Kapat !
Shakespeare ve Marx | Sevgiadası
Ana Sayfa » Felsefe, Paylaşım

Shakespeare ve Marx

7 Ağustos 2008 No Comment
Bunu Paylas

Shakespeare ve Marx

William Shakespeare, hem araştırmacılar hem okurlar bakımından bitip tükenmez bir konu.

Yeni bir insanlık durumunun ayak seslerinin duyulmaya başladığı Rönesans çağının bu tartışmasız en büyük yazarı, belki de tam modernliğin şafağında durduğu, yani bir değişim döneminin iki yakasına, karmaşık geçmişe ve belirsiz geleceğe basiretle bakabildiği için eskimek bilmiyor ve yazdığı zamanlardan bugüne dek, hep yeniden ve heyecanla okunuyor, izleniyor.

Yalnızca yazarın anadilini konuşan Anglo-sakson evrende değil, tüm dünyada ne kadar etkili olduğunu göstermek için tek bir örnek vermek yeterli olur:

1984 yılında beş Avrupa ülkesinin önde gelen beş gazetesi Lire, El Pais, La Stampa, Die Zeit ve The Times okurlarına gelmiş geçmiş en önemli Avrupalı yazarın kim olduğunu sordular. Fransızlar, İspanyollar, İtalyanlar ve Almanlardan gelen yanıt çok netti: Willliam Shakespeare. Yalnızca İngilizler’in yanıtı Dante Alighieri oldu; anketin kuralları gereği soruyu yanıtlayanlar kendi ulusal edebiyat geleneklerine ait bir yazar adı veremiyorlardı.

Dünya üzerinde birçok yazar etrafında, kitaplarının baskılarından, uyarlamalarından, yorumlanmalarından, eleştirilerinden ve hatta belirgin izlekler oluşturabildikleri ölçüde plastik sanat ürünlerinden ve tüm bunları üretenlerden meydana gelen bir endüstri oluşmuştur.

Edebi ürünler veren hiçbir yazarın çevresinde oluşan bu tip bir endüstri, Shakespeare etrafında oluşan kadar geniş ve verimli değildir.

Kapsam, edebiyat dışına genişletilirse Shakespeare’e rakip olabilecek tek bir kişi bulunabilir sadece: Kendisi de gençliğinde edebiyatı deneyip vazgeçmiş olan Karl Marx.

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir kitap, başlığında bu iki yazarı bir araya getiriyor. İngiliz Shakespeare araştırmacısı Gabriel Egan’ın Shakespeare ve Marx’ta yaptığı tam olarak, bu iki endüstrinin kesişim alanını incelemek: Kitap, Marx’ın toplum kuramı üzerine temellenen kültür ve edebiyat eleştirisi geleneklerinin, akımlarının Shakespeare’i nasıl yorumladıklarını ele alıyor:

“Feminizm, yeni tarihselcilik, kültürel maddecilik, sömürgecilik sonrası kuram ve kaçıklık kuramı, tümü, kültürel üretimle ilgili, izleri Marx’a kadar götürülebilen düşüncelerden yararlanır ve her birinin, Rönesans edebi incelemeleriyle özel bir ilişkisi vardır. Buna rağmen, Shakespeare’le ilgili eserlerde Marx’ın ana düşünceleri pek açıklanmaz; hatta bazı yerlerde yersiz oldukları bile iddia edilir. Bu kitap, Marksizmin geçmişteki ve şimdiki nüfuzunu Shakespeareciler’e açıklamayı ve siyasal bağlanımlı edebiyat ve drama eleştirisi ile kültürel çözümlemenin geleceğinde ne şekilde bir rol oynayabileceğini göstermeyi amaçlıyor.”

Kitabı güçlü kılan bir özelliği, günümüzde entelektüel hayatı biçimlendirmeye devam eden birçok kültürel ve siyasi nitelikli birçok düşünce akımına yer verirken, bunların edebiyat incelemeleri konusunda ortaya koyduklarını, Shakespeare’den verilen örneklerle ve yazarın oyunlarının çözümlemeleriyle ortaya koyması.

Egan, bu akımlar hakkında bilgi verirken kolaycılığa kaçmamış ve okurun kitap dışında bir kaynağa başvurmasını mümkün olduğunca az gerektirecek biçimde yazmış.

Öte yandan, aslında Shakespeare’in oyunlarının büyük bir bölümünün başından sonuna bilindiği İngilizce konuşan dünya için hazırlanmış kitabın özgün baskısında, çözümlemesi yapılan oyunlar hakkında genel bilgi bulunmuyor. Bu açığı da kitabın Türkiye’deki yayımcısı kapatmış ve sadece çözümlemelere ayrılmış 4. bölümdeki oyunların tümünün özetlerini kitabın sonunda okurlara sunmuş.

Avrupa siyasetinde etkin duruma geldiğinden beri, Marksizmin hayatın maddi üretimini dolaysızca ilgilendirmeyen pratikler hakkında ortaya koydukları, özellikle kültürle ilişkili kavrayışı/ kavrayışları uzun soluklu tartışmaların konusu olmuştur.

Günümüzde hemen hiçbir Marksist, Marx’ın sadece çok genel bir şema oluşturmak amacıyla kurduğu altyapı/üstyapı metaforunu kültür kavrayışının temeli olarak benimsemez.

Bir Marksist olarak Gabriel Egan da, kitabın ilk bölümünde Marx’ın kuramının özellikle kültürü ilgilendiren bölümünü başarılı bir biçimde özetlerken bu gerçeğin altını çizmiş ve özellikle Marx’ın ideoloji kavrayışındaki boşluklara ve bunların kültür eleştirisi açısından sonuçlarına değinmiş.

Maddeci kültür eleştirisinin kaynaklarına dair burada yer verilen anlatı sadece Shakespeare’in yorumlanması için değil, kültürün herhangi bir alanında girişilecek eleştiri etkinlikleri için de kolayca anlaşılır bir taban sunuyor. Bu bölümün girişi olarak kaleme alınmış ve bölümde tartışılan meselelerin hepsi için bir örnek ve kılavuz oluşturan II. Henry oyununun çözümlemesi bu bölümde okumayı hayli zevkli kılıyor (Shakespeare, Marx, Üretim ve Düşünceler Dünyası başlıklı bölüm, s. 15-64).

Aslında kitabın akıcılığını artıran ve okurun ilgisini diri kılan yönü, Shakespeare’e yönelik merakı sürekli olarak kamçılayan bu tür çözümlemeler ve örnekler.

Sonraki iki bölümü ayıran, tarihsel bir dönüm noktası var. Siyaset, kültür ve ideolojiyi birlikte düşünmeye girişmiş birçok yazar (örneğin H. Lefebvre, I. Wallerstein, A. Negri, P. Bourdieu, M. Featherstone) gibi Gabriel Egan da, 1968 olaylarının kapitalizm içinde bir kültürel kırılma noktasını temsil ettiğini düşünüyor ve Marksist düşünüşün Shakespeare incelemeleri üzerindeki etkilerini “1968’den Önce” ve 1968’den Sonra” olmak üzere iki bölüme ayırıyor.

Egan, Bernard Shaw’un kaba ve genelde sınıfsal önyargılara bağlı Shakespeare yorumunu, Bertolt Brecht’in Shakespeare’in oyunlarında saptadığı yabancılaşma efektlerini ve onun tarihsel dönüşüm konusundaki kavrayışına duyduğu hayranlığı “1968’den Önce Marx’ın Shakespeare İncelemeleri Üzerindeki Etkisi” bölümünde aktarıyor. Aynı bölüm, Shakespeare incelemelerinin doğal beşiği İngiltere’de, Stalinizmin etkisinin arttığı yıllarda ortaya çıkan ‘diyalektik Marksist’ anlayışa bağlı gelişmeleri eleştirel bir tarzla sunuyor.

1968 sonrası maddeci edebiyat eleştirisine ayrılan bölümde, yeni toplumsal hareketlerin sürekli gündemde tuttuğu kimlik sorunları, feminizm, toplumsal cinsiyet meseleleriyle, toplum kuramına yön vermiş yapısalcılık ve yapısalcılık sonrası düşünce akımlarına ve bunların Shakespeare’in kavranışında meydana getirdikleri değişikliklere değinilmiş.

Dördüncü bölüm, kuşkusuz kitabın en zevkli kısmı. Egan, burada önceki bölümlerde aktardığı bütün bir maddeci eleştiri tarihinden devşirdiği kavramlarla, Shakespeare’in çağları aşan evrenselliğini sergiliyor. Egan, bu bölümde Venedik Taciri, Atinalı Timon, Kral Lear, Hamlet, Yanlışlıklar Komedyası ve Kış Masalı oyunlarını, mülkiyet, mübadele, sınıf, sınıf çatışması, statü, eşitlik, kimlik, ve temsil gibi konu ve sorunsallar üzerinden çözümlemiş. Bu okuma, maddeci eleştirinin sürdürdüğümüz yaşamları anlamak için kültürden çıkarsayabileceklerine ilişkin bir gövde gösterisi değil yalnızca; aynı zamanda nitelikli sanat ürününün hangi dönemde üretilirse üretilsin insan ruhuna başka bir kaynaktan sağlanamayacak bir enerji sunduğunun ve yüzyıllarca sonra bile hep yeniden bir keşif duygusu verdiğinin göstergesi.

Shakespeare ve Marx’ın sonuç bölümünde Shakespeare oyunlarından kültürün yayılışını ve yeniden üretimini açıklayan yeni bir kurama ve radikal toplumsal dönüşüm olanaklarını bir etkileşimsel bir oyun kuramı üzerinden soruşturmaya doğru açılıyor.

Zamanımızın en önemli evrim biyoloğu Richard Dawkins’in genetik biliminden esinlenerek geliştirdiği ‘memetik kuramı’na dayanan Egan, ‘Shakespeare memi’nin yayılışını ve kalıcılaşmasını ele alıyor. Yazar, kitabını, ‘mahkum açmazı’ olarak bilinen bir oyundan türettiği, toplumsal istikrar ve değişime yönelik genel eğilimlere değindiği bir bölümle bitiriyor.

Popularity: unranked [?]

Benzer Yazılar

Cevap Yaz!

You must be logged in to post a comment.