Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Albert Bierstadt kimdir – hayatı ve eserleri

Albert Bierstadt kimdir – hayatı ve eserleri

 

Albert Bierstadt (Haziran 8, 1830 – Şubat 18, 1902) Amerika’nın batısını resmettiği büyük manzara resimleri ile tanınan Alman – Amerikan ressamdır. Resimlerinde bu temaları işleyebilmek için birçok seyahatler yaptı. Eserlerinde bu yerleri kaydeden ilk sanatçılardan olmasada, 19.yüzyıl manzaralarını hatırlatan önde gelen ressamlardandır.

Bierstadt bir akademi olmayan ancak benzer düşüncede ressamların birarada olduğu Hudson River Okulu (Hudson River School) üyesiydi. Hudson River stili dikkatlice detaylandırılmış, romantik ve ışığın son derece iyi kullanıldığı bir şekilde gelişti. Manzara resimlerinin bu şekilde detaylı ışıklandırılması ise “luminism” adını alır.

Bierstadt Solingen Almanya’da doğdu. 1833 senesinde ailesi ile birlikte New Bedford, Massachusetts’e taşındı. 1853 ile 1857 yılları arasında Düsseldorf Almanya’da Düsseldorf okulunda resim dersleri aldı. Tamamen resim yapmaya başlamadan önce uzun bir süre desen ve resim dersleri vermiştir.

İlk olarak New England ve New York’da resim yapmaya başlamıştır. 1859 yılında Amerikan hükümeti için çalışan arazi mühendisi Frederick W. Lander ile ülkenin batısına seyahat etmiş ve daha sonra bitmiş resimler haline gelecek birçok taslak çizim ile dönmüştür. 1863 senesinde daha sonra karısı ile evleneceği gazeteci – yazar Fitz Hugh Ludlow ile tekrar batıya seyahat etmiştir. Kariyeri boyunca Amerika’nın batısına seyahatleri sürmüştür.

Tabloları hatırı sayılır fiyatlara satılmış olsada, Bierstadt gününün sanat eleştirmenleri tarafından çok da itibar görmemiştir. Alışılmamış bir şekilde çok büyük tuvaller kullanması onun egosantrik düşkünlüğü olarak görülmüş, sergilerde çağdaşlarının yaptığı resimler onun resimleri yanında cüce resimler olarak kalmıştır. Konu seçimlerinde romantizm’in apaçık olması ve ışık kullanımı çağdaş eleştirmenler tarafından aşırı olarak yorumlanmıştır. Resimlerinde sis, bulut ve buğu gibi atmosforik öğeleri vurgulamış ve eselerini bu öğelerle şiddetlendirerek bütünlemiştir. Bierstadt resimlerindeki huşuyu arttırmak için kimi zaman detayları farklı yorumlamıştır. Kullandığı renkler de çoğu zaman gerçek renkler değildir. Resimlerini kendi inandığı şekilde boyamıştır. Su, ultramarine; bitki örtüsü gür yeşildir. Ön plandan arka plana doğru giden değişim oldukça dramatiktir ve orta plan uzaklığı denen şey neredeyse yoktur.

Bütün bunlara rağmen resimleri oldukça popülerdir. Çok üretken bir sanatçıdır ve ölümüne kadar 4000 adete yakın resim yapmıştır. Bunların arasından ancak 500 tanesi günümüze ulaşabilmiştir. Birçok resmi Amerika’daki müzelere dağılmış durumdadır. Ticari amaçlı print ve posterlerine günümüzde de sıkça rastlanır. Orjinal eserleri nadir olarak açık arttırmalarda görülür ve fiyatları sürekli yükselim trendi gösterir.

Sanatçı yine bir ressam olan William Bliss Baker’dan etkilenmiştir.

 

kaynak:http://www.artimetre.com/2009/06/29/albert-bierstadt-biyografi-alman-asilli-amerikali-ressam-1830-1902/

19 Kasım 2012
Okunma
bosluk

Andrey Tarkovski Kimdir – Bir Sanatçının Portresi

Andrey Tarkovski Kimdir – Bir Sanatçının Portresi

 

Andrey Arsenyeviç Tarkovski 



(4 Nisan 1932 – 29 Aralık 1986), Rus film yönetmeni, yazar ve aktör. Sinema tarihinin önemli yönetmenlerinden biridir. Sergei Paradzhanov'la birlikte Glasnost öncesi kuşağın en iyi yönetmeni olarak kabul edilir.

 



Biyografisi 



4 Nisan 1932 tarihinde, şu anda Beyaz Rusya sınırları içindeki Ivanono'nun Zavraje bölgesinde doğdu.



Sergei Eisenstein'den sonra adı en çok duyulan Rus sinemacılardan biri olan Andrei Tarkovsky ( Ünlü şair Arseniy Tarkovsky'nin oğlu ), VGIK Sovyet Film Okulu'na girmeden önce müzik ve Arapça eğitimi aldı. VGIK'te saygın yönetmen Mikhail Romm'un öğrencisi oldu. Romm öğrencilerini bireysel yeneteklerini geliştirmek yolunda teşvik eden bir entelektüeldi.







Tarkovsky uluslararası sinema arenasında, ilk uzun metrajlı yapımı olan Ivanovo detstvo (İvan'ın Çocukluğu – 1962) ile dikkatleri üzerine çekti ve Venedik Film Festivali`nde büyük ödül kazandı. On iki yaşında bir casusun hikayesini anlatan bu ödüllü film, ikinci yapımı için otoritelerde büyük bir beklenti oluşturdu.



İkinci filmi Andrei Rublyov (Andrey Rublev – 1969 ), 1971 yılına kadar Sovyet yetkililerce yasaklanmış olarak kaldı. Cannes Film Festivali dahilinde, ödül almaması için kasıtlı olarak festivalin son günü sabah saat 4:00'de gösterilmesine rağmen bir ödül kazanmayı başardı. 1972 yılında gelen, ünlü bilim kurgu yazarı Stanislav Lem'in aynı adlı romanından uyarlanan Solyaris (Solaris), Stanley Kubrick'in 2001: Bir Uzay Destanına Sovyetlerin cevabı olarak görüldü ancak Tarkovsky bunu hiçbir zaman kabul etmedi. Solaris gezegeninin yörüngesindeki bir uzay istasyonunda yaşanan doğaüstü olayların ve insanların hayalleri ve vicdan muhasebeleri üzerine derin bir gerilim-bilim kurgu filmi olan Solaris, diğer yapıtlarına göre daha rahat bir şekilde seyirciyle buluştu ancak 1975 yılında çektiği Zerkalo ( Ayna ) ile tekrar Resmi Engellere takıldı. Tarkovsky'nin kendi çocukluğundan kalma bazı anıları ile, kırklı yaşların sonundaki bir adamın çocukluğu, annesi ve savaş ile ilgili anılarında Sovyet halkına farklı bir bakış açısı sunan bu film yine pek çok resmi otorite tarafından yasaklanması gereken bir film olarak görüldü.



Bir sonraki film Stalker (İz Sürücü – 1979), ilk versiyonun bir laboratuar kazası ile ile yok olmasından sonra, çok düşük bir bütçe ile yeniden çekilmek zorunda kaldı. Tarkovsky sinemasının belirgin özelliklerinden olan ağır ve uzun planların, özenli kompozisyonların, derin anlamlar içeren diyalogların en güzel şekilde kullanıldığı bu filmi takip eden ve resmi makamların izni ile İtalya'da çekilen Nostalghia (Nostalji – 1983) Andrei Tarkovsky'nin sıla özlemini dışa vurduğu ve sürgünde çevirdiği ilk filmidir. Son filmi Offret (Kurban – 1986)'in çekimlerini İsveç'te, Ingmar Bergman'ın ekibi ile tamamladı. Aynı sene Cannes Film Festivali'nde tam dört ödül alarak festivale damgasını vurdu. 28 Aralık 1986 tarihinde, Paris'te akciğer kanseri sebebiyle hayata veda etti.



1990 yılında "sinema sanatına olağanüstü katkısı, evrensel insani değerleri ve hümanist düşünceleri olumlayan yenilikçi filmleri" nedeniyle Tarkovsky'ye Lenin Ödülü verildi.





Sovyet yönetiminin tutumu 

Her ne kadar Tarkovsky'nin kendi mektuplarında, ya da yakın çevresinin tanıklığında Tarkovsky Sovyet ideolojisinin bir "kurbanı" olarak görülse de, bu durumun Glasnost'un yarattığı politik atmosferle ilgisi olduğu da düşünülebilir. Her ne kadar sistem tarafından kendisine ayrıcalık verilmemişse de, Alexander Askodlov ya da Kira Muratova gibi filmleri yasaklanan yönetmenler gibi baskı görmemiş, ya da Sergei Parazdhanov gibi yargılanıp, hapsedilmemiştir. 1970'lerdeki işsizlik zamanında bile filmler planlamaya, senaryo yazmaya ve hatta 1977'de Hamlet'i sahneye koymaya fırsat bulmuştur.



Johnson ve Petrie ,Tarkovsky'nin günlüğündeki bir tutarsızlıktan söz ederler. Roma'da bulunduğu dönemde günlüğüne yazdığı kimi sayfalarda Tarkovsky gerek Mosfilm stüdyolarındaki, gerekse de genel olarak Goskino'daki bürokratlardan yakınır, film çekiminin bütün adımlarının ne kadar güç olduğundan bahseder, filmlerinin festivallere yeterince gönderilmediğinden ve özellikle de Zerkalo ve Stalker'in Cannes'da resmi olarak engellenmesini acı bulduğunu bildirir. Bununla birlikte yine Tarkovsky'nin günlüğünde Fransa'ya, birçok kere İtalya'ya, İsviçre'ye, İsveç'e ve başka ülkelere genellikle festivallere katılmak üzere yaptığı ve genellikle parti çizgisindeki yönetmenler için mümkün olan gezilerden bahsedilir. Aynı sıralarda Paradzhanov hapistedir. Filmleri Andrey Rublev hariç tamamlandıktan çok kısa bir süre sonra gösterime girmiştir. Filmleri Tarkovsky'nin dilediği gibi birçok festivalde yer alamadıysa da, Tarkovsky'nin günlüğünde belirttiği üzere, 1980 Mart ayı itibariyle 26 tane ödül kazanmıştır. Johnson ve Petrie bu çelişkiyi yorumlarken bazı yazarların iddia ettiği gibi Tarkovsky'nin "Goskino'nun gözdesi" olmadığını vurgularlar. Bununla birlikte ulaştığı uluslararası başarının ister istemez yönetim tarafından bir saygı görmesine yol açtığını ve bu uluslararası ünün, yönetmenin sorunlarını popülerleştirmekte yardımcı olduğunu belirtirler.





Filmleri 



Kurban Offret – Sacrificatio (1986) 

Tempo di viaggio (1983) 

Nostalji – Nostalghia (1983) 

İz Sürücü – Stalker (1979) 

Ayna – Zerkalo (1975) 

Solaris – Solyaris (1972) 

Andrey Rublev – Andrei Rublyov (1969) 

İvan'ın Çocukluğu – Ivanovo Detstvo (1962) 

Silindir ve Keman – Katok i Skripka (1960) 

Bugün Kimse İşten Çıkarılmayacak – Segodnya uvolneniya ne budet (1959) 

Konsantre – Kontsentrat  

Katiller – Ubijtsi 





Kitapları Mühürlenmiş Zaman 





"İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, 

hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. 

Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir." 



………………………………………….. .Andrei TARKOVSKİ 





TARKOVSKİ İLE FİLMLERİ ÜZERİNE 







IVAN'IN ÇOCUKLUĞU (IVANOVA DESTYO), 1962



- Nereden aklınıza geldi ilk filminiz "İvan'ın Çocukluğu" nun konusu? 



– TARKOVSKİ: Biraz tuhaf bir hikayesi var bu filmin. Mosfilm stüdyoları filmin yapımına başka bir ekiple başlamıştı. Filmin yarısından fazlası bu ekiple çekildi, paranın yarısı harcandı ama sonuç öylesine kötüydü ki, yapımcı firma filmin çekimini durdurmak zorunda kaldı ve yeni bir yönetmen aramaya başladı. Önce isim yapmış yönetmenlere başvuruldu, sonra daha az tanınmışlara. Hepsi de bu yarım filmi devralmayı reddetti. Bana gelince VGIK Sinema Okulu'ndan yeni mezun olmuş, diploma filmim " Le Rouleau Compresseur et le Violon" u bitirmeye çalışıyordum. Öneriyi kabul etmeden önce bir çok şart ileri sürdüm. Senaryoyu yeniden yazmak, bunun için de senaryonun esinlendiği Vladimir Bogolomov'un hikayesini yeniden okumak istiyordum. Daha önce çekilen ve hepsi bir metreyi geçmeyen kısmın hiç çekilmemiş gibi kabul edilmesini ve her şeye sıfırdan başlamak için tüm oyuncularla, teknik ekibin degiştirilmesini istedim. Bana " Tamam ama paranın da yarısını alacaksınız " denildi. Ben de "Eğer bana beyaz kart verirseniz yarım bütçeyle de çalışırım" diye cevap verdim ve film böylece çekildi. 



– O halde konu seçimini bir yana bırakırsak "İvan'ın Çocukluğu" tamamıyla Andrei Tarkovski'den doğdu. 



– TARKOVSKİ: Evet 



– Ama bu konu aynı zaman da size de çok yakın.Genç İvan savaş yıllarında sizinle aynı yaşta. 



– TARKOVSKİ: Benim çocukluğum savaşı bir yetişkin ve bir savaşçı olarak yaşayan İvan'ınkinden çok farklı. Buna rağmen benim yaşıtlarımda oldukça güç bir dönem yaşadılar. Andrei Tarkovski ile İvan'ı birbirine bağlayan şey yalnızca İvan'la bu kuşağın tüm genç Rusları arasındaki yaşanmış acıyı anımsatmaktan ibaret. 



– Film, 1962 yılında Venedik'te gösterildiği zaman, savaş üzerine derin bir refleksiyon olarak algılandı. 



– TARKOVSKİ: Film iyi karşılandı ama eleştiri düzeyinde tamamen anlaşılmaz olarak kaldı. Herkes, tarihi, hikayeyi filmin karekterlerini yorumladı. Oysa ki söz konusu olan, daha çok, genç bir yönetmenin ilk yapıtıydı. Yani tarih görüşümün değil, dünya görüşümün anlaşılabileceği şiirsel bir eserdi söz konusu olan. Mesela Sartre, filmi İtalyan solundan gelen eleştirilere karşı coşkuyla savundu, ama tamamen felsefi bir açıdan. Bu benim için geçerli bir savunma değildi. İdeolojik değil sanatsal bir savunma arıyordum. Bir filozof değil sanatçıyım. Ayrıca bu savunma tamamen gereksizdi. Filmi kendi öz felsefi değerleri ile yorumlamaya girişiyordu ve ben, sanatçı Andrei Tarkovski, bir kenara konmuştum. Sanki yalnızca Sartre'dan konuşuluyordu, sanatçıdan değil. 



– Sartre'ın film üzerine yaptığı yorum – Savaşın canavarlar, sonunda yiyip bitireceği kahramanlar ürettiği – sizin yorumunuzla aynı değil mi? 



– TARKOVSKİ: Karşı çıktığım yorum değil. Bu görüşe tamamen katılıyorum. Savaş kurban kahramanlar üretir. Savaşın kazananı olmaz. Bir savaşı kazandığımız anda onu aynı zamanda kaybederiz. Karşı çıktığım yorum değil, polemiğin çerçevesi. Düşünceler ve değerler öne çıkarılmış, sanatçı ve sanatı unutulmuş. 







ANDREİ RUBLEV, 1966



- Nasıl doğdu "Andrei Rublev"? 



– TARKOVSKİ: Bir alşam Konçalovski ve diğer bir dostumla masa başında tartışıyorduk. Bu dostumuz "Niçin Rublev üzerine bir film yapmıyoruz? Ben oyuncuyum, Roublev rolunu de pekala oynayabilirim. Eski Rusya, ikonlar çok güzel bir konu olur" diye önerdi. İşin başında, bu fikir bana gerçekleştirilemez, hatta berbat, benim dünyamdan çok uzak gibi göründü. Bununla birlikte ertesi gün filmi yapmaya karar vermiştim. Andrei Konçalovski ile çalışmaya başladık. Ne mutlu ki, Roublev'in yaşamı üzerine çok az şey biliyorduk. Bu bize büyük bir eylem özgürlüğü tanıdı. 



– Vladimir'in çantasından, Çan'ın yapımına kadar bütün epizodlar sizin tarafınızdan mı seçilip tasarlandı? 



– TARKOVSKİ: Bütün bunlar uyduruldu. Ama bu yeniden yaratımdan önce varolan tüm belgeler tarandı. Bir anlamda Andrei Rublev'in yaşamını elimmizdeki tarihi belgelerin ışığında yeniden keşfettik. 



– Böylece son derece kişisel bir film oldu… 



– TARKOVSKİ: Kişisel olmayan bir film yapılabileceğine inanmıyorum. 



– Filmin ana sorunu, hastalanan sanatçının yaratımdan vazgeçmesi, bir Tarkovski düşüncesi mi? 



– TARKOVSKİ: Elbette, aslında bir kaç ikon dışında Rouublev üzerine hiç bir belgemiz yoktu. Ama Roublev'in kariyerinde bir boşluk, yaratımsız geçen önemli bir dönem olduğu biliniyor. Bu dönemi bir reddiye olarak yorumladım. Ama mesela, Roublev'in bu dönemde Venedik'te olduğunu ispatlayan bir başka yorum çıkarsa ne şaşırırım ne de şok olurum. Belki de Vladimir Katedral'inin yıkılması onu hiç sarsmadı. Ben bir Roublev yarattım ama başka yorumları da kabul ederim. 



– Andrei Roublev kötülüğe maruz kalan bir dunyada sanatın meşruiyeti üzerine bir film. Kötülük sürekli iş başındayken güzeli yaratma tutkusu niye? 



– TARKOVSKİ: Kötülük ne kadar artarsa güzeli yaratma nedenide bir o kadar artacak. Şüphesiz daha güç olacak, ama daha da gerekli. 



– Tabi bunun alelade bir sanat olmaması koşuluyla. 



– TARKOVSKİ: Ne demek alelade bir sanat olmaması? 



– Tanrının dünya projesi ile uygun düşen sanat. 



– TARKOVSKİ: İnsan varolduğu sürece yaratma eğilimi de var olacaktır. İnsan kendini insan olarak hissettiği sürece bir şeyler yaratmaya girişecektir. İşte onu yaratıcısına bağlayan şey burada. Nedir yaratım? Neye yarar sanat? Bu sorgulamanın cevabı şu formülde yatıyor: Sanat bir yakarıştır. Bu her şeyi anlatıyor. İnsan sanat aracılığı ile umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entellektüel analiz olabilirler. Picassonun tüm eserleri bu entellektüel analiz üzerine kurulmuştur. Picasso dünyayı kendi analizi, kendi entellektüel yeniden yapılanması adına boyar. Adının tüm prestijine rağmen itiraf etmeliyim ki sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum. 



– Dünyanın bir anlamı olduğunu öne süren sanattan başka sanat yok mu sizce? 



– TARKOVSKİ: Tekrarlıyorum, sanat bir yakarma, bir dua biçimidir ve insan yalnızca duasıyla yaşar. 



– Birçok insan "Andrei Roublev"de bugünün Sovyetler Birliği'ne, Rusya'nın geçmişte ki manevi yaratıcılığını yeniden bulabilmesi için gönderilen mesajlar olduğunu düşünüyor. 



– TARKOVSKİ: Bu mümkün ama benim problemim değil. Bugünün Rusya'sına mesaj göndermiyorum. Zaten hiçbir Rusa hiçbir şey söylemek istemiyorum artık. "Halkıma demek isterim ki… Bütün dünyaya derim ki…" türünden peygambervari erdemler artık beni ilgilendirmiyor. Ben bir peygamber değilim. Tanrının şair olma olanağını, bir katedraldeki inananlardan farklı bir biçimde, yakarma olanağını verdiği bir insanım. Bundan başka ne bir şey söyleyebilirim ne de söylemek istiyorum. Eğer Batı toplumu benim fimlerimde Rus halkına yönelik mesajlar buluyorsa, bu iki halk arasında halledilecek bir problemdir. Benim problemim değil. Benim bir tek kaygım var; Çalışmak, sadece çalışmak. 







SOLARİS, 1972



- Solaris gezegeninde Kelvin otuz yıl önce ölmüş karısına kavuşuyor. Bu, gerçekleşmesi imkansız bir olay aracılığıyla Tarkovski tarafından anlatılan tek aşk hikayesi mi? 



– TARKOVSKİ: Aşk hikayesi filmin yalnızca bir yönü. Belki de Kelvin'in Solaris'te bir tek amacı var: Başkasına duyulan aşkın yaşamak için vazgeçilmez olduğunu göstermek. Aşksız bir insan, insan değildir. 









– Ama başında bir bilim-kurgu hikayesine benzeyen bu macera aslında tinsel bir macera. 



– TARKOVSKİ: Daha çok bir insanın başına vicdanen gelmiş bir macera. Stanislav Lem'in romanından esinlenerek bu filmi yapmak istedim. Gerçek bir uzay yolculuğu yapmadan… Şüphesiz gerçek bir uzay yolculuğu yapmak daha ilginç olacaktı, Ama Lem aynı fikirde değildi. 



– Bu evren, daha sonra Stalker Zonu, bir çile metaforu değil mi? Yani yalnızca tek bir arzuya sahip olduğumuz bir yer: Kendini değiştirmek. 



– TARKOVSKİ: Hayatın çilesiz olsa bile bu tanımı ortaya çıkardığını düşünüyorum; Değişmek. İnsan hayatı yalnızca bu değişimi hedefliyor. Çile bize daha çok, sakin olmak, acılarımızı dindirmek için gerekli. 







AYNA (ZERKALO), 1974 



- Fransızlar için "Ayna" Proust'un, belleğin dünyasını çağrıştırıyor. 



– TARKOVSKİ: Proust için zaman zamandan öte bir şey. Bir Rus içinse bu bir problem değil. Proust için daha çok yayılmak, açılmak sözkonusu. Biz Ruslarsa kendimizi korumak zorundayız. Rusya'da çocukluk anıları, geçmişle hesaplaşmak, pişmanlık üzerine yoğunlaşmış çok güçlü bir edebiyat geleneği vardır. 



– "Ayna"da bu gelenekten mi? 



– TARKOVSKİ: Evet, zaten bu film Rus seyircisi arasında birçok tartışmaya yol açtı. Bir gün filmin gösteriminden sonra, halka açık olarak düzenlenen tartışma iyice uzamıştı. Gece yarısından sonra salonu temizlemekle görevli temizlikçi kadın geldi ve artık salonu boşaltmamızı istedi. Filmi daha önce görmüştü ve tartışmanın niye bu kadar uzun sürdüğünü anlamıyordu. Bize, " Aslında herşey çok basit: Birisi hasta düşer ve ölümden korkmaya başlar. Birden başkalarına yaptığı kötülükleri hatırlar. Özür dilemek, kendini afettirmek ister" dedi. Bu basit kadınn herşeyi anlamış, filmdeki pişmanlığı kavramıştı. Ruslar içinde bulundukları zamanı yaşarlar. Edebiyat da yalnızca bu zamanla yapılır ve basit insanlar bunu çok iyi anlar. "Ayna" bu anlamda biraz da Rusların öyküsüdür. Pişmanlıklarının öyküsü. Salondaki eleştirmenler filmden hiçbirşey anlamadıkları halde, ilköğrenimini bile bitirmemiş bu kadın bize kendi gerçeğini, Rus halkının pişmanlığı gerçeğini söylüyordu. 







STALKER, 1979 



- Kimdir Stalker, bu gizemli karakter? 



– TARKOVSKİ: Film, manevi değerleri için bir şövalye gibi savaşan bir insanı anlatıyor. Filmin kahramanı Stalker, edebiyatın "idealist" tipleri olarak bildiğimiz Don Kişot ya da Prens Mişkin ile aynı yörüngeye oturur. Ve idealist oldukları için gerçek hayattaki tüm savaşları kaybederler. 



– İsa türünden karakterlerden bahsedilebilir mi? 



– TARKOVSKİ: Benim için zayıfın gücünü dile getiren karakterler. Film bu sayede insanın kendi yarattığı güce bağımlılığını da anlatıyor. Güç sonunda insanı yok ediyor ve zayıflık tek güç olarak kalıyor. 



– Zayıfın bu gücünü duyması için insanın ne yapması gerekiyor? 



– TARKOVSKİ: Önemli olan bu değil. Bir inanç adamının eylemleri düşünülmüş ve akıllıca olmak bir yana son derece absürd olabilir. "Gülünç", "Yersiz" eylemler maneviyatın yüksek bir şeklidir. 



– Karşılıksız, nedensiz yapılan eylemler bir anlamda. 



– TARKOVSKİ: Evet ama bununla beraber bu eylemler nedensizlik adına değil, kurulu haliyle varolan ve hiçbir şekilde manevi insanı üretemeyecek dünyayı aşmak için gerçekleştirilir. Önemli olan ve Stalker'in bütün seyrini yöneten, onu bayağılığa düşmeden gülünç, hatta aptal kılan ama kendi öz tekilliğini, öz maneviyatını ortaya çıkaran, bu güçtür.



– Stalker Zonu, bu inanışın mekanı mı? 



– TARKOVSKİ: Bana sıklıkla sorulan sorulardan biri de bu zonun neyi anlattığı. Buna verecek tek bir cevap var; Böyle bir zon yok. Stalker'in kendisi yaratıyor bu zonu. Mutsuz insanları oraya götürmek ve onlara umut düşüncesi aşılamak için yaratıyor. Dilek odaları da aynı şekilde Stalker'in yaratımları. 









NOSTALGHIA, 1983 



- Neden söz ediyor "Nostalghia"? 



– TARKOVSKİ: Yaşamanın imkansızlığından, özgürlüğün olmadığından. Eğer aşka sınır koyarsak insan tamamen şekilsiz bir hale gelir; aynı şekilde eğer manevi yaşama sınır koyarsak insan büyük bir sarsıntı geçirir. Bazıları bunu diğerlerinden daha güçlü hisseder; dünyayı aşk eksikliğinden kurtarmak için kendilerini tamamen bir başkasına adarlar. Bir kurban gibi. Bu aşka, içinde yaşadığımız dünya tarafından sınırlar konulduğunu gördüğü zaman insan acı çekmeye başlar. "Nosthalgia" nın kahramanı, dost olmanın imkansızlığından, dünyayla dostluk içinde olamamanın olanaksızlığından acı çeker. Bununla birlikte kendisi kadar acı çeken bir dost bulur: Deli Domenico. 



– Bu acı mı Nostalji? 



– TARKOVSKİ: Nostalji bütün bir duygudur. Diğer bir değişle, kendi ülkemizde, yakınlarımızın yanında, mutlu bir aileye rağmen nostalji duyabiliriz. Çünkü ruhumuzun kısıtlandığını hisseder, onu istediğimiz gibi geliştiremeyeceğimizi anlarız. Nostalji, dünya önündeki bu güçsüzlüktür. Maneviyatını başkalarına iletememenin acısıdır. "Nostalghia" nın kahramanını hasta düşüren illet, dost edinememenin, insanlarla iletişim kuramamanın acısıdır. Bu karakter, maneviyatın özgürce yaşanabilmesi için "sınırların kaldırılması gerektiğini" söyler. Daha genel olarak modern yaşama uyum sağlayamamış karakteri yüzünden acı çeker. Dünyanın sefaleti karşısında mutlu olamaz. Bu toplumsal sefaleti üzerine alır, ama aynı zamanda dünya ile arasına bir mesafe koyarak yaşamak ister. Onun sorunu tamamen merhametinden gelir. Bu merhamet duygusunun canlı örneği olmayı başaramaz. Diğer insanlarla birlikte acı çekmek ister, ama bunu da tam anlamıyla başaramaz. 



– Kahramanınıza acıların üstesinden gelebilmesi için verebileceğiniz bir reçeteniz var mı? 



– TARKOVSKİ: Köklerine, kaynaklarına inanması gerek. Nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne için yaşadığını bilmesi, yani sürekli olarak yaratıcısına bağımlılığını hissetmesi gerekir. Aksi takdirde, eğer Tanrı düşüncesi aşılırsa, insan hayvana döner. İnsanı hayvandan ayıran özellik, bağımlılık duygusu, kendini bağımlı hissetme özgürlüğüdür. Bu duygu maneviyat yoludur. İnsanın talihi, maneviyata giden bu yolu durmaksızın geliştirmesindedir. Bağımlılık insanın tek şansıdır. Zira yaratandaki bu niyet, bu mütevazi bilinç, bir üstün yaratığın yaratıcısı olmaktan başka bir şey değildir. Bu inanç, dünyayı kurtarabilme gücüne sahiptir. Köle yaşamını yerine getirmek gerekir. Bu ilişki son derece basittir. Anne-baba-çocuk ilişkisine benzer. Bir başkasının otoritesini tanımak gerekir. Bu saygı, bu kölelik, insana kendini tanıma, kendi içini görme gücünü verir. Bu, ortodoks rituellere göre yakarma diye adlandırdığımız, ama aynı zamanda benim sinema eserimin de aldığı biçimdir. Bununla birlikte, kendimi henüz bu yakarma idealini gerçekleştirmekten uzakta sayıyorum. 



– Tanrı'ya inancınızla sanata inancınız böyle mi birleşiyor? 



– TARKOVSKİ: Sanat yaratma kapasitesidir. Yaratıcının aynadaki yansısıdır. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Sanat, yaradana benzediğimiz belirli bir andır. Bu yüzden yaradandan bağımsız bir sanata asla inanmadım. Tanrı'sız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrı'ya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak: Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek fethetmek demek değildir. 



– Sanatın amacı nasıl yalnızca hizmet etmek olabilir? 



– TARKOVSKİ: İşte gizem burada. Yaratılışın gizemi gibi. Bir ikonun önünde çöktüğünüz zaman Tanrı'ya aşkınızı söylemek için tam yerinde kelimeler bulursunuz, ama bu kelimeler gizli, gizemli kalır. Aynı şekilde bir sanatçı, öyküsünü, karakterlerini bulduğu zaman dua-eserini yapar, yaratımında Tanrı'yla hem fikir olur ve tam yerinde sözcükleri bulur. İşte burada sanat bir hediye şeklini alır. Sanat yalnızca bir hediye olduğu zaman "hizmet edebilir". 



– Filmleriniz böylece Tanrı için aşk eylemleri oluyor. 



– TARKOVSKİ: Buna gerçekten inanmak isterim. Bunu yapmaya çalıştım. Benim için ideal, bu "hediye" yi sürekli vermek olacak. Bu anlamda Bach, Tanrı'ya gerçekten sunulabilecek tek hediye. 









İmge hakikatin suretidir 



Sinema estetiği üzerine kaleme aldığı “Mühürlenmiş Zaman”da Tarkovski, “İmge, hakikatin suretidir” der. “Körlüğümüzden aman bulup ufacık bir parıltısını yakalayabildiğimiz hakikatin sureti…” Tarkovski, bütün filmlerinde Tanrı’nın varlığını betimleme gayretine girmiştir. Yönetmen, artlarında hakikate dair göndermeler saklayan sıradan sahne ve konuları bu gayret doğrultusunda, tamamen yeni ve sıradışı biçimlerde ele alır. 

Tarkovski filmlerinin her biri rüya benzeri bir iç tutarlılığa sahiptir. Ama bir filmden bir başkasına sabit kalan ve Tarkovski’nin yarattığı sinemasal dilin anahtarı görevini gören ve filmleri birbirine bağlayan birtakım ortak imgelerden de bahsetmek mümkündür. Birçok filminde çatışma anlarında bir sürahi süt yere dökülüp daha önce sakin seyreden aile içi ilişkilerin parçalandığını vurgular ya da karakterler birdenbire görünmez bir el tarafından göğe yükselir veya yere düşerler. Örneğin İvan’ın Çocukluğu filmindeki bir rüya sekansında İvan, hayret ve sevinçle ağaçların üzerine yükselip Rusya toprakları üzerinde uçmaya başlar. Son filmi Kurban’da ise postacı yere düşer, sonra kalkıp “Kötü bir melek bana dokundu” deyiverir. Karakterler kendilerini keşfin veya ruhsal aydınlanmanın eşiğine geldiklerinde açıklanamayacak şekilde Tanrı’nın eli değmiş gibi yere düşerler. Çoğu filminde aşıklar, sevişmek yerine göğe yükselirler. Göğe yükselen figürler, ilahi bir aşka gönderme yaparlar. 





Tasavvuf düşüncesi 



Tarkovski’nin kullandığı bu imgeler, insanın aklına tasavvuf düşüncesini getirir. Burada belirtmemiz gereken bir küçük ayrıntı, Tarkovski’nin Sovyet film okulu VGIK’ye girmeden önce, Moskova’da müzik ve Arapça üzerine eğitim gördüğüdür. Görüntüleri hakikatin suretleri olarak tanımlaması ve ilahi aşkı anlatırken kullandığı göğe yükseliş imgesi Tarkovski’nin tasavvuftan etkilendiğine dair ipuçlarıdır. Bu yüzden filmlerini tevekkül ve iman kavramlarıyla ele almak mümkündür. Yazıya girişte kullandığımız “Doğu felsefesi” gibi geniş ve belirsiz tanımlama, kuşkusuz birbirinden etkilenmiş, mistisizm ve dinsellikle harmanlanmış ancak farklı yönelimleri olan düşünce birikimlerini tanımlar. Tarkovski’nin art alanında Ortodoks Hıristiyanlık ve İslam etkilerinin dışında, Uzakdoğu’dan da etkiler bulunur. Birbirinden farklı üç imgenin birleşip parçaların toplamından çok daha büyük bir form oluşturduğu Japon Haiku’larının iç mantığından da etkilenmiştir. Mühürlenmiş Zaman’da Haiku’dan şöyle bahseder; “Bu dizeleri bu kadar güzel kılan, sonsuzluğa karışmadan önce yakalanabilen anın tekrarlanamazlığıdır.” Tarkovski’nin sinema dili Haiku’ların “yavaş yavaş deşifre etme zorunluluğu ve okuyanın altı üstü olmayan uzayın derinliğinde kaybolması” özelliğini çağrıştırır.





İyi bir aile 

1932’de Moskova’da iyi bir aile çocuğu olarak dünyaya gelmiştir Andrey Tarkovski. Babası Arseniy itibar gören bir şairdir. Andrey, zamanının çoğunu babasıyla birlikte Bach dinleyerek, dini resimlere dair kitapları karıştırarak, babasının şiirlerini ezberleyerek geçirmiştir. Arta kalan zamanlarında, büyükannesinin köydeki ‘daça’sını ziyaret eden Andrey, ağaçlar ve tarlalardan ibaret pastoral manzaraları, belki farkında olmadan zihnine kazımıştır. 



Bu yüzden yönetmenin filmleri çocukluk hatıralarından kalma belirli nesneler ve olaylarla doludur; seramik süt sürahileri, dantelli perdeler, yağmur altında tutuşmuş bir ahırı izleyen çocuklar gibi. Otobiyografik filmi Ayna’da büyükannesinin sözünü ettiğimiz tahta kulübesini yeniden kurar, hatta çocukluğundan hatırladığı manzarayı tekrar yaratabilmek için civar tarlalara kara buğday ektirip başak vermeleri için bir sene bekler. Tarkovski’nin bu konudaki mükemmeliyetçiliğe varan titizliğini, kişisel hatıralarına verdiği önemle açıklayabiliriz. Tarkovski, hatıralarına kendi kendiyle hesaplaşma sırasında kaydedilen kriptolarmışçasına değer verir. 



İlk uzun filmi olan İvan’ın Çocukluğu, bu etkiler altında derin, dindar bir estetik duyarlılığın izlerini taşır. Film, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Alman sınırında, 12 yaşında bir Rus İzci çocuğunu anlatır. İlk bakışta dönemin toplumcu gerçekçi filmlerini andırır “İvan’ın Çocukluğu”; kendini vatanına hizmet etmeye adayan genç kahraman… Ancak, Tarkovski, rüyaların kullanımıyla, çoğu Hıristiyan temellere dayanan, dini hikâyelerden ve resimlerden alınmış semboller ve imgelerin karmaşık bir düzenlemesiyle tamamen mistik bir eser meydana getirmiş, bunu da vatanseverlik teması arkasına gizlemiştir. Tıpkı Soljenitsin’in “İvan Denisoviç’in Hayatında Bir Gün” kitabında yaptığı gibi bir maskelemedir bu! 







Batı için bulunmaz fırsat 



Sovyetler’de ortaya çıkan dini bir sinemanın varlığı, antikomünist batı için papanın Polonyalı olması gibi bulunmaz bir fırsattır. Duvarlar yıkılıp Sovyetler dağıldıktan sonra bir kenarda unutulan Soljenitsin nasıl soğuk savaş düzeninde batıda müthiş bir itibar kazanmışsa, Tarkovski de aynı şekilde İvan’ın Çocukluğu ve özellikle Andrey Rublev’den sonra hızla adını ‘özgür dünya’da duyurmaya başlamıştır. Ancak Tarkovski’nin hakkını teslim edelim; öyle müthiş bir dehayla üretmiştir ki eserlerini, bugün hâlâ sinemaseverleri etkilemekte, yolunu takip eden yönetmenler, hatta İran sineması gibi ülke sinemaları bulunmaktadır. Yani, bir sinema dahisi olduğu için ün kazanmıştır. Soljenitsin gibi konjonktürel bir itibar değildir onunki; bu yüzden, kullanılıp bir kenara atılmak gibi bir talihsizlik yaşamamıştır.



Goethe, “Büyük bir kitap okumak büyük bir kitap yazmak kadar zordur” der. Yazarın hakikatle mücadelesi boyunca çektiği acıyı düşündüğümüzde diyebiliriz ki, eğer yeterince acı çekmemişsek, yeterince iyi okuyamayız. Tarkovski’nin filmleri, sersemletici derecede karmaşık ve şaşırtıcıdır. Özellikle ana akım Hollywood filmlerinin basmakalıp öykü yapılarına alışkın batılı seyirciler için… Bırakın klasik Hollywood anlatılarına mahkûm patlamış mısır tüketicisi seyircileri, avangard sinema örneklerine alışkın, kararlı sinema öğrencilerini bile ilk deneyimlerinde yılgınlığa sürükleyecek kadar zordur Tarkovski filmleri. Seyirci çoğu zaman her yeni sahnenin başlangıcında, sahnede geçen olayın veya imgenin hikâyenin neresine oturduğunu düşünerek ve çoğu zaman, bir karakterin kimliğini veya niyetlerini filmin sonuna gelene kadar öğrenemeden film boyunca sahneler arasında sürüklenir. Bir Tarkovski filminin yarısına geldiğinizde cevaplardan çok sorularla karşılaşırsınız. Tarkovski, gerçek hayatın trajedilerden ibaret olmadığını bilir. Hayat çoğu zaman bombaların patlamadan etkisiz hale getirilmesi, yolcuların uçağı sağ salim yere indirmeleri, iyi adamın kötü adamla mücadelesi gibi basit çatışmalardan ibaret değildir. Örneğin ‘Andrey Rublev’ filminde çatışma, ‘Andrey yeniden resim yapacak mı?’ sorusunun cevabı üzerine kurulmak yerine Andrey’in çektiği ızdıraplar, sanatın maksadına ilişkin sorgulamalar ve inanç bunalımları etrafında gelişir. Bu karmaşık anlatı yapısı, Tarkovski’nin ana akımdan ayrı, kendine has bir dil geliştirebilmiş özgün bir sinemacı olarak tüm dünyada takdir görmesini sağlar. 





Acılar çekmek pahasına 



“Andrey Rublev” ile tüm dünyada, film festivallerinde ödüllere boğulan Tarkovski, Eisentein’dan sonra en iyi Rus yönetmen olarak değerlendirilmiştir. Batının büyük ilgisi sayesinde tamamen engellenmese de, ancak ciddi kısıtlamalar altında çalışmasına izin verilen yönetmen, bu nedenle 25 yıllık kariyerine topu topu 7 film sığdırabilmiş, bürokratik engellemeler yüzünden Andrey Rublev’den sonra bir daha asla epik bir film çekebilecek kadar büyük bir bütçe şansına sahip olamamıştır. Nihayet, 1983 yılında, İtalya’da, altıncı filmi olan “Nostaljiya”nın çekimleri bittiğinde karısı Larissa’ya birlikte, geride oğlu Andriyuşka’yı bırakarak batıya sığınan Tarkovski, hayatının geriye kalan bölümünü Andriyuşka’yı yanına almak için Sovyet makamlarından gerekli izni çıkarmaya ve son filmi “Sacrifice”ı (Kurban) bitirmeye çalışmakla geçirir. Batıya ilticasından üç sene sonra İsveç’te son filmi üzerinde çalışırken vücudunda ölümcül bir tümörün varlığını öğrenen Tarkovski, 1986 kışında, Paris’te acılar içinde hayata veda eder. Eserlerini hayatıyla bütünleştirebilmiş bir dahinin büyük acılar içinde ölümü, acı çekmenin ulvi, bilgece anlamlar taşıdığı doğuda, mağrur ve görkemli bir son sayılır. Böylece Andrey Tarkovski, hayatı ve eserleri sayesinde çevresinde yararttığı hareyle, tıpkı vatandaşları Dostoyevski ve Tolstoy gibi büyük acılar çekmek pahasına ölümsüz dehaların arasına karışmıştır.









TARKOVSKİ VE SİNEMASI ÜZERİNE



TARKOVSKİ ' DEN 7 ARMAĞAN !



Andrey Arsenyeviç Tarkovski, 1932 yılında İvanovo’nun Zavreje bölgesinde doğdu. 29 Aralık 1986’da Paris’te öldü. Babası Arseniy Tarkovski şairdi. Tarkovski, VGIK Sovyet Film Okulu’nda eğitim gördü. 



1959 yılında Aleksandr Gordon’la 45 dakikalık “Segodnya Uvolneniya Ne Budet-Bugün Kimse İşten Çıkarılmayacak” adını verdiği siyah-beyaz filmi yaptı. 1960 yılında mezuniyet filmi olan “Katok i Skripka-Silindir ve Keman”ı yönetti. S. Bakhmetyeva’nın hikayesine dayanan filmin senaryosunu Tarkovski’yle Andrey Konçalovski beraber yazdılar. Tarkovski, Sovyetler’de sansürle çok mücadele etti. Filmleri yasaklandı. Öleli yirmi küsur yıl olan Tarkovski, uzun aralıklarla çalışabildiği için sadece yedi film bıraktı geride. 







Batılı mı doğulu mu? 



Tarkovski, Arapça da öğrendiğinden, Doğu kültürüne, özellikle ‘tasavvuf’a ilgi duydu. Filmlerinde bu gözlemleniyor. Tarkovski, Ortodoks Hıristiyanlık ve İslam yanında Uzakdoğu’dan da etkilendi. Onun filmlerine Batılı mı, yoksa Doğulu gözlerle mi bakmalı? Filmlerinde, simgeler ve görüntüler çok önemlidir. Tarkovski filmlerinde insanın doğasını, zaaflarını, duyarlılıklarını, korkularını ve anılarını bulursunuz. Bu filmlerin içerisinde dolaşırken bir rüyadaymış hissine de kapılabiliyorsunuz. Gençliğinde gözde bir savunma oyuncusu ve futbol yorumcusu olan Tarkovski, hayatında izler bırakmış anları simgesel olarak filmlerini de yerleştirmiştir hep. Tarkovski, 1962 yılında ilk uzun metrajlı filmi “Ivanovo Detstvo-İvan’ın Çocukluğu”nu çekti. Senaryoyu Vladimir Bogolomov kendi hikayesinden yazdı. Vadim Yusov’un siyah-beyaz görüntüleriyle, on iki yaşında öksüz bir çocuğun İkinci Dünya Savaşı sırasında başından geçenleri anlattığı bu filmde etkileyici anlar yoğundur. 



Tarkovski, 1969 yapımı ikinci filmi “Andrei Rublyov-Andrey Rublev”in senaryosunu Andrey Konçalovski’yle beraber yazdı. 





Filmleri yasaklandı 



“Andrey Rublev”, 15. yüzyıl ikon ressamı Rublev’in gerçek hikayesini anlatıyor. Bu siyah-beyaz filmde, sadece final bölümünde Rublev’in ikonaları ve freskleri renkli yansır perdeye. Sanatçılık üzerine yapılmış özel filmlerden biridir bu. Yıllarca Sovyetler’de gösterimi yasaklanan filmde, Tatarların saldırılarıyla ezilen Rusya anlatılıyor Rublev’in bakışlarıyla. Keşiş ve ikona ressamı olan Rublev, köylü kadını tecavüzden kurtarmak için bir adamı elinde olmayarak öldürür. Sonra, hayatı ve Tanrı inancını sorgulamaya başlayan Rublev, resim yapmayı ve konuşmayı bırakır. Çan yapan bir çocuk, onu ettiği yeminden döndürür. Resimlerine hayat ve renkler yeniden gelir Rublev’in. Filmin muhteşem görüntülerini de yine Vadim Yusov çekti. 







‘Ayna’da çocukluğun izleri 



Tarkovski, 1972’de Stanislav Lem’in romanından “Solyaris-Solaris” bilimkurgusunu çekti. Solaris gezegeninin yörüngesindeki bir uzay istasyonunda yaşanan doğaüstü olaylarla insanların hayalleri ve vicdan muhasebeleri üzerine derin bir yüzleşme olan “Solaris”, hem siyah-beyaz hem de renkliydi. Kameramanlığını yine Vadim Yusov yapmıştı. Doktor Chris Kelvin, Solaris’in yörüngesindeki uzay istasyonuna yolculuk yapar ve istasyonda garipliklerle karşılaşır. Ölmüş eşiyle bile karşılaşıyor Kelvin. Tıpkı geçmişteki hatalarıyla karşılaşması gibi. Yapış yapış ve bomboş olan Solaris gezegeninde sevgi adacıkları da oluşuyor finalde. Belki de gezegende hayat başlayacaktır. Bir rüya gibidir herşey. Tarkovski, Solaris’in sonsuz koridorlarında, sonluluk-sonsuzluk, varlık-yokluk gibi insanın varoluşsal emellerine ilişkin sorularına cevaplar arar. Görüntüler ve kurgu çok derinliklidir filmde. Tarkovski, 1975 yılında “Zerkalo-Ayna”yı çekti. Bu film, Tarkovski’nin kendi çocukluğunun izlerini de taşır. “Ayna” da, yansımayı ve belleği çıkış noktası yapan Tarkovski, çocukluk ve ilk gençlik yıllarına, bilinçaltı derinliklerine, düşlerine ışık tuttu. 



Tarkovski gerçeküstücü bir mistik film olan 1979 yapımı “Stalker-İz Sürücü”de, insanları ‘bölge’ye götüren bir rehberin eşliğinde geçen serüvenli yolculuğu anlatıyor. 



Tarkovski, İtalya’da çektiği “Nostalghia-Nostalji”nin senaryosunu Tonino Guerra’yla beraber yazdı. Filmde Beethoven’ın ‘9. Senfonisi’yle beraber Giuseppe Verdi’nin “Requiem”i duyulur. Bu filmi de yine siyah-beyaz ve renklidir. Usta, son filmi “Offret-Kurban”ı öldüğü yıl olan 1986’da çekti. İsveç-Fransa ortak yapımı olan bu filmini oğluna adadı. Bu varoluşçu film, mekanları öne çıkartırken gerçeküstücü bir anlatıma da yöneliyor. “Kurban”, ölüm üzerine değil, ölüm korkusu üzerine bir filmdir. Bu film umut olsa bile Tarkovski’nin karamsarlığını da duyuruyor. Tarkovski, bu filmi çektiğinde, akciğer kanserinden öleceğini biliyordu. 



MEDYA SERVİSİ

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

 
19 Kasım 2012
Okunma
bosluk

Miraç Zeynep Özkartal Kimdir – Biyografi

Miraç Zeynep Özkartal Kimdir – Biyografi

 

Tarihin arka odası programıyla adından bir kez daha söz ettiren Miraç Zeynep Özkartal milliyet gazetesinde çok başarılı ve de eğlenceli pazar söyleşileri yapan başarılı bir gazetecidir.Çeşitli konularda sayısız röportaja imza atmıştır. Ayrıca Koyu bir Fenerbahçe Taraftarıdır.

 

Zeynep Özkartal

Bir dönem Trt türk'te sanat etkinliklerini anlatan açık şehir programını sundu. Pelin Batu'nun Tarihin arka odası programından ayrılma kararı almasından sonra yerine getirilen Selin Barlas'ın da ayrılması üzerine    Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu'nun sunduğu Tarihin Arka odası Programına katıldı.

 

Sosyal medyada  Zeynep Özkartal'a Murat Bardakçı'nın yeni kurbanı olarak görülüyor.

Zira programda sık sık Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu'nun kadınlara  kötü muamele edildiği bilinen bir gerçek..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zeynep Özkartal, 8 Eylül 2012'den itibaren her Cumartesi gecesi Tarihin Arka Odası'nda yer alacak.

 

zeynep ozkartal resimleri

zeynep ozkartal resimleri

zeynep ozkartal resimleri

zeynep ozkartal resimleri

zeynep ozkartal resimleri

zeynep ozkartal resimleri

zeynep ozkartal resimleri

zeynep ozkartal resimleri

zeynep ozkartal resimleri

 

 

Habertürk Tv’de yayınlanan Tarihin Arka Odası’nda sürpriz ayrılık.. Pelin Batu’dan sonra ekibe katılan Selin Barlas, Tarihin Arka Odası’na veda etti..

 

Selin Barlas, bir süre önce programın daimi ekibinden Erhan Afyoncu ile tartışmış ve gözyaşlarına boğulmuştu..

 

Barlas, kendisine yapılan bu yaklaşımlara daha fazla direnemedi ve programdan ayrıldığını açıkladı..

 

 

 

 

 

15 Eylül 2012
Okunma
bosluk

Leyla Erbil Kimdir – Hayatı – Kitapları – Eserleri

Leyla Erbil Kimdir – Hayatı – Kitapları – Eserleri

 

 

Leyla Erbil (d. 1931, İstanbul), Türk yazar.

Orta sınıf ailenin üç kız kardeşten ortancası. İlk, orta ve liseyi İstanbul okullarında okudu. İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı bölümünde eğitim gördü. Son sınıfta ayrıldı. Çeşitli işlerde çalıştı. Evlenerek bir süre Ankara ve İzmir'de oturdu. 1961 de İstanbul'a döndü. Halen İstanbul'da yaşıyor. Evli ve bir kızı var (Fatoş Erbil-Pınar).

Yazarlığa hikâyeyle başladı. İlk yayınlanan hikâyesi Uğraşsız'dır; (Seçilmiş Hikayeler Dergisi, 1956 Ankara) Giderek Dost, Yeni Ufuklar, Yeditepe, Ataç, Papirus, Yelken vb Edebiyat Dergilerinde yazı ve hikâyeri göründü. Erbil, kendinden önce yerleşmiş olan yazın akımlarına bağlı kalmadı; roman, hikâye ve düz yazı metinlerinde Ortodoks Marxçıların karşısında yer almasıyla tanındı. Psikanilizin özgürleştirici yöntemlerinden yararlanarak, dinin, ailenin, okulun, toplumsalın ürettiği tabularla dolu ideolojilere karşı 1956'da başlayan mücadelesini dilin oturmuş kelime hazinesi ve söz dizimi kuralarını değiştirme çabasıyla sürdürdü. Yeni bir biçim ve biçem geliştirdi. Başlıca düşünce kaynakları Marx ve Freud olarak belirtildi.

Leyla Erbil, 1970 Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası kurucularından olup, PEN Yazarlar Derneği üyesidir. 1961'lerde Türkiye İşçi Partisi üyesi olan Erbil, Türkiye İşçi Partisi'in Sanat ve Kültür Bürosu'nda görev almıştır. 1979'da çağrılı olarak gittiği ABD'de kendisine, Iowa Üniversitesi Onur üyeliği verilmiştir. Edebiyat Ödüllerine katılmayan Erbil, 2000- 2001 yılı Ankara Edebiyatçılar Derneği Onur Ödüllerini kabul etmiş, 2002 yılında ise, PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü'ne ülkemizden ilk kadın yazar adayı olarak gösterilirken, "Türk dili ve edebiyata egemenliği, aynı, zamanda insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu aydın tavrı" vurgulanmıştır.

Kitapları 

Öykü 

Hallaç (1961) 
Gecede (1968) 
Eski Sevgili (1977) 

Roman

Tuhaf Bir Kadın (1971) 
Karanlığın Günü (1985) 
Mektup Aşkları (1988) 
Cüce (2001) 
Üç Başlı Ejderha (2005)

Diğer eserleri 

Tezer Özlü'den Leylâ Erbil'e Mektuplar (1995) 
Düşler Öyküler (1997) 
Zihin Kuşları (1998)

9 Eylül 2012
Okunma
bosluk

Italo Calvino Kimdir – Hayatı – Kitapları

Italo Calvino Kimdir – Hayatı – Kitapları

 

 

15 ekim Küba’nın Santiago de las Vegas kentinde doğdu. Genç yaşta Küba’dan İtalya’ya göç etti. 2. dünya savaşının sonlarına doğru faşist Mussolini rejimi tarafından askere alındıysa da italyan ordusundan kaçarak Partizanlara katıldı. iki yıl süreyle İtalya Fransa sınırında işgalci Almanlara ve faşist yurttaşlarına karşı savaştı. (bkz: azınlık olmak) Ayrıca gazetecilik yapmış , İtalyan Komünist Partisi’nde bir süre aktif olarak çalışmıştır.

Kurmaca ve fantastik türde eserler veren İtalyan yazar, kurmaca yazarlığının yanı sıra, İtalya Komünist Parti üyeliği ve Einaudi Yayınevi’ndeki görevleriyle de tanındı. Gazetelerle çeşitli dergilerde yazılar yazdı. II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan kültürünün en önemli adlarından biri oldu. Birçok edebiyat ödülü kazandı. 1960 yılında yayınlanan I Nostri Antenati (Atalarımız) adlı kitabında yer alan fantastik öyküleriyle uluslararası bir üne ulaştı. 1950’lerde fantezi ve alegoriye yöneldi. Yazdığı üç anlatı ününü pekiştirdi:

İkiye Bölünen Vikont, Ağaca Tüneyen Baron ve Var Olmayan Şövalye

Bilinç akışı yöntemiyle yazdığı ve evrenle insanların yaratılışını konu alan Kozmokomik Öyküler’den Marko Polo-Kubilay Han ilişkisi çerçevesinde arzu, bellek, yaşam, ölüm gibi temaları büyük bir incelik ve şiirsellikle işlediği “Görünmez Kentler”e; yazma ve okuma etkinliğini, okurun anlatı sanatıyla karmaşık ilişkisini ele aldığı “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu”dan, İtalyan masallarını derlediği ve kendisi açısından bir tür anlatıda ekonomiklik alıştırması olan “Fiabe Italiane”ye (İtalyan Masalları) birçok yapıtı içeren yazarlık yaşamının son ürünü “Amerika Dersleri”dir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
9 Eylül 2012
Okunma
bosluk

içerik