sana borçluyum.

Başarının bedeli olan tüm eleştirilere göğüs germeyi, önyargılara yenilmemeyi, asla pes etmemeyi ve doğrularıma sahip çıkmayı senden öğrendim.

Şarkı sözlerini anlamak için, bir gün tanışırsak uzun uzadıya sohbet edebilmek için, fan forumlarına yazabilmek için canla başla söktüğüm İngilizce ile, üniversitede hazırlık okumadan birinci sınıfa geçtim; hayata atılırken kazandığım koskocaman bir yılı, sana borçluyum.

Elime aldığım her işi en mükemmel şekilde yapmam gerektiğini, senden öğrendim.

Üç dilde yazdığım şiirleri ya sana, ya da eşsiz şarkılarından aldığım yoğun duygulanımlarıma borçluyum.

İnsanları sevmeyi, hoşgörüyü, savaşa karşı, barışa yandaş olmayı sen öğrettin bana.

Hitchcock’u Thriller’la, Scorsese’yi Bad’le merak ettim. Sahne sanatlarına Dangerous ile, tarihe HIStory ile ısındım.

Yaşamımın en önemli iş görüşmesinde, bugünkü patronum Ahmet Bey, “müzik” diyecek oldu, yine dilimde sen, gözlerimde seni düşünmenin verdiği içtenlikli pırıltı vardı…

Sevinç gözyaşlarımın ve mutluluktan çığlıklar atarak zıpladığım anların tümünde sen vardın.

Şimdi ise aynı gözyaşları, gerçekliğine inanmak istemediğim çok, çok erken bir veda karşısında çaresizlikten süzülüyor… İçine tüm insanlığa yetecek kadar sevgi, saygı ve merhamet sığdırdığın o koskocaman yüreğinin artık atmadığı gerçeğiyle boğuşuyor, incinen ruhumun her bir köşesi…

Benliğime ve yaşamıma kattığın tüm güzellikler için, beni ben yaptığın için, bana en zor zamanlarımda savaşma gücü ve hayal kurma olanağı verdiğin için sana çok teşekkür ediyorum. İyi ki yaşadın, iyi ki yaşattın o çok özel kişiliğin ve sanatınla beni, benim gibi kaynağını senden alan o güzel duyguları tadabilme ayrıcalığına sahip olmuş milyonlarca insanı… İyi ki bu gezegende 28 yıl boyunca birlikte attı yüreklerimiz, iyi ki seni görebileceğim gözlerim, seni duyabileceğim kulaklarım vardı.

Bu dünyanın daha yaşanılabilir, ırkların, dinlerin kardeş olabileceği umudunu hepimize aşıladığın, genç kuşakları bu yolda çalışmaya davet ettiğin için teşekkür ediyorum sana. Konserlerinde birbirine sarılan her yaştan, her ülkeden, her ırktan insanı, tek bir ezginin eşliğinde mutluluktan ağlatabildiğin için… Müzikle uğraşmaya karar veren sayısız sanatçının birincil ilham perisi, hasta ve yoksul çocukların çaresi olduğun için…

Her nerede olursan ol, seni daima seveceğim ve özleyeceğim. Eğer bir gün çocuklarım, hatta torunlarım olursa, nefes aldığım sürece onlara ve tüm genç kuşaklara, seni ve insanlığa bıraktığın eşsiz mirası anlatacağım. Resimlerimi senin için çizecek, şarkılarımı senin için söyleyeceğim. Hayallerimize senin için sahip çıkacak, özlemini duyduğumuz dünyayı gerçekleştirmek için yorulmadan çalışacağım.

Bu öykü asla bitmeyecek… Senin sevginle dolu yüzmilyonlarca yürekte sonsuza dek, dolu dolu yaşayacaksın… Sana tüm varlığımla söz veriyorum…

İpek Yeğinsü-27.06.2009

Popularity: unranked [?]

Benzer Yazılar

EkleBunu Sosyal Paylam Butonu

Cevap Yaz!

You must be logged in to post a comment.