Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Italo Calvino’nun Vicdan adlı Hikayesi

Italo Calvino’nun Vicdan adlı Hikayesi

 

Savaş çıktığında Luigi adında bir adam, gönüllü olarak gidip gidemeyeceğini sordu.

Herkes onu övdü. Luigi tüfek dağıtılan yere gitti, bir tane aldı ve dedi ki: “Şimdi gidip Alberto denen herifi öldüreceğim.”

 

Alberto kim diye sordular ona.

“Bir düşman,” dedi Alberto, “benim bir düşmanım.”

Ona belirli bir tür düşmanı öldürmesi gerektiğini, öyle istediği herkesi öldüremeyeceğini anlattılar.

“Ee?” dedi Luigi. “Siz beni salak mı sandınız? Bu Alberto tam sizin dediğiniz gibi biri, onlardan biri yani. Bütün o gruba karşı savaşa girdiğinizi duyduğumda şöyle düşündüm: ben de gideceğim, böylece Alberto’yu öldürebilirim. O yüzden geldim. Alberto’yu tanırım ben: sahtekarın biridir. Bana ihanet etti, neredeyse bir hiç uğruna, benim kendimi bir kadın yüzünden küçük düşürmeme yol açtı. Eski hikaye. Bana inanmıyorsanız size herşeyi anlatabilirim.”

Tamam, dediler, boşver.

 

“İyi öyleyse,” dedi Luigi, “bana Alberto’nun nerede olduğunu söyleyin de gidip dövüşeyim.”

Bilmiyoruz dediler.

“Fark etmez,” dedi Luigi. “Bilen birini bulurum. Eninde sonunda onu yakalayacağım.”

Bunu yapamayacağını, nereye yollanırsa oraya gidip savaşması, orada kim varsa onu öldürmesi gerektiğini söylediler ona. Bu Alberto hakkında da hiçbir şey bilmiyorlardı.

“Bakın,” diye ısrar etti Luigi, “size hikayeyi anlatmam gerekecek. Çünkü bu adam gerçek bir sahtekar ve ona karşı savaş açmakla doğrusunu yapıyorsunuz.”

Ama öbürleri dinlemek istemiyordu.

 

Luigi laftan anlamıyordu: “Özür dilerim, sizin için şu ya da bu düşmanı öldürmem fark etmeyebilir, ama Alberto’yla ilgisi olmayan birisini öldürsem çok üzülürdüm.”

Diğerlerinin sabrı taştı. İçlerinden biri ona uzun bir konuşma yaptı ve savaşın ne olduğunu, nasıl istediğin belirli bir düşmanı gidip öldüremeyeceğini açıkladı.

Luigi omuz silkti. “Eğer öyleyse,” dedi, beni yok sayın.”

“Varsın ve de olacaksın,” diye bağırdılar.

 

“İleri marş, bir-ki, bir-ki!” Savaşa yolladılar Luigi’yi.

Luigi mutlu değildi. Rasgele adam öldürüyordu, Alberto’ya ya da ailesinden birine denk gelir diye. Öldürdüğü her düşman için ona bir madalya verdiler, ama Luigi yine mutlu değildi. “Alberto’yu öldürmezsem,” diye düşündü, “Bir sürü insanı boş yere öldürmüş olacağım.” Kendini kötü hissetti.

Bu sırada ona hala birbiri ardından madalyalar veriyorlardı, gümüş, altın, ne varsa.

Şöyle düşündü Luigi: “Bugün birkaçını öldürürüm, yarın birkaçını daha öldürürüm, sonuçta sayıları azalır ve bu sahtekarın sırası da elbet gelir.”

 

Ama Luigi Alberto’yu bulamadan düşman teslim oldu. Boş yere o kadar insanı öldürdüğü için kendini kötü hissediyordu, şimdi barış ilan edildiği için de bütün madalyalarını bir çantaya doldurdu ve düşman ülkede dolaşarak ölenlerin karılarına ve çocuklarına hepsini dağıttı.

Böyle dolaşırken Alberto’yla karşılaştı.

 

“İyi,” dedi, “geç olsun da güç olmasın,” ve Alberto’yu öldürdü.

İşte o zaman Luigi’yi tutukladılar, cinayetten yargıladılar ve astılar. Mahkemede vicdanının sesini dinlemiş olduğunu defalarca söylediyse de kimse ona dinlemedi.

9 Eylül 2012
Okunma
bosluk

Italo Calvino – Kara Koyun Öyküsü

Italo Calvino – Kara Koyun Öyküsü

 

"Herkesin hırsız oldugu bir ülke varmış Ama istisnasiz herkesin"

Gece olunca, insanlar maymuncuklarini ve fenerlerini yanina alir ve komsusunun evini soymaya gider.

Gün dogarken geri döndüklerinde yüklerini almislardir. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmus bulurlar.

 

Ülkede herkes çok mutludur, kimse kaybetmez,çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolasim, son kisi ilk kisiden çalana kadar sürer. 

 

Bir gün, nasil olmussa, dürüst bir adam ortaya çikar. Gece oldugunda, çanta ve fenerle disari çikmaktansa evinde kalip roman okumayi tercih eder.Hirsizlar geldiginde ise evde isik yandigini görüp soymak için içeri girmezler. Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açikliga kavusmasini ister:

-"Çalismadan yasamak senin tercihin, ama baskalarini bir sey yapmaktan alikoymaya hakkin yok."

 

Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çikar, fakat hiçbir sey çalmaz. Döndügü zaman evini hep soyulmus bulur. Ve bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir seyi kalmaz. Dürüst adam soygun yapmadigi için soyulmayanlar digerlerine göre daha zenginlesmekte ve artik çalmak istememektedir. Dahasi, dürüst adamin evi de artik bombos oldugu için o evi soymaya gidenler de yoksullasmaktadir. Zenginler, kendileri için soygun yapmak üzere maasli hirsizlar tutmaya baslar. Zengin fakir ayrimi giderek çogalir. Zenginler mallarini korumak için polis teskilati ve hapishane de kurarlar. Birkaç yil geçtikten sonra, artik kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmemektedir, sadece zengin ve yoksul vardir; Ama hâlâ hirsizlik yapmaktadirlar.

 

Tek dürüst adam ise daha isin basinda açliktan ölmüstür

8 Eylül 2012
Okunma
bosluk

Voltaire – Eflâtun’un Rüyası

Voltaire – Eflâtun’un Rüyası

Eflâtun çok rüya görürdü; o zamandan beri de daha az rüya görmüş değiliz. Eflâtun insan yaradılışının eskiden ikiz olduğunu; işlediği günahların cezası olarak da erkek, dişi diye ikiye ayrıldığını düşünmüş. Eflâtun matematikte yalnız beş muntazam cisim olduğu için, ancak beş mükemmel dünya olabileceğini ispat etmişti. Onun Devlet'i de büyük rüyalarından biri oldu. Bundan başka uykunun uykusuzluktan, uykusuzluğun da uykudan geldiğini, insanın ayın tutulmasına, bir su havuzundan başka bir yerde bakarsa kör olacağını da rüyasında görmüştü. O zamanlar, rüya görmek, insana büyük bir ün kazandırırdı. İşte siz'e hiç de 'kötü olmayan rüyalarından biri daha. Eflâtun'a öyle geldi ki, ilksiz matematikçi büyük Demiourgos, uçsuz bucaksız uzayı, sayısız kürelerle doldurduktan sonra, yaptığı işleri gözleriyle gören tanrıların bilgisini denemek istemiş. Küçük şeyleri büyük şeylere benzetmek caizse, çömezlerine heykel ve tablo yaptıran Phidias'la Zeuxis gibi o da tanrıların her birine şekil versinler diye birer parça çamur vermiş. Bu paylaşmada Demogorgon'a, Dünya denen çamur parçası düşmüş; o da bu çamur parçasına bu şekli verdikten sonra bir şaheser getirdiğini iddia etmiş. Kıskançlığa yol açacağını ,sanıyor,hatta meslek arkadaşları tarafından bile övülmeyi bekliyormuş; onların kendisini yuhalarla karşıladıklarını görünce şaşa kalmış. Bu tanrılardan şakayı çok seven bir tanesi ona : "Doğrusu ya, demiş; çok iyi iş gördünüz: dünyayı ikiye ayırdınız; sonra birinde oturanlarla diğerinde oturanlar münasebette bulunamasınlar diye de iki yarım kürenin etrafını su ile kapladınız. Kutuplarda oturanlar soğuktan donacaklar, Ekvator'da oturanlar ise sıcaktan ölecekler. Yolcular açlıktan, susuzluktan ölsünler diye çok tedbirli davranıp büyük kum çölleri meydana getirdiniz. Koyunlar, inekler, tavuklar şöyle böyle iyi şeyler ama, doğrusunu isterseniz yılanlarla örümceklerden hiç hoşlanmadım. Soğanla enginar da çok iyi şeyler ama, yeryüzünü bir çok zehirli bitki ile kaplarken ne düşündüğünüzü anlayamadım; eğer dünya da oturanları zehirlemek istiyorsanız o başka… Öyle sanıyorum ki, otuz çeşit maymun bundan daha çok köpek, yalnız dört veya beş çeşit de insan yarattınız: sonuncu hayvana akıl dediğiniz şeyi vermekle de onu diğerlerinden ayırmak istediniz. Ama doğrusunu isterseniz, şu akıl hem gülünç, hem de deliliğe çok yakın bir şey. Zaten bana öyle geliyor ki, siz bu iki ayaklı hayvana pek öyle büyük bir değer vermiyorsunuz; çünkü kendisine bir sürü düşman, çok az savunma imkanı, bir sürü hastalık, çok az ilaç, bir sürü tutku, çok az bilgelik vermişsiniz. Anlaşılıyor ki siz, yeryüzünde bu hayvanlardan çok fazla sayıda bulunmasını istemiyorsunuz: çünkü karşılarına çıkan tehlikeleri hesaba katmasak bile, işinizi o kadar iyi ayarlamışsınız ki, günün birinde çiçek hastalığı her yıl bu çeşit hayvanların onda birini alıp götürecek, bu hastalığın kız kardeşide geriye kalan onda dokuzun hayat kaynağını zehirleyecek; bu da yetmiyormuş gibi, ve hadiseleri öyle iyi düzenlemişsiniz ki, geri kalanların yarısı dava peşinde koşmakla, yarısı da birbirlerini öldürmekle uğraşacak; böylece onların size minnet duyguları ile bağlanacaklarından emin olabilirsiniz; doğrusu ya güzel bir şaheser meydana getirdiniz." Demogorgon kızardı: yaptığı işte hem maddi hem de manevi kötülük olduğunu anlıyordu; ama kötülükten çok iyilik olduğunu da iddia etmekten geri kalmıyordu; "Tenkid etmek kolay, dedi; ama elindeki hürriyeti kötülükle kullanmayacak, her zaman aklı başında hür bir hayvan yaratmak kolay mı sanıyorsunuz ? Dokuz bin çeşit bitki dikmek gerektiği zaman bunlardan bir kaçının zararlı olmasına engel olmak kolay mı sanıyorsunuz? Bir parça su, kum, balçık ve ateş oldu mu, artık deniz ve çöl olmayacak mı sanıyorsunuz? Benimle alay eden sayın bay, siz de Merih yıldızını doğurdunuz; iki büyük şeritle bu işin içinden nasıl çıktınız, hele bir görelim; aysız geceleriniz bakalım nasıl bir tesir bırakacak; yarattığınız insanlarda delilikten, hastalıktan eser var mı, yok mu şimdi göreceğiz." Tanrılar hep beraber gidip Merih'i de incelediler; ve hep birden tanrının üzerine çullandılar. Zühal yıldızını doğuran o ağır başlı tanrı da ellerinden kurtulamadı; İuppiter Mercuros Zühre adındaki yıldızları yaratanlar da bir sürü sitem ile karşılaştılar. Ciltlerle kitap broşür yazıldı; nükteli sözler söylendi, şarkılar çıkarıldı; tanrılar ayıplarını birbirlerinin yüzlerine vurdular; herkes birbirine diş biledi; sonunda ilksiz Demiorgos hepsini susmaya mecbur etti; onlara: "İyi işler de gördünüz kötü işler de dedi; çünkü çok zekisiniz ama kusursuz da değilsiniz; eserleriniz ancak birkaç yüz milyon yıl sürecek; ondan sonra da daha bilgili olacağınız için daha iyi işler göreceksiniz: kusursuz, ölmez iş görmek yalnız bana mahsustur." İşte Eflatun'un çömezlerine anlattığı şeyler bunlardı. Sustuğu zaman bunlardan bir tanesi ona : "Sonra uyanıverdiniz değil mi üstat?" dedi.

18 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Garajımdaki Ejderha – Carl Sagan

Garajımdaki Ejderha – Carl Sagan

Septik düşünce sistemini özetleyen çok güzel bir yazı.. Garajimda agzindan ates püskürten bir ejderha var diyorum. heyecanla "göster" diyorsunuz. garajima götürüyorum ve "aha orda" diyorum. siz hiç bir sey göremiyorsunuz, "e hani nerde?" diyorsunuz. "ah, söylemeyi unuttum, bu ejderha görünmez" diyorum. "tamam o zaman" diyorsunuz, "yere biraz un serpelim, bari ayak izlerini görürüz." serpiyoruz unu yere ve bekliyoruz, hiç bir sey olmuyor. "tabii ki ayak izlerini göremeyiz" diyorum, "çünkü bu ejderha uçuyor." siz gaza geliyorsunuz, elinize bir sprey boya alip ortaliga püskürtmeye basliyorsunuz, ejderhanin orada olup olmadigini anlamak için. boya duvarlardan baska hiç bir seyi boyamiyor. "sprey boya tabii ki ise yaramaz" diyorum, "çünkü bu ejderha casper gibi bi sey, cisimler onun içinden geçer." siz kosup bi kizilötesi kamera getiriyorsunuz, o da hiç bir sey göstermiyor. "tabii ki göstermez" diyorum ben, "bu ejderha isi yaymiyor ki." Hikaye Carl Sagan'ın Tübitak Popüler Bilim Serisinden çıkan "Karanlığa Mum Işığı" isimli eserinden…

18 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Hikayenin Başlangıç Kahramanı ve hüzünlü hikaye

Hikayenin Başlangıç Kahramanı ve hüzünlü hikaye

Hikayenin başlangıç kahramanı Küçük bir kız. 5 yaşındaydı,tek merakı oyun oynamaktı. Yaramaz mı yaramaz afacan mı afacandı. Yaz aylarını köyde dedesi ve ninesiyle beraber geçiyordu. Dedesi yaramazlıklarına kızıyor ve onu hep azarlıyordu.Hiç geçinemiyorlardı bu yüzden.Oysa annesinin demesine göre dedesi onu çok seviyordu. O yaz akşamı gün içinde yaptığı yaramazlıklardan iyice yorulmuş olacak ki erkenden uyuya kalmıştı.Gece geç bir vakitte bağrışma ve ağlama sesleriyle uyandı.Nedenini bilmeden ağlamaya başladı.Annesi geldi o an yanına susmasını ve uyumasını söyledi.Başını odanın kapısından uzattığında dedesini gördü.Dedem niye yerde yatıyor diye sordu.Deden öldü yavrum dedi annesi.Öldü ne demek dedi küçük kız.Artık deden olmayacak cevabını aldı annesinden.O anda garip bir mutluluk hissetti küçük kız.Artık dedesi olmayacağına göre yaramazlıklarını rahatça yapabilecek ve kimse onu azarlamayacaktı. Bu çok güzel bir haberdi.Küçük kızın babası annesinin dediği kadarıyla hem ona hem de diğer 3 kardeşine bakabilmek için sürekli çalışmak zorundaydı.Müfettiş miydi öyle bir şey işte.Sürekli gezip duruyordu. Yıl içinde en fazla 4-5 kez gelebiliyordu eve.Annesi küçük kıza sabah babasının geleceğini söylediğinde dünyalar onun oldu.Hem dedesi gitmişti, hem de babası zamanından önce geliyordu. Bu öldü denilen şey çok güzel bir şeymiş diye düşündü. Hemencecik sabah olması için Allah?ına dualar etti ve uyudu.Sabah erkenden uyanıp babasını beklemeye başladı. Dışarıda yeşil bir jeep belirdiğinde babasının geldiğini anladı ve koşarak dışarı çıktı.Babacığım diye bağırıyordu.Babası onu görmemişti bile, ağlayarak geçmişti yanından.Küçük kız hiç anlamadı olanları.Usulca babasını takip etti.Babası,yerde yatan dedesinin üzerine yığılıp ağlamaya başladığında çok korkmuştu.Çünkü babasını ilk kez böyle görüyordu.Annesinin kucağında olanları anlamaya çalıştı.Aradan yıllar geçti.Babası artık emekli olmuştu. Kardeşlerinden biri doktor, diğer ikisi eczacıydı.Kendiside mühendis çıkmıştı. Uzun zamandır hayatında okulda tanıştığı ve aşık olduğu bir genç vardı.Çok mutluydu.Bütün senenin yorgunluğunu atmak için her yaz Olimposa giderlerdi. Oradaki dağların, tepelerin, dili olsa da anlatsa size aşklarını.Aşkı, evlenme teklif ettiğinde dünyalar onun olmuştu.Hemen ailesine durumu anlattı.Ancak hiç beklemediği bir tepki ile karşılaştı. Ailesi aşık olduğu adamı istemiyordu. Kürtmüş,aleviymiş gibi önemsiz sebepler sıraladı annesi ona.İkna etme çabaları hiçbir işe yaramadı.Aşkının kalbini kırmamak için uzun süre anlatamadı olanları.Evliliğin çok da gerekli olmadığını kendisinin onunla bu şekilde de mutlu olduğunu söyleyip durdu. Aşkı ona hep bebeğim diyordu ve onu hiçbir şey için zorlamıyordu.Oda böyle mutluydu.Aynı evi paylaşıyorlardı artık.Bu şekilde 4 yıl geçti. Aşklarında hiç azalma olmadı.Artık evliliği düşünmüyorlardı bile.Böyle çok mutluydu onlar.Ailesi ile yaşadıklarını bilen tek kişi ona kardeşten bile yakın olan ve hayatının sonuna kadar hep böyle olacağını bildiği can dostuydu. Can dostunun bir bebek dünyaya getireceğini öğrendiğinde en az onun kadar sevindiğinden emindi.Ama o anda kendi hayatında bunun mümkün olamayacağını düşündü. Aynı evi paylaştığı adamdan evlilik dışı çocuk sahibi nasıl olabilirdi.Herkes ne düşünürdü sonra.Zaten bunu aşkı da istemezdi.Ne pahasına olursa olsun aşkı ile evlenmeye karar verdi.Birkaç ay sonra düğünü oldu.Mutlukları görülmeye değerdi.Ama ne yaptıysa ne ettiyse annesine bir türlü aşkını sevdiremedi. Artık bunu önemsememeyi öğrenmişti. Şimdi tek isteği kocasına onun çok istediği erkek evladı verebilmekti. İş yerinde çok yorgun olduğu bir anda telefonu çaldı. Aşkıydı arayan,iş çıkışı onu alacak güzel bir yemek ardından da konsere götürecekti.Tüm yorgunluğu bir anda uçup gitti.Aynı küçükken yaptığı gibi zamanın çabucak geçmesi ve biran önce akşam olması için Allaha dualar etti. Duaları kabul oldu. Akşam olmuştu artık. Aşkının gelmiş olduğunu düşünerek dışarı çıktı.Yolun karşısında onu görmüştü.Gözleri ışıl ışıldı.Onu ne kadar çok sevdiği aklına geldi birden.Birbirlerine el salladılar.Sonra… ?Aşkım dur? diye bir çığlık patladı ve sanki bir anda bütün İstanbul?u sardı. Koşarak aşkının yanına geldi.Yere oturdu.Aşkının gür saçlı başını avuçlarının arasına aldı.Avuçları kanla dolmuştu.Aşkının bedeni titriyor manasız gözlerle bebeğine bakıyordu. Bundan sonra ilk hatırladığı bilmediği bir arabanın içinde aşkının kanlı bedenine sarılmış hastane hastane dolaştığıydı.Birden doktor kardeşini ve can dostunu aramayı akıl etti.Kuş misali ikisi de bitiverdi yanında.Ona hiçbir şey söylemeden kanlı bedeni kucağından alıp götürdüler. Uyandığında 6 saat geçmişti.Aşkım nerede diye sorduğunda,öldü dediler. Artık ?öldü? denen şeyin ne olduğunu iyi biliyordu.Zaman sonra Olimposa aşkı olmadan gitti.Onunla gezdiği yerleri tek başına gezdi.Güneşin batışını tek başına izledi ve içinden dedi ki "Olimpos?da sen yanımda olmasan da güneş aynı güzellikte batıyor aşkım"

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
16 Şubat 2012
Okunma
bosluk

içerik