Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

İnsanı felsefeye çeken nedir?

İnsanı felsefeye çeken nedir?

Şöyle bir tartışma var.Acaba felsefe zenginlerin birtakım olanaklara sahip olanların kısacası maddi açıdan daha rahat insanların ya da bilakis ezilmişlerin,dışlanmişların, işsiz güçsüzlerin bir uğraşımıdır? Daha doğrusu felsefe belirli bir sınıfa mal edilebilirmi? Felsefeyi dallayıp budaklandırmamak lazım.Bizler felsefe,dünya görüşü sahibi olmayı  yanlış yorumluyoruz.Felsefe hayatın kendisidir.Felsefe hayatı yaşayış biçimidir.Felsefik görüşe yalnız filozoflar ve özel kişiler sahip olmaz. Fakat sürekli kayıtsız şartsız sorgulayıcı kişilik olmak birde daha mesafeli daha az sorgulayan toplumla uyum içinde birey olmak durumu vardır. Söz gelimi bir insanın "yaşamak için öldür" "yaradılanı sev yaradandan ötürü" şeklinde bir düşünceye sahip olmasıda onun hayat felsefesini oluşturur.Tabi biz yinede şu an için sitematik bir şekilde felsefeye ilgi duyan sorgulayıcı birey üzerinde düşüncelerimizi oluşturacağız.

26 Mayıs 2013
Okunma
bosluk

20. yüzyıl felsefesi özellikleri ve temsilcileri

20. yüzyıl felsefesi özellikleri ve temsilcileri

 

20. yüzyıl felsefesi, 19. yüzyıl sonlarından başlayıp günümüze kadar gelen ve devam eden düşünce geleneklerini ve felsefi akımları kapsar. Her çağın felsefesinin kendi toplumsal, kültürel ve siyasal koşullarıyla etkileşimli olması gibi, 20. yüzyıl felsefesi de kendi siyasal ve toplumsal gelişmelerinden etkilenmiştir. Çağın siyasal olayları, kültürel ve teknolojik gelişmeler, bilimsel alandaki yeni sonuçlar, ortaya çıkan yeni düşünce eğilimlerinin hepsi 20.yüzyıl felsefesinde görülen bilime yönelik sorgulayıcı yaklaşımların, aklın sorgulanması girişimlerinin, dile yönelik ilginin, özne kavramı üzerinde yürütülen tartışmaların, zihin problemlerinin, yeni bir boyut kazanan bilgi sorununun, cinsellik soruşturmasının, yabancılaşma ve iktidar sorunsalının arkaplanını oluşturmaktadır. Bu çağın düşünürlerinin çoğunluğu bir şekilde çalışmalarında çağın kuramsal sorunlarını dillendirmiş ve yanıt arayışında olmuştur.
 
Önemli akımlar
 
Analitik felsefe
Dil felsefesi
Yorumsamacılık
Yapısöküm
Varoluşçuluk
Mantıksal Pozitivizm
Nihilizm
Fenomenoloji
Yapısalcılık
Eleştirel teori
Analitik Felsefe
 
20. yüzyılın ana akımlarından birisidir analitik felsefe. Kökenleri Hume’a kadar uzanan bir felsefe geleneği olarak analitik felsefe, bir yandan dünyanın çok büyük sayıda karmaşık olmayan öğeden meydana geldiğini, öte yandan felsefenin görevinin de bir senteze ulaşma çabası değil dilsel ya da mantıksal analiz olduğu iddiasından hareket eder. Bilimden yana tutum alıp metafiziğe karşı duran bu analitik düşünürler, belli bir şekilde realizmi savunurlar diyebiliriz.Bu akımın önemli farklılıklarıyla birlikte önde gelen temsilcileri George Edward Moore, Bertrand Russell, Gattlob Frege, Ludwig Wittgenstein ve Viyana Çevresi ya da Viyana Okulu olarak bilinmektedir.
 
Yorumsamacılık

Yorumsama ya da hermenuitik yöntemine dayanan felsefe akımı. Felsefe tarihi boyunca yorumsamacılık denilen yaklaşım çeşitli biçimlerde ortaya çıkmış ve çok eski bir düşünme geleneği olmakla birlikte, asıl olarak Schleiermacher, Dilthey , Gadamer’ın katkılarıyla belirginlik kazanmış bir 20. yüzyıl düşüncesidir. Yorumsamacılık, anlam ve anlamlandırma meseleleri noktasında önceliği yorumlayıcıya veren bir yaklaşım gösterir. Genel olarak metin bilimi ya da metin okuması şeklinde anlaşılmış olsa da (kutsal metinlerin anlaşılması ve açıklanması), yorumsamacılık, 19.yüzyılın sonlarından itibaren bir felsefe eğilimi olarak sahneye çıkmıştır.
 
Fenomenoloji

Kurucusu Edmund Husserl olan felsefe geleğidir. 20. yüzyılın tüm felsefi gelişmesini etkilemiş, özne ve bilgi konularında geleneksel felsfe eğilimlerinin dışında bir yaklaşım biçimi geliştirmeye yönelmiştir. “Askıya alma” ve “fenomenolojik indirgeme” olarak adlandıral ikili bir işlemle fenomenoloji, Kant’ın bilgi alanının dışında bıraktığı gerçekliğin bilinebilir olduğunu öne sürmüş, kendi epistemolojik konumunu bu anlamda öteki felsefelerden üstün tutmaya çalışmıştır. Fenomenoloji felsefesinde Hegel etkisi görülür ve bir akım olarak kendisi de öncelikle varoluşçu felsefeyi, daha sonrada tüm postmodern felsefe tartışmalarını etkilemiştir. Martin Heidegger, Maurice-Merlaue Ponty, Jean-Paul Sartre gibi aynı zamanda varoluşçu felsefenin öncüleri olarak kabul edilen filozoflar, fenomenolojiden etkilenmiş olmalarının yanı sıra, fenomenolojik felsefenin temsilcileri de sayılırlar.
 
Yapısalcılık

Yapısalcılık, bir felsefe akımı olarak Yapısalcı Dilbilim ve onun öncüsü Ferdinand de Sausseure’den kaynaklanır.20.yüzyılın en önemli akımlarından birisidir. Felsefe tarihi icindeki önemli dönüşümlerin kaynaklarından birisi olmuştur. Bilgi, özne, tarih, dil, benlik, bilinç, toplum vb. bütün teorik kavramlara ilişkin farklı bir perspektif ortaya koymuş ve kendisinden sonra Postyapısalcılık olarak bilinen gelişmenin öncüsü olmuştur. Claude Levi-Strauss, Althusser gibi isimlerle anılır.
 
Postyapısalcı Felsefe

Özellikle Fransa’da yapısalcılıktan sonra gelişmiş olan ve kaynağında yapısalcılık, fenomenoloji, varoluşculuk, Nietzscheci felsefe gibi felsefe geleneklerinin bulunduğu, köklü düşünce ve felsefe eleştirisiyle birlikte kendini gösteren felsefe geleneği postyapısalcı felsefe olarak adlandırılmaktadır. Aydınlanma Çağı felsefesi başta olmak üzere, tüm Batı felsefesi tarihine eleştirel bir yönelim gösteren, her tür özcü, ikici (düalist), akıl-merkezci yaklaşımı sorgulayan bir felsefi tutum sözkonusudur burada.Başlıca temsilcileri Michel Foucault, Jacques Derrida, Ernesto Laclau, Jean Baudrillard, Julia Kristeva, Gilles Deleuze gibi isimlerdir.
 
Postmodern Felsefe

Postmodern felsefe, modern düşüncenin ya da başka bir değişle aydınlanmacılıktan gelen zihniyet yapısının temelleri bakımından sorgulanması ve genel olarak yadsınması biçiminde ortaya çıkan felsefe eğilimi olarak adlandırılabilir. Postmodern felsefenin soruşturması yalnızca modern düşünceyle sınırlı kalmaz, bir bütün felsefe tarihini hedefler. Postmodern felsefe olarak addedilen felsefeler, genel bir eğilim olarak, özcülük, temelcilik, gerçekçilik, nesnellik, öznelik, düalizm gibi modern felsefede doruğuna ulaşmış olan temel felsefi nosyonları kuşkuyla karşılar ve yadsır. Bu yaklaşım, Jacques Derrida gibi düşürlerde görüldüğü üzere, Platon’dan beri süregelen ve Modernizmde doruğuna ulaşan metafiziksel felsefeyi sonlandırmaya yönelir.
 
Eleştirel Realizm

Eleştirel realizm, özellikle realizmin kuramsal sınırlılıklarını ve sorunları aşarak yeniden değerlendirme yönelimidir. 20. yüzyıl felsefesinde yapısalcı, pozitivist, yorumsamacı yaklaşımların dışında yeni bir yönelim olarak belirir.Özellikle bilim felsefesi alanında söz sahibi olarak ortaya çıkar. Klasik realizmde bilimin, ampirik olguların gözlemlenmesine indirgenmesinden kaynaklanan sınırlılıkları eleştirel realizm yaklaşımıyla aşılmaya çalışılır.Nicolai Hartmann yüzyılın ilk yarısında bu akımın temsilcilerinden sayılır. Ayrıca en eski felsefi anlamında realizm, fikirlerin gerçekliğine inanmak anlamına geldiğinden, eleştirel realizm bu anlamda da bir ayrım koyar. Eleştirel realizm, buna göre, hem dünyanın gerçekliğini hem de yapısal mekanizmaları kabul eder. Ontolojik anlamda dünyadaki şeyler ya da varlıklar onu tasavvur eden bilinçten bağımsız olarak vardır. Realizm ve eleştirel realizm felsefe, bilim, edebiyat eleştirisi gibi alanlarda farklı boyut ve katmanlarda karşımıza çıkar. Fikirlerin gerçekliğine inanmak şeklindeki realizmin felsefi anlamından edebiyattaki realizmin gerçekcilik olarak anlaşılması bu anlam farklarını gösterir. Georg Lukács’ın tanımlamasına göre edebiyatta realizm, edebiyatın realitenin/gerçekliğin bir yansıması olduğu fikrinden hareket eder. Bilim felsefesi alanında da realizmin gerçekcilik şeklinde anlaşılması sözkonusudur. Bu noktada eleştirel realizmin ya da gerçekciligin en önemli ismi Roy Bhaskar’dır. Felsefi anlamda eleştirel realistler Bhaskar’ın öncü açılımlarını değerlendirmişlerdir. Andrew Sayer bu felsefi akımın başka bir önemli ismidir.
 
Eleştirel Rasyonalizm

20. yüzyıl, özellikle ikinci yarısından itibaren akla yönelik kuşkular, itirazlar ve yadsıyışlar yüzyılı olmakla birlikte, birçok önemli filozof akıl savunuları yapmaya çalışır.Bunların önemli bir bölümü, bilinen anlamda akıl ve akılcılık savunusunu değil, kendileri de sorguladıkları eleştirel bir akılcılık anlayışı geliştirirler. Habermas örneğin, Adorno ve Horkheimer’de görülen araçsal akıl eleştirisininin çok fazla genelleştirilmesine ve bir bütün aklın araçsal akla indirgenmesine karşıdır. Kendisi de akılcılığı eleştirmekte, fakat yine de akıla bir pay bırakmaktadır. Öte yandan eleştirel rasyonalizm denilince ilk akla gelen isim bilim felsefecisi Karl Popperdir. Öğrencisi Karl Feyerabend tarafından görüşleri yoğun eleştirilere maruz kalıp “Akla Veda” denilmeden önce Popper, eleştirel bir rasyonalizm yöntemi geliştirmeye çalışmıştır. Popper’in eleştirel rasyonalizme dayanan bilim felsefesi, temelde kesin doğrular anlamında bilimsel bilgilere ulaşmayı mümkün görür.
 
Eleştirel Teori

Frankfurt Okulunun teorik ve felsefi konumunu gösteren adlandırma.Theodor Adorno, Max Horkheimer, Jürgen Habermas, Walter Benjamin okulun en tanıdık simalarıdır.Bu düşünürler Marksizm içinde yer almaktadırlar, ancak Marksizmle ilişkileri özel bir nitelik arz eder; Ortodoks Marksimin tamamen dışında kalırlar.Aydınlanmacılıkla eleştirel bir ilişki kurarlar, akıl kavramına yönelik çeşitli boyutlarda eleştiriler getirirler.Postmodern soruşturmada görülen akıl eleştirilerinin ilk ipuçlarını Frankfurt Okulu düşünürlerinde görmek mümkündür. Elbette Frankfurt okulu’nun her üyesinde farklı boyutta bir eleştirellik sözkonusudur, ama bu düşünürleri bir okul içinde birleştiren ögelerin temelinde eleştirel teoriyi benimsemeleri yatar. Eleştirel teori, hem teorinin/felsefenin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesini ve yeniden yapılandırılmasını, hem de uygulamada eleştirel bir yönelim gözetilmesini ifade eder. Okulun en genel anlamda eleştirel bir düşünce ve eleştirel bir toplum teorisi kurmayı amaçladığı, felsefi çalışmalarında bu eleştirelliğin ortaya konulduğu söylenebilir.
22 Kasım 2012
Okunma
bosluk

Platon’un devlet kavramını on derste anlamak

Platon’un devlet kavramını on derste anlamak

Altın Çağı'n ayak izlerini arayışımızda karşımıza çıkan bilgelerden biri de Platon .



Platon, iki cephede birden mücadele verir, biri demokratik "hakim ideolojiye", diğeri radikal Sofistlerin şiddetine karşı. Çünkü Platon'a göre, yalnızca uzlaşmacı yasa ilkesi ile donanmış olan demokrasi ideolojisi, polise egemen bir güç sağlamaktan yoksundur ve bu nedenle ölçüsüz arzuların başarıya ulaşmasına, yani adaletsizliğe, ahlaksızlığa ve korkuya yol açmaktadır.



Radikal Sofistlerin öğretisi ise, etkisizlik içine gömülmektedir; çünkü toplumsal yaşamın consensus'ü gerektirdiğini, ne biçimde olursa olsun bir düzene gereksinim duyduğunu kavrayamamıştır. Bu yüzden "devlet" (politeia) zorunludur. İnsanların mutluluğu sağlanacaksa, yeryüzünde doğru bir yaşam gerçekleştirilecekse, insanın onsuz yapamadığı polis, değişmeyi, göreceliği dışlayan evrensel değerler üzerine kurulmalıdır ve otoritesini herkese kabul ettirecek bir meşruluğu içermelidir. Platon, gerçeklerin (ideaların) var oldukları için, böyle bir polisin olası olduğunu belirtir; bu polis ideal devlettir



Sokrates 'in bu çalışkan öğrencisinin düşüncelerini anlamaya çalışıyoruz . Platon 'un ideal devlet nasıl olmalıdır diyalogları on kitapta toplanır . Bu on kitabın bir araya getirilişi ise 'Platon 'un Devlet ' kitabı olarak bilinir . Kitapta on ayrı konuda diyaloglar yer alır . Sokrates bu diyalogların baş kahramanıdır . Bu diyalogları okurken onları bir tür ders gibi özetlemek de yararlı olabilir diye düşündüm .



Birinci Ders :



“Doğruluk, güçlünün işine gelen midir? ” 



Doğrunun ne olduğunun bilinmesi gerekir. Doğruluk yoksa iyilik olup olmadığı anlaşılamayacaktır.





İkinci Ders :



"Eğriliğin doğruluktan üstün olduğunu savunanların kazanımları nelerdir ? "



Doğruluk hem kendisi, hem de verdiği sonuçlar iyi olan şey, mutlu olmak isteyenin aradığı şeydir.Doğruluk zahmet karşılığı elde edilen bir şeydir. Toplum kişiden daha büyük olduğu için daha büyük alanda doğruluk, daha büyük ölçüde vardır .İş bölümü ile düzene girmiş bir toplumda az ile yetinen insanlar olduğu için toplumun barış ve sağlık içinde yaşayacağı söylenebilir .



Bolluğa kavuşmuş, yani refaha ulaşmış bir toplumda insan isteklerinin sürekli artacaktır.Sürekli artan istek ve ihtiyaçlar sonunda elindekiyle yetinmeyenler çoğalacaktır.Aç gözlüler komşusunun elindekileri de ele geçirmeye çalışacaktır .Bu nedenle de savaşlar kaçınılmaz olacaktır .Savaşı daha aç gözlü olanlar kazanacaktır. Demek ki eğriler daha kazançlı olacak , doğrular kaybedecektir . .



Üçüncü Ders :



"Kim yalanı ne zaman söyler ? "

Yalanı gerçekten ayrılabilme yetkisi yalnız devleti yönetenlerde olmalıdır. Devletin yararına düşmanlara yalan söylenebilir. Bunun dışında kimsenin bu yola başvurmaması gerekir . Devlette gençlerin akıllı ve uslu olması gerekir. İyi güvenlik güçlerinin yetişmesi için müziğin, beden eğitiminin ve iyi beslenmenin önemi çok büyüktür. Hekim ve yargıçların nasıl olması gerektiği, kimlere iyi hekim, kimlere iyi yargıç denileceği üzerinde anlaşma sağlanmalıdır . Yönetenlere ve yönetilenlere söylenecek yalanların özellikleri belirlenmelidir .

Dördüncü Ders :

"Mutluluk anlayışı nasıl olmalıdır ? "

Devlette üç sınıftan herkes kendi işini yapacaktır. Böylece her sınıf mutlu olacaktır. Zenginlik ve yoksulluk bir yandan sanatı, diğer yandan sanatçıyı kötüleştirecektir. Bu nedenle bu iki kavramın devlete sokulmaması gerekir .Devletin bütünlüğü ve sınırlandırılması çok önemlidir . Her şey eğitim ve öğretime bağlıdır. Kanun koyucunun yapacağı işler dört ana özelliğe göre açıklanabilir .

A) Yiğitlik
B) Ölçülülük
C) Doğruluk
D) Bilgelik

Devletten sonra bireyde de bu değerler bulunmalıdır.Burada “Doğru olmak mı, eğri olmak mı yararlıdır? ” sorusu yine ortaya çıkacaktır .“İyilik içimizin sağlığı, güzelliği, düzeni; kötülük ise, hastalığı, çirkinliği ve çürüklüğüdür”

Beşinci Ders :

"Devlette kadınlara görev verilmeli midir ?

Devlette kadının yeri vardır .Kadınların da erkekler gibi müzikle ve jimnastikle eğitilmesi gereklidir .
Diğer bir sorun ise kadının erkeğin gördüğü her işi görebilip göremeyeceğidir. Cevap evettir, çünkü yatkınlığına göre erkekler nasıl her işi yapıyorsa kadınlar da yatkınlığına göre her işi yapabilir.
Kadın da erkek gibi devlet bekçiliğine elverişlidir ve erkek gibi eğitim görecektir. Bekçilerin kadınları ve çocukları ortak olacaktır. En önemli zorluk budur. Her iki cinsin en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir.

Altıncı Ders :

 

“Bu ilkelerle yönetilen bir devlet gerçekleşebilir mi? ”



Tasarlanana en yakın devleti kurabilme yolu bulunursa devlet kurulmuş olur.
Devletin sıkıntısız olması için filozofların da devlet yönetiminde olmalarıgerekir. Buna alternatif olarak kralların filozof olup devlet gücü ile akıl gücünü birleştirmeleri gerekir . 
Filozoflar başa geçmelidir.Çünkü filozoflar gerçeği bilen kimselerdir.



Yedinci Ders : 



 

"Filozof devlet adamı neden önemlidir ? "

Devlette iyilik ve bilgi kavramlarını bilen kişilerin bulunması çok önemlidir . Eğitimin amacı da insanları iyi fikrine çekmektir. Bu nedenle filozofların devlet işlerine bakması gereklidir. Bu yüzden de filozof devlet adamı yetiştirilmesi gerekmektedir. Filozof devlet adamı, sayı bilgisi, geometri bilgisi, astronomi, armoni, diyalektikaya hazırlık ve bilginin bölümleri gibi dersleri okumalıdır.
Bu bilgileri ise anlayışı güçlü, yani öğrenme kolaylığı olan kimselere, en dayanıklı ve yiğit kimselere vermek gerekir. İnsanları mutluluğa ulaştıracak devlette mutlaka bir veya birkaç filozof başta olmalıdır.

Sekizinci Ders :

"Devletin ideali nedir ?"

Devletin ideali en iyi devlet olmak olmalıdır . Dört bozuk devlet düzeni ve bu dört bozuk düzene uygun dört ayrı insan tipi vardır . Devlette bozulmayı oluşturan insan tiplerini şöyle sıralayabiliriz .

  • A) Timokrasi insanı
  • B) Oligarşi insanı
  • C) Demokrasi insanı
  • D) Zorbalık insanı

Zorunlu ve zorunsuz istekler ,zorbalık gibi birçok değişik kavramın kol gezdiği bozuk devlet düzeni iyi bir devlet ideali değildir . Devletin ideal devlet olması iyi ve bozuk olmayan bir düzenle mümkün olabilir .

Dokuzuncu Ders :

"Zorbalık Nedir ?"

Ruh zorbalığa alışabilir . Zorbalık da erosla alakalıdır . Zorbalık ruhların düşeceği küçük ve büyük kötülüklerdir.

“Zorba mutlu mudur, mutsuz mudur? ”

Zorba mutlu değildir , çünkü zorbanın ruhu da dilediğini yapamaz ve tutkunun sürdüğü yere gider.
Tasalar ve üzüntüler içinden eksik olmaz.

Üç çeşit insan vardır: 
a. Bilgi sever
b. Ün sever
c. Para sever,

Bu üç zevkin en hoşu birincisidir. Filozof da en çok birinciyi sever.

Onuncu Ders :

"Ruhumuz nasıl kurtulur ? "

Ruhun kurtuluşu ve huzuru için sanatla uğraşmak gerekir . Şiir , ruhu eğitecektir . Tragedya ve komedya ruhu dalgalandıracaktır . Yaratma işlemiyle ruhun ölmezliği, ruhun özü ortaya çıkacaktır . Ölümden sonra ruh yeni bir hayatı seçecektir. Bu seçimle ruhun ve onun içinde yaşadığı insanın kendini nasıl kurtarabileceği belli olacaktır .

22 Kasım 2012
Okunma
bosluk

19. yüzyıl felsefesinin özellikleri ve temsilcileri

19. yüzyıl felsefesinin özellikleri ve temsilcileri

 

19. yüzyılın en tipik özelliği siyasi ideolojiler çağı olmasıdır.
 
18.yy.da aydınlanma sadece dine ve geleneğe değil, siyasi otoriteyede başkaldırarak devletin gücünü azaltıp bireyin gücünü arttırmayı amaçlamıştır. O yüzden de siyasette ve ekonomide liberalizmin yıldızı parlamıştır.
 
Ancak arzu edilen eşitlik, güvenlik yine sağlanamamıştır. Buna tepki olarak 19.yy.da sosyalizm ortaya çıkmış ve eşitlik kavramına önem vermiştir.
 
19.yy liberalizm ile sosyalizmin çekiştiği bir ideolojiler çağı olmuştur.
 
19. yüzyıl felsefesi öncelikli olarak Alman felsefesinde romantizmin ve idealizmin zirveye ulaştığı bir dönemdir. Aynı şekilde materyalizmin de yeni bir derinlik kazandığı ve öne çıktığı görülür. Fransız felsefesinde bir yanda Proudhon, Saint-Simon gibi reformcu düşünürler; öte yanda da August Comte ile pozitivizmin belirginleştiği görülür. Tarihçi Tocqueville ile sosyolog ve düşünür olan Emile Durkheim’ı da buraya eklemek gerekir.
 
19. yüzyılın genel olarak bir tarih yüzyılı olduğu belirtilir, bunun anlamı hem tarih bilincinin gelişmesi hem de düşüncenin ve felsefenin tarih ile birlikte ele alınıp değerlendirilmesi eğiliminin kuramsal bir nitelik kazanmaya başlamasıdır. Böylece felsefenin içinde siyasal teoriler ve sosyoloji gibi bir disiplin çıkmıştır. 19. yüzyılın genel hatlarıyla Almanya’da idealist felsefenin, Fransa’da sosyalist düşüncenin, İngiltere’de iktisat teorisinin gelişip güçlendiği zamanlar olarak belirtilmesi yanlış olmaz. Felsefede romantik düşünce, idealizm, materyalizm, realizm, rasyonalizm, tarihselcilik, pozitivizm bu yüzyılda kendini gösterir.
 
19. yüzyıl tarihsel bakımdan siyasal ideolojilerin öne çıktığı bir dönem olarak ortaya çıkmıştır. Sosyalist düşünce ve onun felsefi kökleri bu dönemde belirginlik kazanmış, öte yandan Liberalizm ve onun felsefi kökleri belirginleşmiştir. 18. yüzyıl aydınlanmacılığının felsefi konumlanışı devam ettirilmekle birlikte, aydınlanmacı felsefi kavramlara belirli bir ölçüde kuşkuyla bakan bir yönelim olarak şekillendiği söylenebilir. Fransız Devrimi’nin sonrasında ortaya çıkan hayal kırıklıklarının etkisi 19. yüzyıl felsefelerinde görülür.
 
Genel Özellikleri
 
Sosyal ve siyasal sorunlara yönelme
ideolojilerin öne çıkması
Olgulara dayalı bilim anlayışı
Din ve geleneğe karşı olma
Yeni kültür ve insan tipi arayışlarına yönelmedir.
22 Kasım 2012
Okunma
bosluk

18. yüzyıl felsefesinin özellikleri ve temsilcileri

18. yüzyıl felsefesinin özellikleri ve temsilcileri

 

Avrupa’da 17. yüzyılın ikinci yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan ve önde gelen birtakım filozofların aklı insan yaşamındaki mutlak yönetici ve yol gösterici yapma ve insan zihniyle bireyin bilincini, bilginin ışığıyla aydınlatma yönündeki çabalarıyla seçkinleşen kültürel dönem, bilimsel keşif ve felsefi eleştiri çağı, felsefi ve toplumsal hareket.
Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürler., düşünce ve ifade özgürlüğü, dini eleştiri, akıl ve bilimin değerine duyulan inanç, sosyal ilerlemeyle bireyciliğe önem verme başta olmak üzere, bir dizi ilerici fikrin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. öyle ki söz konusu temel ve laik fikirlerin modern toplumların ortaya çıkışında büyük bir rolü olmuştur.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Aydınlanmayı belirleyen birtakım tavır ya da eğilimden söz edilebilir. Bunlar sırasıyla hümanizm, deizm veya ateizm, akılcılık, ilerlemecilik, iyimserlik ve evrenselciliktir. Bunlardan hümanizm, Aydınlanmada, her şeyden önce dünyanın, sınırları doğa tarafından değil de, ulusal sınırlar tarafından çizilen, insan! bir dünya olduğu, anlamına gelir. Dünya Tanrı tarafından yaratılmıştır, fakat o artık insanların elindedir. Buna göre, dünya, insanın değerleri, tutkuları, umut ve korkularıyla belirlenen insani bir evrede bulunmaktadır. Bu evrede, insanın evrensel olan doğasına büyük bir inanç beslenmiştir. Temel duyguların, fikirlerin her yerde aynı olup, ulusal, kültürel ve ırk bakımından olan farklı­lıkların yapay olduğu savunulur. Aydınlanma boyunca, bir yandan farklılıklara hoşgörüyle bakılırken, bir yandan da insanın doğası ve gerçek anlamı gün ışığına çıkartılmaya çalışılır. ‘İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir’ sözü, Aydınlanmanın en önde gelen sloganlarından biridir.
Aydınlanmada hümanizmi tamamlayan tavır ise ateizm veya deizmdir. Başka bir deyişle, Aydınlanmanın hemen tüm düşünürleri çoğunluk ateist ya da deist idiler. Hıristiyanlıktan nefret eden bu düşünürler, batıl inançlarla, bağnazlık ve dini insanlığın ilerlemesi önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir. İnanç ve dine karşı çıkarken akıl ve bilime sarılan Aydınlanma düşüncesi, Tanrı’nın evrene müdahalesine kesinlikle karşı çıkmış ve bilimin gerektirdiği kendi içinde kapalı ve düzenli bir sistem olarak evren görüşünü benimserken, Tanrı’yı en iyi durumda bir seyirci durumuna indirgemiştir.
Akılcılık ise, Aydınlanmada insanın rasyonelliğine, doğuştan getirdiği aklına inançla belirlenir. Buna göre, akıl insana matemati­ğin en soyut, en karmaşık doğrularını anlama ve öğrendiği bu doğruları evrene uygulama olanağı vermiştir. Aklı yine insana, iyi planlanmış gözlem ve deneylere dayanarak, doğayla ilgili sorular sorup yanıtlama imkanı sağlamıştır. Bununla birlikte, akla ve insanın rasyonelliğine duyulan inanç, doğa bilimleri ve matematik alanındaki başarılarla sınırlanmış değildir. Bu çerçeve içinde, bütün bir toplumun, insan doğasına ve hümanizmin değerlerine göre, aklın ışığında yeniden düzenlenmesi gerektiği inancı, Aydınlanmanın en önemli inançlarından bir başkasıdır. Bu dönemde din bile, aklın süzgecinden geçirilir ve dinin kendisinden çok, akıl yoluyla temellendirilemeyen batıl inançlara saldırılır.
Aydınlanmanın akılcılığını tamamlayan şey, sınırsız iyimserlik olmuştur. Bu iyimserliğin temelinde ise, evrenin tüm yönleri ve her ayrıntısıyla rasyonel olduğu inancı bulunmaktadır. Fiziki evren rasyonel olduğuna göre, onda bir düzen vardır ve bu düzeni belirleyen şey de, belli sayıdaki rasyonel ilkelerdir. İnsan varlığı akıllı bir varlık olduğundan, ya da insan zihninin kendisi de rasyonel olduğundan, o bu ilkeleri keşfetme ve evrendeki düzeni anlayabilme kapasitesine sahip bir varlıktır. Öte yandan, insan iradesini belirleyen öğe de akıl olduğu için, insan evrenin yapısına ve düzenine ilişkin bilgisine dayanarak eylemek durumundadır. Bundan dolayı, insan varlığı yalnızca kendisini değil, içinde yaşadığı toplumsal düzeni de geliştirip yetkinleştirebilir.
Bu bağlamda, Aydınlanmaya damgasını vuran bir diğer özellik, insan doğasının evrenselliğine duyulan inançtan başka bir şey değildir. Buna göre, herkes aynı akla sahip olduğundan, herkes aynı rasyonelliği sergilediğinden, uygun bir eğitim sürecinden geçmiş olan herkes aynı doğru sonuçlara ulaşmak durumundadır.
Aydınlanmanın sonuncu ve en belirleyici yönü, ilerlemeciliktir. Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürlere göre, Avrupa, bütün bir Ortaçağ boyunca süren bir batıl itikatlar ve bağnazlık dönemini geride bırakmıştır. Bu bağnazlığın yıkılışında, din karşısında kesin bir zafer kazanan bilimin etkisi büyük olmuştur. Modern bilim, evrenin tüm farklı görünüşlere rağmen, temelde çok büyük, fakat oldukça basit ve düzenli bir mekanizma olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu düzenli evrenin bir parçası olan insanın olup, insanla içinde yaşadığı toplum bu bilgi ışığında sonsuzca geliştirebilir. İnsanın refahı açısından büyük bir ilerleme kaydedilmiş olduğuna göre sınırsız ve sürekli bir ilerlemeyi engelleyecek hiçbir şey yoktur.
 
GENEL ÖZELLİKLERİ
 
Akla duyulan güven nedeniyle sadece dinsel değil, siyasi otporitelerede başkaldırılmıştır.
Laik bir dünya düzeni benimsenmiştir.
düşüncw özgürlüğü ve hoşgörü fikri ortaya çıkmıştır.
Sistemci felsefelerin yerini ; dil, kültür, toplum, sosyal düzen konusundaki düşünceler almıştır.
Filozofun yerini aydın, düşünür, yazar almıştır.
 
Döneme Damga Vuran İsimler: Locke, Berkeley, Hume, La Mettrie, Kant, Fichte, Schelling, Rousseau, Voltaire, Montesquieu, A. Smith, Condorcet, Hegel.
 
19. yüzyılın en tipik özelliği siyasi ideolojiler çağı olmasıdır.
18.yy.da aydınlanma sadece dine ve geleneğe değil,
siyasi otoriteyede başkaldırarak devletin gücünü azaltıp bireyin gücünü arttırmayı amaçlamıştır.
O yüzden de siyasette ve ekonomide liberalizmin yıldızı parlamıştır.
Ancak arzu edilen eşitlik, güvenlik yine sağlanamamıştır. Buna tepki olarak 19.yy.da sosyalizm ortaya çıkmış ve eşitlik kavramına önem vermiştir.
19.yy liberalizm ile sosyalizmin çekiştiği bir ideolojiler çağı olmuştur.
 
GENEL ÖZELLİKLERİ
 
Sosyal ve siyasal sorunlara yönelme ideolojilerin öne çıkması.
Olgulara dayalı bilim anlayışı.
Din ve geleneğe karşı olma.
Yeni kültür ve insan tipi arayışlarına yönelmedir.
 
Döneme Damga Vuran İsimler: Saint-Simon, A. Comte, K. Marx, S. Kierkegaard, F. Nietzsche, H. Bergson, J.Bentham, W. James, J. Dewey, C. Darwin, H. Spencer.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
22 Kasım 2012
Okunma
bosluk

içerik