Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Sokrates’ten önce Felsefe – Kitap inceleme

Sokrates’ten önce Felsefe –  Kitap inceleme

 

[Wilhelm Capelle]

ÖNSÖZ
 

Sokrates’ten önceki filozoflar arasında “eski Ionyalılar”a, daha doğrusu Miletoslulara, yani Thales, Anaximandros ve Anaximenes’e ilgi duyanların önünde, gerçi sadece yer yer aydınlatılmış, ama kendi türünde tek olan bir alan, Batı insanının bilimsel düşünme’sinin başlangıcını oluşturan bir alan açılacaktır. Çünkü “modern” eğitimden geçmiş, eski uygarlıkların omuzları üstünde durduklarını bilmeyen bu insanlar “Ionyalı”ların kimi varsayımlarını adeta çocukça bulurken, tarihsel bir bakış açısına sahip ve bu nedenle doğru ölçütleri bulan bir göz burada, her ne kadar alelacele çıkarılmış bazı sonuçlarla karşılaşsa da, gerçek bilimsel, tarafsız gözlemlere dayalı, nedensel bağlamları arayan düşünme’nin tipik başlangıcını görür. Yanılgılara ve başı sonu düşünülmeden yapılan genelleştirmelere karşılık, bizi hâlâ şaşırtan dahicesine bilimsel görüşler ağır basmaktadır, hele bu Ionyalıların, insanlığa kendilerinden önce kimsenin adım atmadığı gerçek bilgi yolunu ilk kez açtıkları düşünülürse! Önceki kuşakların bize aydınlattığı karanlıkları onlara kim aydınlatmıştı? Yanılgılardan ve yanlış sonuçlardan –özellikle ellerindeki yetersiz gözlem malzemesi göz önüne alınırsa– kaçınmaları mümkün müydü? Ama bizi özellikle hayran bırakan, o güne kadar sorulmamış soruları yalnız ortaya atmaları değil,üstelik yanılabilecekleri akıllarına bile gelmeyen, henüz okul eğitimi görmemiş çocuklarda gözleyebileceğimiz biz güvenle hiç çekinmeden ve cesaretle cevaplandırmalarıdır. Birçoğunda bir ozanla bir kâhinin özellikleri bulunmaktaydı; felsefi düşünce onlarda, Grek halkına özgü canlı bir yetenek sayesinde, şiirsel bir tasarım, bir “imge”, bir düşgörüntü olarak beliriyordu; soyut kavramlar yerine daha çok olağanüstü canlı “görüşler” halinde, şiirsel imgeler halinde düşünüyorlardı; örneğin Parmenides’in “renksiz” varlıkbilimine karşılık Herakleitos’ta olduğu gibi, Üstelik bir de buna kişisel üslup ve ifade tarzlarındaki özgün çekicilik de ekleniyordu. Aslında Greklerce biçimlendirilen “le style c’est I’homme” ifadesi burada özellikle geçerlik kazanmaktadır; çünkü onlar Grek düzyazısının en eski temsilcileri yani kurucularıdır. Bu tamamen bireysel üslubun parlak örneklerinden biri olan Ephesoslu Herakleitos’la ileride tanışacağız. Gerçekte bütün bunlar, Grek dilinde ilk düzyazıyı kaleme almış olan büyük düşünür Anaximandros için söylenebilir. Grek düşünün doruk noktasını Sokrates’ten önceki filozoflarda gören Friedrich Nietzsche bu büyük Miletoslu hakkında şöyle der: “O, yadırgatıcı istekler tarafından uçarıldığı ve çocuksuluğu engellenmediği sürece, tipik bir filozofun yazdığı gibi yazmaktadır: Sözcüğü sözcüğüne yeni bir aydınlanmanın tanığı ve yüce düşünceler üzerine duruşun ifadesi olan olağanüstü bir üsluba sahip hiyeroglifler halinde.”

 
1. Sokrates’ten Önce Felsefe
 
Özgün, olağandışı birer kişiliğe sahip bireyler olan Ionyalılar ve de önde gelen tüm Sokrates’ten önceki filozoflar pervasız, haşin, kayıtsız ve tamamen çocuksu düşünme tarzlarıyla çağdaşlarımızı derinden etkilemektedirler. Düşünme tarzlarındaki bu kayıtsızlık ve uçarı mantık nedeniyle buradan çıkacak hiçbir sonuçtan çekinmiyorlardı. Evren hakkındaki düşüncelerinin sonuçlarını ifade eden biçim kuşkusuz bir yere kadar dogmatikti, yoksa Sokrates ya da Platon’daki gibi diyalektik olarak yansıtan bir biçim değildi. Hatta bazıları bir kâhin gibi konuşuyordu, bu yüzden örneğin Xenophanes, Herakleitos, Empedokles’in dili çoşkuyla dolup taşıyordu. Bu arada hemen hepsi ve özellikle en önde gelenler inanılmaz bir kendinde güven duygusu geliştirmişti; düşünceleri ve bunların yansıları, kullandıkları dil, kendi “ben”lerini sık sık evrene karşı, ilgisiz kitlenin kanısına karşı çıkaran güvenli bir üstünlük duygusunca belirleniyordu. Onlar felsefe sorunlarını ilk defa fark etmekle, kavramakla kalmamışlar, üstelik içlerinde öylesine hissetmişlerdir ki, bu yakıcı sorulara bir cevap, bir çözüm bulmayı kendilerine görev edinmişlerdir; buldukları çözümlerin doğruluğu ve bilgilerinin hakikiliği konusunda en ufak bir kuşkuya kapılmadıkları için de bunları yurttaşlarına –yazılı olarak– açıklamaktan çekinmemişlerdir.
 
Bu durumda Sokrates’ten önceki filozofların, yani aralarından en büyüklerinin –felsefe tarihi açısından ele alınırsa– felsefenin kurucuları olarak görülmeleri gerektiği açıklığa kavuşmaktadır, çünkü felsefenin temel sorunlarını ilk defa fark edenler, yani keşfedenler ve bu sorunları kendi tarzlarında, herhangi bir düşünce geleneğinin baskısı ve yardımı olmadan, gerçekten benzeri görülmemiş bir özgünlükle, hakiki yaratıcı kişiler olarak, şaşkınlık uyandırıcı bir kayıtsızlık, yüreklilik ve tutarlılıkla çözmeye çalışanlar onlardır.
 
Sokrates’ten önceki Grek felsefesi, felsefi düşünme’nin içerik ve biçimine göre iki evreye ayrılmaktadır. Grek düşününün ilk evresinde (M.Ö. 600-450) filozofların meteoroloji, astronomi, fizik sorunlarıyla birleşerek metafiziğin sonuncu ve de karmaşık sorunlarına kattıkları doğa, yani evrenin doğası, makro-evren felsefesinin başat nesnesini oluştururken, ikinci evresinde, yani Sofistler döneminde (M.Ö. 450-390) düşünen, isteyen davranan bir varlık olarak, hem birey hem de toplum üyesi olarak insan tüm dikkatleri üzerinde topluyordu. Büyük düşünür Elealı Parmenides’in bu ilk dönem içinde belirleyici bir dönüm noktası oluşturduğu da açıktır. Herakleitos da dahil olmak üzere Parmenides’e kadar Sokrates’ten önceki felsefenin odak noktasında oluş sorunu yer alıyordu ve bu sorunun gerçekliğinden kimse kuşku duymuyordu.ama her çeşit oluşu bu görünür dünyadaki değişmeleri, duyusal izlenimlerimizin hakikatini, hareketi ve de şeylerin çokluğunu kesin şekilde yadsıyan ve sadece ebedi, olmamış, yetkin değişmez varlığı düşünce için mutlak zorunlu sayan Parmenides’le birlikte Sokrates’ten önceki felsefenin ilk evresi belirleyici bir dönüm noktasına ulaşmıştır. Çünkü Parmenides’in varlık öğretisi (ontoloji) Sokrates’ten önceki felsefe tarihinde tam anlamıyla bir çağ açmıştır. Onu izleyen düşünürler, hareketin gerçekliği ve duyusal şeylerin çokluğu konusunda ısrar etseler dahi, nitelikleri Parmenides’inkine yakışan bir değil, bir çok “varolan” bulunduğunu kabul ederek, yani her biri kendi tarzında olmak üzere bu tür bir ilk varolandan görünür evrendeki şeylerin nasıl oluştuklarını açıklamaya çalışarak Parmenides’in ontolojisine riayet etmişlerdir. Ayrıca Empedokles ile Anaxagoras bu varolanın nitelikleri karşısında, hareket ve çokluk varsayımını devam ettirebilmek için, bu tür varolanların, yani saf maddi tözlerin çokluğunu yalnız kabul etmek değil, üstelik bu maddi tözlerden hareket faktörünü (ya da faktörlerini) ilkesel olarak ayırmak zorunda kalmışlardır. Ancak Empedokles bunu hâlâ az ya da çok mitsel bir biçimde yapar ve bu tür hareketli iki ilkgücün bulunduğunu kabul ederken, Anaxagoras bu faktörü saf rasyonel bir ilkgüç olarak, başına buyruk akıl (Geist) olarak tespit etmektedir. Üçüncüsü, yani atomculuğun kurucusu Leukippos ise Elea ontolojisine karşılık hareketin değişmenin ve de varolanın kavranabilmesi için varolmayanın gerçek diye, yani Parmenides ve onu izleyen Elealılarca kesinkes yadsınan boş mekanın gerçek diye kabul edilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır. Ancak o varolan denince, görülür şeylerin sonsuz sayıda ebedi, bölünmez ve bu yüzden değişmez ilk-parçacıkları olan atomları, çokluğu ve sayısız nicelikleri dışında Parmenides’in varolanındaki niteliklere sahip, ama ondan ebedi hareket içinde olmasıyla ayrılan atomları anlamaktadır. Bu durumda üç büyük düşünürün Empedokles, Anaxagoras ve Leukippos’un üç farklı görüş açısından çıkarak giriştikleri bir deneme, Parmenides’in vardığı ana sonuçla birlikte, hareketin gerçekliği ve şeylerin çokluğu varsayımını devam ettirmek, yani hiç değişmeyen varolandan çıkarak evrenin oluşunu, genelinde evrensel süreci, her çeşit oluş ve bozuluşu açıklamak anlamına gelmektedir. Buna göre ilk dönemlerdeki diğer düşünürleri, örneğin Apollonialı Diogenes ve genç Herakleitosçularca temsil edilen “seçmeciler” (eklektikler) ya da “öykünenler” (epigonlar) diye tanımlamak mümkündür. Ancak Leukippos’un öğrencisi Demokritos’u yalnız zaman bakımından değil, üstelik Sofistlerce yürütülen “aydınlanma” çağına tüm düşüncesiyle içten bağlı oluşu yüzünden ve de felsefi spekülasyonlarının iki an alanından birini hem kültür tarihi hem bilgi kuramı hem de etik bakımdan insan oluşturduğu için ikinci evreye katmak gerekir.
 
Bu kısa girişte, Pythagoras’tan başlayarak, Sokrates’ten önceki felsefede tamamen özel bir gelişme gösteren, sonuçları Platon’dan önceki düşünürler üzerinde kayda değer bir etki bırakmayan Pythagorasçılar göz önüne alınmamıştır. Onlar özellikle merkezi dogmaları sayılar öğretisiyle kendi yollarını izlemişler ve bu, Sokrates’ten sonraki Grek felsefesi için önemli sonuçlar doğuran bir yol olması gerekirken, Sokrates’ten önceki felsefi düşüncenin gelişmesi dışında adeta bir patika gibi kalmıştır.
 
SOKRATES’TEN ÖNCE FELSEFE
(Fragmanlar – Doksograflar)
 
(II Cilt)
 
Kabalcı Yayınları
 
Yayımlayan
Wilhelm Capelle
 
Çeviren
Oğuz Özügül
 
1. Basım 1994
 
Özgün Adı
Eine Die Vorsokratiker
22 Kasım 2012
Okunma
bosluk

Sofi’nin Dünyası – JOSTEIN GAARDER – Kitap inceleme

Sofi’nin Dünyası – JOSTEIN GAARDER – Kitap inceleme

 

BM taburunda binbaşı olarak görev yapan Albert Knag’ın okullarda verilen felsefe eğitimi yetersiz ve toplumun felsefenin önemini yeterince brnimsememesinden dolayı Sofi adındaki bir kızın felsefe tarihi içindeki heyecanı ve bir o kadar da düşündürücü olan serüvenini yer aldığı felsefe tarihi üzerine bir roman yazıp bunu onbeşinci yaş gününde kızı Hilde’ye armağan etmesi anlatılmaktadır.

 
KİTABIN ÖZETİ
 
Yaşamının diğer insanlarınkinden pek bir farkı olmayan ve onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan Sofi okulden eve döndüğü sırada posta kendi adına bırakılmış ve kimden geldiği belli olmayan sarı bir zarf bulur. Şaşırmıştır. Çünkü kimden geldiği belli değildir ve pul yapıştırılmamıştır. Zarfı açtığında kendisi kadar küçük bir kağıt bulur ve kağıtta şöyle yazar:” Kimsin ?” bunun üzerine kim olduğu konusunda düşünmeye başlar. Belkide bu gizemli olay Sofi için sonun başlangıcı olacaktır.
 
Bu esrarengiz mektup olayı tek bir zarfla kalmaz. İlerleyen günlerde Sofi her birinin içinde değişik ve düşündürücü soruların bulunduğu zarfları posta kutusunda bulmayabaşlar. Sofi artık iyice heyecanlanmıştır ve mektupların kimden geldiğini araştırmaya koyulur. Bir gün mektubu bir köpek tarafından posta kutusuna bırakıldığını görür ve tüm bu olaylar karşısındaki şaşkınlığı iyce artar.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
 
Yeni gelen zarflarda sorularla beraber felsefenin başlangıcına ve ilk filozoflara dair bilgiler yer almaktadır. Sofi artık bunun bir oyun olmaktan ötesistemi, mekanı ve öğretmene ilginç ve bir o kadfar da gizemli olan felsefe kursundan başka birşey olmadığın farkına varır.
 
Varoluş filozof olmanın sırları, mitler, doğu filozofları. Demokritos derken felşsefe kursunun kurucusu ve tek öğretmen olan Alberto Knox kimliğini SofiYe açıklar. Bu mektupları kader ,Sokrates ve ilk medeni kent olan Atina izler. Kimi zaman mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak Sofi değişik zaman ve yerlerde akıl almayacak olaylarla karşılaşır. Evinde kırmızı bir ipek eşarf, kolye ,bozuk para ve en önemlisi ilkj olmayacak yerlerde karşısınaçıkan “ Sofi Amundsen eliyle Hilde Möller Knag” yazılı doğumgünü davetiyeleri… Sofi, Atina’nın yer aldığı mektubu okurken yatağının altında bir video kasedi bulur. Hiç vakit kaybetmeden videoyu izlemeye başlar. İşte karşısındaki yaşlı ve sevimli adam Alberto Knox’dur. Adam Sofi’ye Atina’yı anlatmaya ve eski yapıtla-rı göstermeye başlar ama imkansız olan bir şey vardır. Nasıl oluyorda bu yapıtlar karşısında bu kadar yeni durabiliyor? Bunu yapamaya kimsenin parasının ve gücünü yetmyeceğini düşünür. Ardından hiç akıl almayacak bir şey olur ve Sofi bu esrarengiz filmin içöinde bulur. Alberto ile tanışır o da onu bir yere götürüp Platon’la tanıştırır. Sofi artık rüya mı değil mi diye düşünmeye başlar.
 
Felsefe kursunun iyice kabullenmiş ve olayları akışına bırakmıştır. Aristoteles,Helenizm , aydınlanma çağı, Darwin ve tüm bunları öğrenirken karşılaştığı değişik insanlar, konuşan hayvanlar, doğum günü kartları…
 
Yaşadığının bir rüya olmadığının fakat yaşamının bir rüyadan farklı olmadığının ve sanki birisi tarafından yönetiliyormuş olduğunun farkına varan talihsiz Sofi, Alberto ile bu işin içinden çıkılmaz duruma bir son vermeyi kararlaştırır. Bunun üzerine Alberto, Sofi’nin az da olsa tahmin edebileceği bir konuyu açıklığa kavuşturur.Kendilerinin aslında var olmadıklarını, tüm bu doğum günü kartlarını yazan binbaşının aklındaki elektromanyetik dalgalardan başka birşey olmadıklarını ve kızına doğum gününde verecek olduğu felsefe kitabının kahramanı olduklarını anlatır.
 
KİTABIN ANAFİKRİ
 
İnsanlar dünyayı oldukları gibi kabullenmeyip var oluşlarını, kim olduklarını, neden ve nasıl yaşamaları hakkında düşünmelidir.
 
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
 
Albert Knag: Kızının yaş günü hediyesi için ‘Sofi’nin Dünyası’ adlı kitabı yazan binbaşı
 
Hilde: Binbaşının kızı.
 
Alberto Knox: Binbaşının yazdığı kitaptaki felsefe kursunu öğretmeni.
 
Sofi: Alberto ile birlikte binbaşının aklında varolan ve gerçek olmaya çalışan, ayrıca Hilde gibi onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan bir genç kız.
 
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
 
Felsefeye ilgi duymayanlar için sıkıcı olmaktan öteye geçemeyen fakat ilgi duyanlar için ellerinden düşüremeyeceği, felsefe tarihi üzerine yazılan bu romanda yazar kitabın gençlere de hitap etmesi için ağır bir dil kullanmahtan kaçınmıştır. Kitabın felsefeyle uğraşmaya yeni başlayanlar için yararlı olacağına inanıyorum.
 
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ
 
1952 : 8 Ağustos’ta Oslo’da doğdu. Annesi öğretmendi ve çocuk kitapları yazarıydı. Babası kolej müdürlüğü yapıyordu.
1971 : OtoKatedrak Okulu’nu bitirdi.
1974 : Evlendi.
1976 ve 1983 : İki oğlu oldu.
1976 : Oslo Üniversitesi’nde Norveççe, düsünce tarihi üzerine lisans eğitimini tamamladı.
1981 : Ailece Bergen’e yerleştiler:m On yıl boyunca kolejde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı.
1991 : Tam zamanlı yazar oldu.
1994 : oslo’da yaşamaya başladı.
22 Kasım 2012
Okunma
bosluk

Italo Calvino’nun Vicdan adlı Hikayesi

Italo Calvino’nun Vicdan adlı Hikayesi

 

Savaş çıktığında Luigi adında bir adam, gönüllü olarak gidip gidemeyeceğini sordu.

Herkes onu övdü. Luigi tüfek dağıtılan yere gitti, bir tane aldı ve dedi ki: “Şimdi gidip Alberto denen herifi öldüreceğim.”

 

Alberto kim diye sordular ona.

“Bir düşman,” dedi Alberto, “benim bir düşmanım.”

Ona belirli bir tür düşmanı öldürmesi gerektiğini, öyle istediği herkesi öldüremeyeceğini anlattılar.

“Ee?” dedi Luigi. “Siz beni salak mı sandınız? Bu Alberto tam sizin dediğiniz gibi biri, onlardan biri yani. Bütün o gruba karşı savaşa girdiğinizi duyduğumda şöyle düşündüm: ben de gideceğim, böylece Alberto’yu öldürebilirim. O yüzden geldim. Alberto’yu tanırım ben: sahtekarın biridir. Bana ihanet etti, neredeyse bir hiç uğruna, benim kendimi bir kadın yüzünden küçük düşürmeme yol açtı. Eski hikaye. Bana inanmıyorsanız size herşeyi anlatabilirim.”

Tamam, dediler, boşver.

 

“İyi öyleyse,” dedi Luigi, “bana Alberto’nun nerede olduğunu söyleyin de gidip dövüşeyim.”

Bilmiyoruz dediler.

“Fark etmez,” dedi Luigi. “Bilen birini bulurum. Eninde sonunda onu yakalayacağım.”

Bunu yapamayacağını, nereye yollanırsa oraya gidip savaşması, orada kim varsa onu öldürmesi gerektiğini söylediler ona. Bu Alberto hakkında da hiçbir şey bilmiyorlardı.

“Bakın,” diye ısrar etti Luigi, “size hikayeyi anlatmam gerekecek. Çünkü bu adam gerçek bir sahtekar ve ona karşı savaş açmakla doğrusunu yapıyorsunuz.”

Ama öbürleri dinlemek istemiyordu.

 

Luigi laftan anlamıyordu: “Özür dilerim, sizin için şu ya da bu düşmanı öldürmem fark etmeyebilir, ama Alberto’yla ilgisi olmayan birisini öldürsem çok üzülürdüm.”

Diğerlerinin sabrı taştı. İçlerinden biri ona uzun bir konuşma yaptı ve savaşın ne olduğunu, nasıl istediğin belirli bir düşmanı gidip öldüremeyeceğini açıkladı.

Luigi omuz silkti. “Eğer öyleyse,” dedi, beni yok sayın.”

“Varsın ve de olacaksın,” diye bağırdılar.

 

“İleri marş, bir-ki, bir-ki!” Savaşa yolladılar Luigi’yi.

Luigi mutlu değildi. Rasgele adam öldürüyordu, Alberto’ya ya da ailesinden birine denk gelir diye. Öldürdüğü her düşman için ona bir madalya verdiler, ama Luigi yine mutlu değildi. “Alberto’yu öldürmezsem,” diye düşündü, “Bir sürü insanı boş yere öldürmüş olacağım.” Kendini kötü hissetti.

Bu sırada ona hala birbiri ardından madalyalar veriyorlardı, gümüş, altın, ne varsa.

Şöyle düşündü Luigi: “Bugün birkaçını öldürürüm, yarın birkaçını daha öldürürüm, sonuçta sayıları azalır ve bu sahtekarın sırası da elbet gelir.”

 

Ama Luigi Alberto’yu bulamadan düşman teslim oldu. Boş yere o kadar insanı öldürdüğü için kendini kötü hissediyordu, şimdi barış ilan edildiği için de bütün madalyalarını bir çantaya doldurdu ve düşman ülkede dolaşarak ölenlerin karılarına ve çocuklarına hepsini dağıttı.

Böyle dolaşırken Alberto’yla karşılaştı.

 

“İyi,” dedi, “geç olsun da güç olmasın,” ve Alberto’yu öldürdü.

İşte o zaman Luigi’yi tutukladılar, cinayetten yargıladılar ve astılar. Mahkemede vicdanının sesini dinlemiş olduğunu defalarca söylediyse de kimse ona dinlemedi.

9 Eylül 2012
Okunma
bosluk

Arthur Schopenhauer’den Haklı Çıkma Sanatı

Arthur Schopenhauer’den Haklı Çıkma Sanatı

HİLE 14:



Zafer Narası Atma

Muhalifimize şöyle utanmazca bir oyun oynayabiliriz: Eğer birçok sorudan sonra, hedeflediğimiz çıkarım yararına cevaplar ortada yoksa, istediğimiz vargıyı sanki kanıtlamış gibi zaferle öne süreriz. Eğer muhalifimiz çekingen ya da aptsalsa ve biz de yüksek sesle saygısızca konuşuyorsak, bu hile gayet başarılı olur.



Bu HİLE alıntısı Alman filozof Arthur Schopenhauer’ın Eristik Diyalektik kitabından. Eristik kelimesi, Yunan mitolojisindeki anlaşmazlık tanrıçası Eris’ten geliyor ve kazanma amaçlı tartışma bilgisi, tartışmaları kazanma sanatı anlamına geliyor.





Sel Yayınlarından çıkan Eristik Diyalektik, Kant’ın öğrencisi Schopenhauer’ın 1830’da yazdığı bir metin. Tam da kelime anlamının üstüne notlar, fragmanlar, detaylar ve özellikle tanımlamalardan oluşan, hadi daha açık söyleyelim, hile’lerden oluşan bir bütün. Bir tartışma ortamında karşı tarafı alt etmenin ipuçlarını veren “felsefi hileler” bunlar. Otuz sekiz hileden bazılarının başlıklarını vermem yeterli olacaktır daha iyi anlatabilmek için: Oyunu Gizleme, Yanlış Önerme Kullanma, Bir Anda Çok Soru Sorma, Kızdırma, Zıddını Sorma, Zorluk Çıkarma, Kendi Silahıyla Vurma, Gerekçeyi Terse Çevirme… Kitap bütün bu hilelerin nasıl kullanılacağını bir paragraf ya da bir sayfalık metinlerle açıklıyor. Daha da ötesi bu açıklamalar kapsamında, Scopenhauer kendinden önceki filozofların hem izini sürüyor hem de yorumluyor.



Kitabın bugün okunmasının derin bir anlamı var. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da siyaset söyleminin giderek daha sakilleştiği bir dönemde, hem siyasetçilerin hem siyaset yorumcularının saptırma metotlarını, yanlış bilgilendirme dinamiklerini, sorunun arkasından dolanma tercihlerini anlayabilmek ve ötesine geçip maskelerini düşürmek için bu 80 sayfalık cep kitabını özellikle tavsiye ederim. Bu kitabı okuduktan sonra, özellikle televizyondaki tartışma programlarının çoğunu, bir komedi programı izler gibi izleyeceksiniz.



Felsefe iyidir.



Arthur Schopenhauer
(1788 – 1860)
 
kaynak:http://filucusu.blogspot.com(yekta kopan)
12 Ocak 2012
Okunma
bosluk

James Joyce – Dublinliler kitabı inceleme

James Joyce – Dublinliler kitabı inceleme

İrlanda’da milliyetçi ve bağımsızlık sloganlarının yayıldığı ve siyasetin sertleştiği bir ortamda yetişen Joyce, birçok farklı ideolojinin kesiştiği bir noktada durmuş ve hikâyelerinde bu ideolojileri yansıtmıştır.

Eserleri önemli olmasına rağmen, kullandığı anlatım teknikleri ve dili nedeniyle ortaya çıkan okuma zorluğu James Joyce’u ürkütücü bir yazar haline getirir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
22 Nisan 2011
Okunma
bosluk

içerik