İdeolojinin Serüveni-Serpil Sancar Üşür
İdeolojinin serüveni(Serpil Sancar Üşür, İmge kitabevi)
İçindekiler
i. Giriş 7
II.Marx’ın Kuramsal MirasıToplumsal Pratik ve ideoloji İlişkisi11
lll. Hegemonya Kavramı ve Egemen ideoloji Kuramı 25
Antonio Gramsci ve Hegemonya Çözümlemesi 28
2. Louis Althusser: ideolojinin Yapısal
Çözümlenmesi ve Öznelerin Temsiline Dayalı
Bir Sistem Olarak ideoloji 41
3. indirgemecilik ve Belirlenme Sorunundan
Kopuş ve ideolojinin Özerkliğinin İlanı:
Emesto Laclau ve Chantal Mouffe 50
4. ideoloji Kavramının Sonu mu? 62
LV. Toplumsalın Söylemselliği ve Anlamın Kuruluşu …69
Toplumsal Pratik Olarak Dil ve
Yapısal Dilbilimin Kuramsal Mirası 73
2. Dil Çözümlemesinden Söylem Çözümlemesine:
Yapısalcılık Sonrası Tartışmalar 88
2.1. Söylem ve Anlamlandırıma Edimi 93
2.2. Söylem ile İdeoloji Kavramları Arasındaki
İlişki ve Söyleme Dışsal Belirleyici Sorunu 104
2.3. Söylemde İktidar ya da İktidarın Söylemselliği 114
2.4. Foucault’da Söylem, İktidar ve Öznenin Oluşumu .. 119
2.5. Söylem ve Gerçeklik Sorunları 123
V. Metin, Yorum ve Yorumsama 129
VI. Bir Değerlendirme: Çözümleme Düzeylerini
Ayrıştırma … ..145
Kaynakça 151
Giriş
Bu çalışmanın amacı ideoloji kavramının tanımlanmasında son yüzyıl içinde ortaya çıkan dönüşümleri, bu dönüşümleri oluşturan kuramsal tartışmaların yoğunlaştığı bazı temel soruları ve yanıtlarını takip ederek yorumlamaya çalışmaktır. Bu bakış açısından bu çalışma, ideoloji kavramını yeniden şekillendiren üç ayrı yaklaşımı, bu yaklaşımların önemli varsayımları ve önde gelen düşünürleri çerçevesinde ele alarak değerlendirecektir. Söz konusu yaklaşımlardan ilki ideolojiyi toplumsal gerçekliğin öznelerin bilincinde bir yanılsama ile oluşan bilgisi, diğer deyişle yanlış bilinç olarak tanımlar. Bu tanım çerçevesinde ideoloji, toplumsal gerçekliğin çarpık ve bozulmuş bir bilgisi oİarak ortaya çıkar. İkinci yaklaşım ideoloji kavramını toplumsal sistemin çatışmalı yapısını bir arada tutan ve esas olarak toplumsal sistemin kendini yeniden üretmesini sağlayan egemen ideoloji olarak ele alır ve bu çerçevede ideoloji kavramı ile hegemonya kavramı arasında kuramsal bir ilişki kurar. Üçüncü yaklaşım ise bütün toplumsal ilişkilerin ancak dil dolayımıyla gerçekleşen pratikler olduğu gerçeğinden hareketle, ideoloji kavramının açıklamaya çalıştığı toplumsal düşünce, değer ve anlamların oluşumunu toplumsal anlamların belirlenmesi /sabitlenmesi olarak, söylem kavramı aracılığıyla ele alır.
(Bu “yaklaşımın”, “ideoloji-algısını” bu denli-kolay ifadelendirmek mümkün değil, gerekçesi daha sonra açıklanacak)
İdeoloji-üzerine “düşünmeye” başlayınca, daha-kafadan insan-denilen şu “açmazla” karşı-karşıya kalıyor, ideoloji-denilenlerin her-birisi, belli-bir “paradigmal-yapıya”, kavramsal-çerçeveye/konsepte sahip-ise, bu durmda, “ideloji-karşısında”, “nerede-durulacaktır”, “nereden-bakılacaktır”. İnsan-denilenler, hayt-dünya şey ve olayları, “ideolojilerinin-belirlediği” bağlamlarda, bu “çer-çeveler” içinde algılıyor-ise, bu durumda, “ideolojiyi-neye göre” algılayacaklardır, ideoloji-incelemeleri için, dış-üst bir “çerçeve mi-kurulmalıdır”. Ö rneğin, bir insan “ideolojik-yaklaşımları”, “çarpık/yanılsamalı” zihin-ürünleri olarak görüyor-ise ve diğer-taraftan, “ideolojiden-kaçınılamıyorsa”, bu insan bu tanımını, “hangi-temle dayandırarak, “onaya-bilme” olanağına sahip olacaktır…
(…)
II. Marx’ın Kuramsal Mirası: Toplumsal Pratik ve İdeoloji İlişikisi
Marx’ın ideoloji kuramına katkısı, düşünce ve bilincin oluşumu üzerindeki tartışmaları insan psikolojisi üzerindeki tartışmalardan toplumsal gelişmenin dinamikleri üzerine kaydırılmasıdır (Dant,1991; 57). Bilincin oluşumunun temellerini insanın toplumsal pratiklerinde arama tezi Marx’ındır ve bu tez ile yanlış bilginin doğru bilgiye dönüştürülmesi sorunu, düşüncenin kendi içinde tartışılma ile elde edilebilecek bir dönüşüm o!arak yorumIanmaktan kurtulmuştur. Toplumsal düşüncedeki yanılsamanın nedeni, idealist felsefenin iddia ettiği gibi, eksik ya da yanlış bilgilenmede değil, insanın toplumsal pratiği ile insanın bilinci arasındaki ilişkinin niteliğinde yalınaktadır. Toplumsal pratik ile insan bilinci arasında kurulan ilişki Marx’ın yazılarında tekil bir açıklama içinde bulunmaz. Bu nedenle Marx’ın konuya ilişkin çeşitli formülasyonları üzerinde durmak gerekir.
Marx’ın, toplumsal bilincin bir tarzı olarak ideoloji üzerinde yürüttüğü tartışmaların önemli bir kısmı onun idealist ve materyalist felsefi yaklaşımlar arasında çizmeye çalıştığı sınır çabalarından kaynaklanır. Marx’ın ele alacağımız önermelerinin hemen hepsi, dönemin bu idealist-materyalist felsefe farklılaşması polemiklerinin izini taşır. Marx’ın üzerinde duracağımız ilk tanımlaması toplumsal bilincin nasıl belirlendiğine ilişkin en genel sınırları çizmektedir:
Kendi tasanmlarının, kendi düşüncelerinin v.b. üreticisi insanlardır, ama gerçek, faaliyet kendi üretici güçlerinin ve bunlara tekabül eden ilişkilerin, alabilecekleri en geniş biçimleri de dahil olmak üzere, belirli bir gelişmesiyle koşullandırılan insanlardır (Marx ve Engels, 1974; 47).
Marx bu tanımlamasında insanın toplumsal bilincinin, hem onun üretken güçleri ve buna denk düşen üretim ilişkilerinin koşulladığı oluşumundan, hem de bu bilincin doğrudan insanın kendisi tarafından üretilmesinden bahsetmektedir. Yani, bu tanım hem nesnel hem öznel belirlenirne atıfta bulunmaktadır. Metnin devamı ise farklı bir tartışmayı gündeme getirir:
Eğer her ideolojide insanlar ve onlann ilişkileri bize camera obscurde’ da imişcesine başaşağı görünüyorsa, bu olay da, tıpkı nesnelerin, gözün ağtabakası üzerindeki tersliğinin onun doğrudan fiziksel yaşam sürecinden ileri gelmesi gibi, onların tarihsel yaşam süreçlerinden ileri gelir (ibid).
Bu tanımlama ise, ideolojinin maddi gerçekliğin tersine dönmüş ifadesi olduğunu söylemektedir. Camera obscura metaforu ile Marx’ın tanımlamaya çalıştığı tersine dönme ilişkisi çoğu zaman ‘yanlış bilinç’ olarak yorumlanmıştır. Aynı zamanda bu tür bir ‘tersine dönme’ metaforu açıkca Hegel’in izlerini taşımaktadır. İnsanın maddi-nesnel gerçeklik içindeki konumunun onun zihninde kamerada tersine dönmüş görüntüye benzer biçiminde oluşumu olarak tanımlamak, doğru bilinç ve yanlış bilinç arasında bir ayrım yapmak anlamına gelmektedir. Öyleyse ideoloji maddi koşulların yansıması değil, farklı olarak bu koşuııarın yanlış bilgisidir. Bu tanımın sonucu, yanlış bilginin kaynağı olan ideoloji ile doğru bilginin kaynağı olan bilimin, birbirini dışlayıcı kavramlar olarak tanımlanmasıdır.’ Marx’ın bu ideoloji tanımının yanlış bilinç olarak algılanması yoğun tartışmalara yol açmıtır. David McLellan’a göre Marx hiçbir metninde ‘yanlış bilinç’ kavramını kullanmaz (McLellan, 1986; 18). Martin Seliger ise bu tanımın Marx’ın en zayıf ve eleştiri gerektiren noktası olduğunu (Seliger, 1979; 33) ileri sürer.
Marx’ın ideoloji kavramıyla ilgili bu tanımlamalarını devam ettirecek olursak yeni boyutların ortaya çıktığını görürüz. Marx, bir başka bağlamda gerçekliğin yansıması olarak ideolojiden bahseder. ideoloji, gerçeklik hakkında bir yanılsama değil, onun bilinç düzeyindeki bir izi, bir görünümüdür.
Gerçek, etkin insandan hareket edilir, onların gerçek yaşam sürecinden hareketle bu yaşam sürecinin ideolojik yansı (reflexes) ve yankılarının (echoes) geliıjimini ortaya koyabiliriz. Ve hatta insan beyninin hayalleri (phantoms) bile deneyselolarak saptanabilen ve maddi temellere dayanan, insanların maddi yaşam süreçlerinden doğan yüceltmelerdir (suıblimates). Bu bakımdan ahlak, din, metafizik ve ideolojinin tüm geri kalanı, aynı şekilde bunlara tekebül eden bilinç şekilleri, derhal bütün özerk görünüşünü yitirirler. Bunların tarihi yoktur; tersine maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirerek, kendilerine özgü olan bu gerçekle birlikte hem düşüncelerini hem de düşüncelerinin ürünlerini değişikliğe uğratan insanların kendileridir. Yaşamı belirleyen bilinç değildir. bilinci’ belirleyen yaşamdır (Marx ve Engels,1974; 47).
İdeolojinin insanın gerçek yaşam pratiği karşısında bir refleks, eko ya da ‘fantom’ olarak tanımlanması yanılsamadan çok yansıma anlamını taşımaktadır: ideolojik olgular maddi koşulların yansıması ile oluşur. Burada
maddi koşullar ile ideolojik olgular arasındaki ilişki tek yönlü bir belirleme ilşkisidir. Gerçek’ olan ile ideolojik olan iki ayrı düzey, hatta karşıtlık olarak ele alınır.
Marx’ın ideoloji tanımlamaları bağlamında ele alabileceğimiz üçüncü bir yaklaşım, kavramı, egemen sınıflar, onların nesnel çıkarları ve bu çıkarları yeniden üretecek düşünceler ile ilişkilendirir. Bu yaklaşıma göre, toplumsal bilincin oluşumu ideoloji ile toplumsal sınıflar arasındaki ilişkinin niteliğine bağlıdır…
Yöneten sınıfın düşünceleri her dönemde yöneten düşüncelerdir, yani toplumun maddi güçlerini yöneten sınıf aynı zamanda entellektüel güçlerini de yönetir. Maddi üretim güçlerini kendi elinde tutan sınıf aynı zamanda zihinsel (mental) üretimi de denetler, yani, bu sayede, genel olarak söylemek gerekirse, zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri de tabi hale gelir (ibid, 64).
Burada Marx egemen sınıfın nesnel çıkarları ile egemen fikirler arasında doğrusal bir ilişki kurar. Çünkü maddi üretim araçİarını kontrol eden egemen sınıf aynı zamanda bu konumunun sağladığı dolayım ile ideolojik aygıtları da kontrol eder. Diğer bir deyişle, egemen sınıfın çıkarlarını temsil eden düşünceler, bu sınıfın yapısal avantajları nedeniyle toplumun egemen düşünceleri haline gelir.
Egemen sınıfın düşüncelerinin egemen düşünceler haline gelebilmesi aynı zamanda egemen sınıfın kendi nesnel çıkarlarını bilen ve kolaylıkla ideolojik olarak tanımlayabilen bir sınıf olarak da kabul edildiğini göstermektedir. Fakat aynı bilinç durumunun yönetilen sınıflar için nasıl olanaksız olduğu çok açık değildir. Aslında burada Marx’ın ifadesi bize ekonomik düzeydeki sınıf konumları ile bu konumların ideolojik düzeyde temsili arasında, en azından egemen sınıflar açısından, herhangi bir uyumsuzluk göstermeyecek düzeyde açık bir ilişki olarak tanımlandığını göstermektedir. Marx’ın bu tanımı çoğu zaman Marksist kuram içinde ideoloji kavramının maddi koşullar ve sınıfsal konumlar tarafından belirlenen bir kavram olarak ele alınmasına yol açmıştır (Therbom, 1980; 9)0 Sınıfsal konumlar ile ideolojik yapılanma arasında bu tür dolaysız ve zorunlu bir tekabüliyet ilişkisinin varsayılması ideoloji kuramları bağlamında en çok tartışılan bir konu olmaya devam etmiştir.
Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı yapıtının önsözünde ideoloji kavramını, farklı bir ifade içinde, altyapı-üstyapı metaforunu kullanarak tanımlar:
o.. Ekonomik temelin değişmiyle geniş, sınırsız üstyapı da az ya da çok bir hızla dönüşüyor Böyle bir dönüşümü değerlendirirken doğa biliminin kesinliği derecesinde belirlenebilen üretimin ekonomik koşullasrının maddi dönüşümü ile insanların çatışmaların bilincine vardıkları ve bunun savaşımını verdikleri hukuki, siyasal, dinsel, estetik ya da felsefi, kısacası bütün ideolojik biçimler arasında daima bir ayrım yapılmalıdır. Bireyin kendi kendine düşündüklerine bağlı olarak ortaya çıkmadığını bildiğimize göre böyle bir dönüşüm sürecini de (bireyin) kendi bilincine dayanarak yargılayamayız; tersine, bu bilinç maddi yaşamın çelişkilerinden çıkılarak açıklanmalıdır (Marx, 1973; 182).
Bu ifadede Marx ideolojiyi, üretimin ekonomik koşullarının maddi dönüşümüne paralel olarak açıklanabilecek, insanların yaşadıkları çelişkilerin bilincine vardıkları ve bu bilincin yarattığı bir ‘mücadele’ içinde konumlandıkları alan olarak tanımlamaktadır. İdeolojinin, bireylerin kişisel kanaatleri olarak değil, maddi yaşamın çelişkilerinin oluşturduğu toplumsal bilinç olarak kavranması söz konusudur. Bu önermelerin yarattığı tartışmaların ilki, Marx’ın ideolojiyi açıklamakta kullandığı altyapı-üstyapı metaforunun yarattığı sorunlar üzerinedir.
Bu metaforik açıklama, Marx sonrası dönemde büyük ölçüde üstyapısal formların ekonomik yapının bir yansıması olduğunu söylemekten başka bir işe yaramadığı için geliştirilmekten çok yok olmeye terk edilmiş bir önerme haline dönüşmüştür. İkinci olarak, ideolojinin Marx tarafından, bireylerin maddi yaşam koşulları içinde yaşadıkları çelişkilere ilişkin oluşturdukları toplumsal bilinç ve bu bilince ait bir mücadele alanı olarak tanımlanması, toplumsal çalışmaların öznel bilinçler ile ilişkisi sorununu gündeme getirmektedir.
İdeolojinin maddi koşullar temelindeki çelişkilerin bir ürünü olarak ve bir mücadele içindeki öznenin kendi konumunun farkına varma bilinci olarak tanımı Marx’ dan sonraki ideoloji kuramlarına önemli etkide bulunan bir önerme olmuştur. Özellikle Gramsci aracılığıyla, sınıf mücadelesi kavramı çerçevesinde yeniden açımlanarak geliştirilmiştir. Son olarak ise, Marx’ın bu ifadeleri ideoloji ile bilgi (manhksal, rasyonel düşünme sonucu elde edilen bilgi) arasındaki ayrıma dikkati çekmektedir. İdeoloji ile bilgi (bilim) arasındaki ayrıma ilişkin tarlışmalar ise esas olarak bu çalışmanın sınırları dışında tutulmuştur.
Popularity: unranked [?]
Cevap Yaz!
You must be logged in to post a comment.