Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Farabi ve Erdemli Şehir – Kitap inceleme

Farabi ve Erdemli Şehir  – Kitap inceleme

 

Farabi ve Erdemli Şehir

Farabi
 

İnsanlar hayatlarını devam ettirebilmek için ve en üstün yetkinliklere ulaşmak için ta-mamını yalnız temin etmesi mümkün olmayan birçok şeye muhtaç olarak yaratılmıştır . Bu se-beple insan başkalarının yardımına ihtiyaç duyar , kendi ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz . Dolayısıyla insanlar ihtiyaçlarını karşılamak için topluluklar oluşturur ve bu topluluklar daha büyük ihtiyaçlar için bir araya gelir ve daha büyük toplulukları oluşturur .

 
Erdemli şehir , organları tam ve sağlıklı olan , bütün organları canlı varlığın hayatını sağlayıp korumak için birbirleriyle yardımlaşan bir be­dene benzemektedir . Nitekim bedenin organları farklı yaratılışta olduğu gibi sahip oldukları güçler açısından da organlar arasında bir derece­lenme söz konusudur . Bedende tek idareci organ olan Kalp ile kalbe yakın konumdaki organlar bulunmaktadır . Bu organlardan her birinin , idareci organın amacına uygun olarak kendi işlevlerini gerçekleştirmele­rini sağlayan tabiî güçleri vardır . Bu organlar dışında ise , idareci organ ile alalarında herhangi bir aracı olmayan organların amaçlarına uygun olarak işlevlerini gerçekleştirdikleri güçleri vardır , ki bu organlar mertebe bakımından ikinci sıradadır . Diğer bazı organlar ise bu ikinci mertebedeki organların amaçlarına göre Hareket et­mektedirler . Bu durum , organa hizmet eden , ancak idare edeceği hiçbir organ bulunma­yan organlara kadar böyle devam eder .
 
Şehir de aynı beden gibi farklı yaratılışta ve yapıları bakımın­dan aralarında bir derecelenmenin söz konusu olduğu bölümlere sahiptir . Şehirde bir insan idareci konumunda-dır ve bu idareciye yakın durumda başka insanlar bulunmaktadır , idareciye yakın konum­daki bu insanların her birinin , idarecinin amacına uygun olarak hareket etmelerini sağlayan bir ya-pısı ve yeteneği vardır . Bunlar ilk mertebedeki insanlardır . Bunların altında ise , bu bilinci mertebedeki insanların amaçlarına göre hareket eden ikinci mertebedeki insanlar; bunların al­tında da ikinci mertebedekilerin amaçlarına göre hareket eden başka in­sanlar bulunmaktadır . Devletin bütün unsurları , başkalarının amaçlarına göre hareket eden , başkalarına hizmet edip , kendilerine hiz­met eden hiç kimse bulunmayan insanlara kadar bu şekilde sıralanır . Bunlar en aşağı mertebedeki insanlardır; ancak bedenin organları gibi bu organlara ait güçleri sağlayan yapılar da tabiîdir . Halbuki şehrin unsurları tabiî olsa da , bunların şehir için iş­levlerini gerçekleştirmelerini sağlayan yapı ve kabiliyetleri tabiî değil , ira­dîdir Buna göre şehrin unsurları tabiî olarak , insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde şunu değil de bunu yapmalarını uygun kılacak farklı özellik­lerde yaratılmışlardır . Ancak insanlar sadece sahip oldukları bu yaratılış­tan gelen özellikler dolayısıyla değil , sanatlar ve benzeri beceriler gibi ira­dî kabiliyetlerle elde edilebilen şeyler sayesinde de şehrin bir unsuru du­rumundadırlar . Bedendeki organların sahip oldukları tabiî güçlerin şeh­rin unsurlarındaki karşılığı , iradî kabiliyet ve yapılardır .
 
Erdemli şehrin yöneticisinin sıradan bir insan olması mümkün değil­dir; çünkü yöne-ticilik şu iki şeyden birisiyle gerçekleşir:
 
1- Kişinin yara­tılışı ve yapısı bakımından yöneticiliğe hazırlanmış olması;
 
2- İradî yapı ve kabiliyet , ki bu da tabiat olarak yöneticiliğe yatkın olarak yaratılmış bir kimse için söz konusudur .
 
İdareci organı yönetecek başka bir organın bulunması nasıl mümkün değilse , ilk yöneticinin ait olduğu cinste , onu yönetecek başka birisinin bulunması da o derecede imkânsızdır . Aslında bu , genel olarak bütün yö­neticiler için geçerlidir . Erdemli şehrin ilk yöneticisinin sanatının , asla başka sanatlara hizmet etmeyen ve başka sanatlar tarafından yönetilme­yen bir Sanat olması gerekmektedir . Aksine ilk yöneticinin sanatı , tüm sa­natların onun amacım gerçekleştirmek için hareket ettiği ve erdemli şehrin bütün fiillerinin kendisine yöneldiği bir sanat olmalıdır . Bu durumda söz konusu insan , başka bir insanın yönetimi altına asla giremez .
 
İnsanı insan yapan ilk mertebe , insanın bilfiil akıl haline gelmesini sağlayacak tabiî yapının oluşmasıdır . Bu bütün insanlarda or­taktır . Bununla faal akıl arasında şu iki aşama bulunmaktadır: Edilgin aklın bilfiil akıl , kazanılmış akıl haline gelmesi . İlk aşama­sına ait bu noktaya ulaşan insan ile faal akıl arasında da iki aşama bulun­maktadır . Yetkin edilgin akıl ve tabiî yapı , Madde ve suretin bir araya gelmesiyle oluşan şeyin tek bir şey olması gibi bir şey halinde kabul edilecek olursa ve bu insan , bilfiil hale gelmiş edilgin akılla olan insanlık sureti olarak değerlendirilirse onunla faal akıl arasında sa­dece bir aşama kalır . Tabiî yapı , bilfiil akla dönüşmüş edilgin aklın , edil­gin akıl kazanılmış aklın , müstefâd ( kazanılmış ) akıl da faal aklın maddesi olarak ele alınıp hepsi birden tek bir şeymiş gibi değerlendirildiğinde bu insan , faal aklın kendisiyle özdeşleştiği insan olur .
 
Bu durum , öncelikle akıl gücünün her iki kısmında yani te­orik ve pratik kısımlarında , ardından da muhayyile gücünde gerçekleşti­ği takdirde bu insan , artık kendisine vahyolunan bir insandır . Sânı yüce Allah ona faal akıl vasıtasıyla vahyeder . Yüce Allah”ın faal akla feyz ettiği şeyleri , faal akıl o insanın müstefâd aklı aracılığıyla önce edilgin aklına sonra da muhayyile gücüne feyzeder . Faal aklın edilgin aklıma feyzettiği şeyler sayesinde o insan tam manasıyla bir bilge , filozof ve akıl sahibi; faal akim muhayyile gücüne feyzettiği şeyler saye­sinde ise ilâhî âlemi akleden varlığıyla , gelecekte olacakları bildiren/uya­ran bir nebi , tikel varlıkların o andaki durumları hakkında bilgi veren bir haberci haline gelir . İşte bu insan , insanlığın en üstün mertebesinde ve mutluluğun en yüksek derecesindedir . Onun nefsi , yuka-rıda belirt­tiğimiz gibi , faal akılla tam anlamıyla birleşmiştir . Bu insan , mutluluğa götürmesi mümkün olan her fiilden haberdardır . İşte bu , yöneticiliğin ilk şartıdır . Ayrıca bu yöneticinin tüm bildiklerini , karşısındakinin hayal gü­cünde en iyi şekilde canlandırabileceği bir dil ye-teneğine; bunun yanın­da insanları mutluluğa ve mutluluğa ulaştıracak fiillere en iyi şekilde yönlendirme yeteneğine sahip olması gerekmektedir . Bütün bun­lara ilaveten bu yönetici , dünya işleriyle ilgilenmesi­ni sağlayacak sağlıklı bir bedene de sahip olmalıdır .
 
Bu kişi , başka birisinin kendisini yönetmesi söz konusu bile olmayan yöneticidir . O , erdemli şeh­rin önderi ve ilk yöneticisidir . O , erdemli mille­tin ve yeryüzündeki tüm Bayındır coğrafyanın yöneticisidir . Bu düzeye doğal olarak , ancak kendisinde doğuştan getirdiği on iki özellik bulu­nan kimse ulaşabilir ; kısaca bu on iki özelliğe değinelim .
 
Organlarının tam olması gerekmektedir . Kendisine söylenen her şeyi tabiî olarak iyice anlayıp kavrayabilmelidir . Anladığı , gördüğü , duyduğu ve idrâk ettiği şeyi hafızasında iyice tutmalıdır . Çok uyanık ve zeki olmalıdır . En ufak bir işaret gördüğünde bile , bu işaretin ne anlama geldiğinin derhal farkına varmalıdır . zihninden geçenleri tüm açıklığıyla ortaya koyabilecek derecede güzel konuşmalıdır . Öğrenmeyi ve öğretmeyi sevmeli , buna kendini verip kolayca kabul etmelidir . Yeme , içme ve cinsî ilişkiye düşkün olmamalı . Doğruluğu ve doğrulan sevmeli , yalandan ve yalancılardan nefret etmelidir . Izzet-i Nefis ( nefsine hakim ) sahibi ve cömertliği seven birisi olmalıdır . Dünyevî şeyleri basit görmelidir . Tabiatı gereği adaleti ve âdil kimseleri sevmeli , haksızlıktan , zu­lümden ve bunları işleyenlerden nefret etmelidir . Yapılması gerektiğini düşündüğü şey konusunda azimli ve kararlı davranmalı , korkmadan ve gevşeklik göstermeden cesur bir şekilde onu gerçekleştirmelidir . Bütün bu özelliklerin tek bir insanda bulunması zordur . Dolayısıyla insanlar arasında doğuştan bu özelliklere sahip sadece bir insan buluna­bilir . Eğer erdemli şehirde böyle bir kimse bulunur ve büyüdükten sonra yukarıda belirtilen şartlardan ilk altısı veya muhayyile gücü açısından bir denginin olması durumunda bu şartlardan ilk beşi kendisinde ger­çekleşirse , yönetici o kişi olur .
 
Erdemli şehrin zıtları şunlardır: Cehalet şehri , fâsık ( Allah’ın emrinden çıkan kimse-ler ) şehir , değişikliğe uğramış şehir ve sapkın şehir . Bu şehirlerde­ki insanların karşılaştıkları olumsuzluklar erdemli şehirde bulunma­maktadır .
22 Kasım 2012
Okunma
bosluk

Italo Calvino’nun altı ana teması – Amerika Dersleri

Italo Calvino’nun altı ana teması – Amerika Dersleri

 

 

 

Italo Calvino, 'Amerika Dersleri'nde geçmişin yapıtlarından yola çıkarak ikibinli yıllarda korunması gereken yazınsal değerlere odaklanıyor

 

 

Italo Calvino, büyük İtalyan yazar 1985 yılında öldü. Onun ölümü edebiyat dünyası ve özellikle Harvard Üniversitesi öğrencileri için büyük bir talihsizlikti. Çünkü tam da öldüğü yıl, 1985-86 eğitim döneminde bu üniversitede edebiyat üzerine konferanslar verecekti. Altı tane tema seçmişti, okuyucu ve yazar için temel altı değer. Hafiflik, hızlılık, kesinlik, görünürlük, çoğulluk ve tutarlılık. İşte Calvino'nun gelecek bin yıla bırakmak isteği değerler bunlardı. Ama maalesef zaman Calvino'nun bu altı değerlik metnini kaleme alarak bunlar üzerine konferans vermesine izin vermedi. 
Calvino, Amerika Dersleri'ni yazdığında edebiyatta söz oyunları üzerine yaratıcı örnekler üretmek için François Le Lionnais ve Raymond Queneau tarafından kurulan Oulipo grubunun üyelerinden biriydi. Bir eserinin tutarlı ve çokbiçemli olması gerektiğini savunuyordu. Dolayısıyla öngörülü ve metodlu çalışmaya benimseyen Calvino'ya; notlarını çalakalem almadığı, yani notları anlaşılabilir olduğu, çalışmalarını temize geçirdiği, tasnif ettiği ve okura neredeyse eksiksiz okuma imkânı verdiği için teşekkür etmek gerekiyor.

Edebiyattan felsefeye göndermeler 
Calvino kitabında edebiyattan söz ederken şiir ile romanı, İtalyan edebiyatı ile dünya edebiyatını, Antik eserlerle çağdaş yapıtları harmanlıyor. Edebiyatın mitolojiden ve daha çok felsefeden esinlendiğini savunuyor. Edebiyat üzerine fikrini metinlerin orijinal versiyonlarına göndermeler yaparak ve fikrini destekleyen metinleri belirterek açılıyor Calvino, Amerika Dersleri'nde. Yapıtını dönemler arasında yolculuğa çıkararak hem okuma hem de yazma konusunda bireysel tecrübelerini de işin içine katıyor. Dolayısıyla Calvino'nun anlattıklarında keşif pistinden daha önce bulup çıkartılmış ya da ödünç alınmış güzel fikirler olmaması imkânsız. 
Calvino'nun Amerika Dersleri'nin amacı edebiyatı yeniden keşfetmek ve acemilere öğütler vermek değil. Edebiyatı yeniden ve en baştan didik didik incelemek ve geleceğin seyrini değiştirebilecek öncü fikirler bulmak. Calvino bu kitabıyla bizi, edebiyat üstüne, kendisiyle birlikte düşünmeye ve onun sunduğu çözümlerle kendi anlayışımızı karşılaştırmaya davet ediyor. Hiç kuşku yok ki Calvino'nun başvuru metinleri, alıntıları ve düşüncelerini serpiştirdiği yol oldukça ilginç. İlginç olduğu kadar da çetin ve sarp çünkü her şeyden önce düşüncelerini anlatma tutkusu Calvino'yu zayıf bir sözlük dağarcığı kullanmaya itmiyor. Dolayısıyla da Calvino'yu anlamak için okurun payına hem sözcük dağarcığı hem fikir açısından fazlaca uyanık olmayı becermek düşüyor.

AMERİKA DERSLERİ 
Italo Calvino, Çeviren: Kemal Atakay, Yapı Kredi Yayınları, 2007, 155 sayfa, 9 YTL.

8 Eylül 2012
Okunma
bosluk

Çavuşesku Romanya’sında kürtaj yasağı

Çavuşesku Romanya’sında kürtaj yasağı

Romanya’nın diktatörü Nikolay Çavuşesku 1966′da, yani iktidara gelişinin ertesi yılında kürtajı yasakladı.

“Cenin tüm toplumun malıdır” diyordu. “Her kim ki çocuk edinmekten kaçınır o kişi toplumun sürekliliğinin gerektirdiği yasalara karşı gelen bir dönektir.”




İktidarı sırasında böyle ihtişamlı konuşmalar yapmayı çok severdi. Esas planı yeni sosyalist insan’a yakışan bir ulus yaratmaktı.

İhtişam merakı çok fazlaydı. Kendine saraylar inşa ettirirken vatandaşlar üzerinde vahşet ve ihmal geçerliydi.

İmalat sanayini kollarken tarımı ihmal etti. Kırsal kesimde yaşayanları şehirlerdeki ısıtılmamış apartman dairelerine göçmeye mecbur etti. Karısı dahil kendi ailesinden 40 kişiyi hükümette yetkili makamlara getirdi.

Resmi unvanı “Romanya’nın sahip olabileceği en iyi anne” olan Madam Çavuşesku yani karısı Elena 40 konut ve ihtişamına mütenasip miktarda kürk ve mücevher talep etmekteydi. Ama kendisi pek anaç sayılmazdı. Kocasının kötü idaresi sonucu ülkede gıda kıtlığı baş gösterdiği dönemde “Kurtçukları ne kadar beslersen besle asla doymazlar” demişti.

 
 

15 yaşından itibaren komünist antifaşist propaganda ve afiş yapıştırma suçlarından defalarca tutuklanmıştı.
Çavuşesku’nun kürtaj yasağı onun ana hedeflerinden birisi olan ‘nüfusu hızla arttırarak’ Romanya’yı güçlendirmeye yönelikti. Yasanın getirildiği 1966 yılına kadar Romanya kürtaj konusunda dünyanın en liberal ülkelerinden birisi. Doğum başına 4 ile ülkede o tarihe kadar en yaygın doğum kontrol yöntemi kürtaj idi.
Şimdi önderin kararı hemen bir günde uygulamaya girince ülkede kürtaj tamamen yasak hale geldi. Tek istisnası komünist parti’de önemli bir konumda bulunanlar ile zaten 4 çocuğu bulunanlar idi.
İşyerlerinde alaycı bir şekilde “regl polisi” adı verilen hükümet ajanları kadınları toplar, hamilelik testleri yaparlardı. Eğer bir kadının sürekli bir şekilde hamile kalmadığı tespit edilirse can acıtıcı bir “bekaret vergisi” ödemek zorunda bırakılırdı.
Çavuşesku’nun bu önlemleri istenen sonucu verdi. Kürtaj yasağının ardından bir yıl içinde Romanya’da doğum oranı iki katına çıktı. Komünist seçkinlerden ya da Çavuşesku klan’ından olmayanlar için ülkede hayat zaten berbattı. Ama bu bebekler için hayat daha da berbat olacaktı. Kürtaj yasağının hemen öncesinde doğan çocuklar ile sonrasında doğanlar kıyaslandığında ölçülebilen her bakımdan sonuç çok daha kötü çıkmakta idi. Okul başarıları düşük, iş verimlilikleri düşük, bir suçlu olmaları olasılığı da kat be kat daha yüksekti.
Sonunda ulu önder Çavuşesku’nun başını yiyen de onun getirdiği kürtaj yasağı sonucu aşırı üreyen bu kadersiz gençler oldu. 17 Aralık 1989 günü başlayan öğrenci gösterileri polis ve askerin örencilerin üzerine ateş açması üzerine çığırından çıktı.
21 Aralık günü şimdi Devrim Meydanı olarak anılan yerde yüz binden fazla kişinin önünde konuşmakta iken halkın Çavuşesku ve eşini yüzüne karşı yuhalamaya başlaması dönüm noktası oldu. Binanın içine kaçıp orada ertesi güne kadar saklandılar. Artık ayaklanma durdurulamayacak bir şekilde başlamıştı. Oysa kendisi daha bir ay önce yapılan seçimde o halkın oylarının %90′lı kısmını alarak yeniden 5 yıllığına komünist parti genel sekreterliğine (devlet başkanlığına) seçilmişti.
22 Aralık günü ülkenin tüm büyük kentleri ayaklanma halindeydi. Çavuşesku’lar helikopterle sürekli oradan oraya kaçtılar. Güvenlik güçlerinin ayaklanmayı bastırmak için onun emriyle halkın üzerine ateş açması ve ertesi günkü gazete manşetlerinde 64bin kadar kişinin hükümet kuvvetleri tarafından vurulduğunu yazması bardağı taşıran olay oldu. (Aslında daha sonra belirlenen gerçek ölü sayısı bin kişiyi bile bulmamaktaydı.)
Çavuşesku’nun Zaire (Mobutu), Şili (Pinochet), Kamboçya (PolPot), ve Kuzey Kore(Kim Il-Sung) ulu önderleriyle arası çok iyi olduğu gibi kendisi hem komünist, hem demokratik ülkelerin liderleriyle de çok iyi ilişkiler kurmuştu. Fransa kendisine Legion D’Honneur, İngiltere kraliçesi şövalyelik (GCB) unvanları vermiş, ABD başkanı Nixon’dan aydan getirilme bir taş, Danimarka, Almanya ve birçok ülkeden çeşitli nişanlar almıştı. Cahil bir insan (ilkokul 4. sınıftan terk) olan karısı Elena bile çeşitli üniversitelerin fahri doktora derecelerine sahip olmuş idi. Fizikçi iki oğul, matematikçi bir kız olmak üzere üç çocukları vardı. Çavuşesku ailesi çocuklarının pek mutlu yaşadıkları söylenemez. Diktatör ve karısı halkın yanı sıra kendi öz çocuklarına bile hayatı yaşanmaz kılmışlardı.

Elena ve Nikolay İngiltere kraliçesinin madalya ve övgülerine mazhar olmuşlardı.
Ayaklanma durdurulamaz bir noktaya geldiğinde yanlarına bir milyar dolar alarak ülkeyi terk etme girişimleri de başarısız olunca Çavuşesku çifti kendi polisleri tarafından tutuklanıp askerlerin eline verildiler. 25 Aralık günü bir askeri mahkeme tarafından yargılanıp ölüme mahkum edilen Elena ve Nikolay elleri arkadan bağlanıp, bir duvarın önüne konuldu. Son anda Nikolay Çavuşesku’nun diz çöküp yalvararak istediği tek şey bir temiz gömlek idi. Ama kendisine bu dahi çok görüldü, verilmedi. Noel gününde bir idam mangası ve bir sürü gönüllü tarafından yüzlerce mermi ile hemen orada infaz edildiler. Kendisine verdiği “Karpatyalı Dahi” ve Ulu Önder (Conducător) unvanlarının artık hiçbir hükmü kalmamıştı.
Aslında, Nikolay Çavuşesku eğer 23 yıl önce ülkesinde o “”kürtaj yasağı”” kararını vermemiş olsaydı makus talihi çok daha farklı olabilirdi. Çünkü o zaman kendisine bu sonu hazırlayan ve onu infaz edenlerin çok büyük bir kısmı muhtemelen hiç doğmamış olacaklardı.
http://liberteryen.org
16 Haziran 2012
Okunma
bosluk

Sosyoloji’de Kuramlar ve Yaklaşımlar nelerdir?

Sosyoloji’de Kuramlar ve Yaklaşımlar nelerdir?

 

Saint Simon (1760-1825)

Yöntemsel olarak Simon, toplumsal olguların doğa bilimlerinde kullanılan yöntemlerle incelenebileceğini savunan pozitivist bir bakış açısına sahiptir.

Simon "sanayi toplumu" kavramını ilk kullanan kişidir. Simon toplumu evrimci ve pozitivist bir kavramsal çerçevede ele alır. Buna gö­re insan toplumları evrimsel gelişme yasasına bağlı olarak feodal veya askeri top­lumlardan sanayi toplumlarına doğru bir gelişme sürecine tabidirler. Simon için "pozitif' aşama olarak tanımladığı sanayi toplum aşaması çok önemli bir aşama olup üretim, teknoloji, bilgi, bilim, iş bölümü, sınıf yapısı ve de siyasal yapısı açı­sından diğer aşamalardan ayrılmaktadır. Sanayi toplumunun geleceğine ve ilerlemeye inanan Simon feodal toplumdan sanayi toplumuna geçiş aşamasında ortaya çıkan sosyal problemlerin de sosyal fi­zik olarak adlandırdığı pozitif bir bilimin gelişimi ile aşılacağını ve bu yeni bilimle toplumun yeni bir yapıya kavuşturulacağını düşünüyordu. Bu nedenle Simon ba­zı çevrelerce "ilk sosyolog, ilk sosyalist" olarak nitelendirilmektedir.

23 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Hıçkırık Nasıl geçer – sebepleri nelerdir

Hıçkırık Nasıl geçer – sebepleri nelerdir

Halk arasında bilinen yöntemler yanlış çıktı.. İşte hıçkırığı geçirmenin yolu: Hıçkırığın az anlaşılmış bir fenomen olduğunu söyleyen Denizli Devlet Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Şükrü Daloğlu, "Hıçkırığın yararlı fizyolojik bir durumu şimdiye kadar bulunamadı. Herhangi bir hastalığa da tipik olarak eşlik etmez. Ama bazı hastalıklarda daha sık görülmektedir. Özellikle mide asidinin fazla olup yemek borusuna kaçması, beyin içi basıncın artması, üresinin yükselmesi gibi durumlarda ve steroid türü ilaç kullanan kişilerde daha sık görülmektedir. Genellikle solunum kasının ve göğüs kaslarının ani kasılması ve boğazdaki bir kapakçığın hızla kapanması veya sıkışması sonucu oluşabilir. Karın organlarından da oluştuğu görülür. Böyle düşünülmesi daha akılcıdır. Fakat bu gibi hastalıklar olmadan ve hiçbir sebebi olmadan da görülebilir" dedi.    Hıçkırığın sonlandırılması için karbondioksitin arttırılması gerektiğini kaydeden Uzman Dr. Daloğlu, "Kese kağıdına soluyarak karbondioksiti alırız, bu şekilde hıçkırığı azaltabiliriz. Kendi halimizde yapılabilecek tek yöntem budur. Çok fazla ve inatçı bir hıçkırığa yakalanılması durumundaysa hekime başvurulmalıdır. Biz, devamlı ve geçmeyen hıçkırıklarda birkaç farklı ilaç vererek, bunu geçiriyoruz. Yapılan bazı bilindik yöntemleri önermiyoruz. Örneğin, nefes tutmak, soğuk su içmek, ıkınmak, korkmak, dış kulak yolunu tıkamak ve limon içmek yanlış yöntemlerdir ve daha farklı hastalıklara neden olabilir" diye konuştu.

Sürekli Hıçkırık Tutarsa Dikkat! İnatçı hıçkırık kilo kaybı ve yutkunma güçlüğü gibi belirtilerle birlikte yemek borusu kanseri belirtisi olabilir İrlandalı bir bilim adamı, ısrarla geçmeyen hıçkırığın, kilo kaybı ve yutkunma güçlüğü gibi belirtilerle birlikte yemekborusu kanserinin belirtisi olabileceğini söyledi. Dublin'deki James Connolly Hastanesi Uzmanı Prof. Dr. Tom Walsh, bir toplantıda yaptığı konuşmada, bazı yemekborusu kanseri hastalarının ''inatçı hıçkırıktan'' yakındıklarını bildirdi. 99 kanser hastası üzerinde yapılan bir araştırmada, hastaların yüzde 27'sinin, ''inatçı hıçkırıktan'' yakındıkları, yüzde 6'sının ise hıçkırık nedeniyle doktora gittikleri kaydedildi. Hıçkırmanın bugüne dek kanser belirtisi olarak kabul edilmediğini belirten Dr. Walsh, hastalıkla hıçkırma arasındaki ilişkinin nedeninin tam olarak bilinmediğini ancak kanser hastalarındaki inatçı hıçkırığa diyaframdaki bir sinirin neden olduğunun düşünüldüğünü söyledi. Dünyada 6. en yaygın kanser türü olan yemekborusu kanseri, her yıl yaklaşık 400 bin kişide saptanıyor. Sigara içmek ve alkol kullanımı, en önemli risk faktörleri arasında sayılıyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
18 Şubat 2012
Okunma
bosluk

içerik