Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Empodokles’e Mektup – Yapıbozumun Psikanalizi


Sponsorlu Baglantilar

Tüm oto müzik sistemi fırsatları için tıklayın !

“Eğer metni yazan, ‘öznenin’ öldüğünü düşünüyorsa, şu halde ‘metin’ nesneleşecek ve okuyucu ise özneleşecektir. Enerjinin soldan sağa yayıldığı ve okuyucuyu kuramsal açıdan şişmanlatan bu süreç, senin metninde ise sağdan sola, yani okuyucudan özne olan metne ve kendisini metnin yerine koyan yazara doğru akmakta. Bu durumda cereyanın hezeyanına kapılan kişi, kendi metniyle mastürbasyon yapan ‘yazarın’ kendisi oluyor. Yani kadının, ancak ’sevilmiş olan kendisini’ sevebileceği gibi, yazar da ancak ‘okunmuş’ olan kendisini seviyor. Aramızdaki fark sanırım tam da bu Emp(o)dokles. Çünkü ben, sadece ‘anlaşılmış’ olan beni seviyorum. İşte bu yüzden de metinlerim uzun, ilişkilerim kısa sürüyor…”
Sevgili Emp(o)dokles,

Başta söylemen gereken şeyleri sonda söyleme dürtünü -dürtüdür çünkü sonda söylenmek üzere bastırılmıştır- anlayışla karşılayabilmemin tek referansı, birlikte olduğum kadınlara, sonda söylemem gereken şeyleri, senin yaptığının tersine, gariptir ama başta söylemiş olmamdır. Yazdığın -ama işitemediğin- metninin kültürel kodlanması, söz konusu metnin başı ve sonu arasındaki diyalektiği oldukça ‘zorlanmalı’ bir biçimde yapılandırmakta. Buradaki zorlanma, düşündüğünün tersine sfenkter bir zorlanma değil, tam anlamıyla haz ilkesine dayanan bir zorlanma. İşi, aksi gibi oyun haline sokan da işte bu hınzır zorlanmanın ta kendisi. Çünkü senin de iyi bildiğin gibi, haz ilkesine dayanan ‘oyun’un da gerçeklik ilkesine dayanan ‘yasa’nın da kuralları vardır. Baudrillard’ın ifade ettiği üzere eğer oyunun kurallarını ihlal edersen hilekar, yasanın kurallarını ihlal edersen kahraman olursun. Bu noktada anti-kahraman olmayı seçmemin tek nedeninin, babam dışında, Sam Raimi’nin filmlerindeki geç dönem kahramanlarla gerçekleştirdiğim erken dönem özdeşleşmeler olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bununla birlikte, internet denilen ‘şu şey’de oynadığımızı varsaydığın oyunun bir tür ‘serbest alan’ içermesi yaklaşımın da bana Winnicott’un ‘geçiş nesneleri’ kuramını hatırlattı. Ne dış, ne de iç gerçeğe ait olan bu serbest ortam, kültürel yüceltmenin hammaddesi olan geçiş nesnelerini kışkırttıkça asla delirmeyecek, dahası delirmekten korkmayacak ve ‘analitik olmanın’ bir çeşit kendini saklama fenomeni bağlamlı dinamiğini, senin metnini hedef alarak ama kendime karşı kullanmaya devam edeceğim. Şimdi izin verirsen, zikretmiş olduğun metni tersinden okuyup, saymış olduğun yapıbozumculuğun temel meseleleriyle sfenkter eğitiminin psikodinamiği arasında harikulade bir benzeşim kurmak istiyorum:

Psikoseksüel evrelerden ikincisi olarak haritalanan anal dönemin ilk yarısında, çocuğun anüs kaslarının işlevi, özerk bir ben yapısı kurabilmek adına kasılır ve hemen akabinde, primitif üstben örgütlenmesinin korkutmalarıyla gevşer. Çocukta anüs ‘kasılması’ şu işitsel gerçekliğe gönderme yapar:

‘Anne, senin o arzunun diyalektiğinden sınıfta kalmış memene mi kaldım!’ Gevşeme ise şöyle yorumlanmalıdır: ‘Anne, bağışla infantil analmalcılığımda özerk bir ben kurmaya çalışırken yaptığım hataları. Ürettiğim bu kaka, ben olmayan bana değil, sen olan bana aittir…’

O dönemlerde meme adı verilen meteorolojik organı (kuraklık ve sel arasındaki mahsul dizgesi) yarım yuvarlak değil, tam yuvarlak olarak tasarlayan çocuk, yaptığı kakayı da bu memenin karanlıktaki diğer yarısı -dark side of the moon- olarak kodlayacaktır. Çocuğun ‘eytişimsel’ anüs etkinliği, Hegelian metafiziği andırır biçimde bilinmeyen ‘gerçeklere’ doğru kasılmakta ve bilinen ‘fantazyalara’ doğru da gevşemektedir. Konvansiyonel sinema teorisyeni Pudovkin şöyle der:

‘Eğer filmin birinci yarısında bir silah göründüyse, o silah, filmin ikinci yarısında mutlaka patlayacaktır.’

Anal dönemin edilginliği temel alan bu ilk yarısında gördüğümüz götümsü ben örgütlenmesi, tam altı ay dolduğunda (psikoseksüel örgütlenmelerin anal-pasif olanı altı ay sürer ve bu süre, ayın karanlık yüzünün aydınlanması için yeterli bir süredir) yanına ambivalans duygusunu da alarak güçlenir ve bir gece ansızın annenin memesini karanlıkta bırakarak patlar.

[Bu yorumu, aynı zamanda lisans tezim olan ‘Korku Sinemasının Psikanalizi’ başlıklı kitap / dosyamda da yapmıştım. Öyle ki korku filmlerinde kurt adamın varoluş nedeni olan dolunayı, kandan hoşlanmadığım için olsa gerek, Jungian bir analiz ekseninde ve menstürasyonun aylık yapısına bağlamak yerine -Jung, dolunayın uğursuzluğunu, kadınlardaki ‘aybaşı’ tarifesini temel alarak yorumlar- tamamen ortodoks bir yol seçip, söz konusu uğursuzluğu, aynı zamanda infantil bir totem olan ama ‘işitsel’ olmayan eskil götün kötü güçlerine bağlamıştım. Bu tezin 100 almamış olması ise hocalarımın çoğunun kadın olması bağlamında, korkarım ki beni değil, Jung’u haklı çıkarıyor.]

Meme sütünün şişe süte dönüştüğü -annenin markalaşması- bu tarih (altı ayın dolması), götü, fizyolojik olarak iki yarımkürede anlamlandırır. Bu yarımküreler, götün ‘ben’i (liberal demokrasi) ve üstbenidir (faşizm). İşte sfenkter eğitimi dediğimiz şey tam da budur, yani üslubunca dışkılamayan sol yarımkürenin, yasakçı sağ yarımküre tarafından uyarılması ve sol yarımkürenin, sağın anal ideolojisine boyun eğmesi…

Şimdi onlarca direnç kaynağımı ve 1975-2004 yılları arasında geliştirdiğim ‘nesnel’ savunma mekanizmalarımı kırarak bu pre-genital malzemeyi niçin olması gereken yerden çekip çıkardığımı anlatayım. Yapıbozumculuğu üç temel madde halinde sıraladığın düzlem, hem anlamsal, hem de terminolojik olarak yetkin çelişkiler -yetkin olduğu için çelişiktir- içeriyor. Öncelikle terim bağlamında, ‘yapıbozum’ sözcüğü, kendi içinde stratejik bir onarma zihniyetine sahip. Bu onarmayı, kadınlara duyduğum ilgiden olacak, Melanie Klein’ın çalışmalarından yola çıkarak şöyle özetleyebilirim. Bebeklerin, iki erken-psikotik savunma mekanizmasına sahip olduğunu bilmeyeniniz yoktur. İçe yansıtma (introjection) ve yansıtma (projection) olarak adlandırabileceğim bu süreçler, ‘iyi nesneyi’ içe atma ve ‘kötü nesneyi’ yansıtma biçiminde görülürler. Örneğin kıvamlı süt veren meme ‘iyi’ nesnedir ve içe yansıtılır. Sonra bu meme, belki babanın da bebeğe ortak olup emilmeye başlanmasıyla (Freud, ‘On Sexuality’ isimli yapıtında, döl vermeyen her tür ilişkiyi sapkınlık olarak niteler ve fakat daha sonra kitabının satmadığını görüp, döl vermeye hizmet etmesi koşuluyla üreme dışı ilişkileri sapkınlık çizelgesinden çıkarır. Bu noktada, babanın emdiği süt, çocuğun emdiği sütten daha üretken, daha steril ama daha az kutsaldır) ketlenir ve süt vermez olur. Bu durumda içe atılan eskil iyi meme, orada paslanır ve libidinal dürtü modelini, a) Saldırgan b) Yansız dürtüler olmak üzere ikiye böler ve saldırgan dürtüler, içe alınan kötü memeyi -arketipik iyi meme- yeniden nesnelere yansıtır. Yansıtma sonucu nesneden gelmesi beklenen misillemeye karşı ben, onarım mekanizmaları geliştirir ve kötü memeye karşı çiftdeğerli dürtü katsayıları iletir. İşte bu durum, yani nesneye karşı geliştirilen ‘nesnel strateji’, yapıbozumculuğun arketipini oluşturur. Şu halde senin serbest alanda ‘oyun’ olarak vurguladığın ‘şey’, içine aldığın kötü metni -ki bu yazık ki benim metnim oluyor- onararak, ona bir oyun (dürtünün yansızlaşması) ve çiftdeğerli konum kukuletası (trickster marka prezervatif) takman sonucunu doğuruyor. Böylelikle yapı(iyi nesne) bozum(kötü nesne) terimi, bir tutam ‘undoing’ mekanizmasını da arkasına alıp, postmodern bir ‘etik’ içersinde ama üzülerek söylüyorum, antilibidinal bir töze hizmet etmiş oluyor. Burada yeniden Winnicott’a dönersek, onun hemen hemen şu cümlesiyle karşılaşırız:

Sponsorlu Baglantilar

Tüm kadın aksesuar fırsatları için tıklayın !

‘İçine cinsellik giren oyun, oyun olmaktan çıkar.’

Nesne kuramcılarının dürtü kuramcılarına karşı geliştirdikleri bu dürtüsel savunmalar, senin serbest alan içinde ‘oynamak’ istediğin şeyi hadım ederken, aslında metninin/metnimin diri kalmasını da sağlıyor. Çünkü antilibidinal bir metin, oyunlaştırıldığı ve yansız dürtü ürettiği sürece diyalektik ikizini (Jung olsa diyoskürik ikizi derdi) yok saymakta ve metninin başında da söylediğin gibi oyunu monologlaştırmaktadır (tersi doğru değil). Şimdi gelelim yapıbozumun en önemli maddesine:

‘Dil, anlam istikrarsızlığının tüm izlerini taşır.’

Bu cümleyi yaklaşık 18 ay ileri götürerek onun taşıdığı istikrarsız anlamı biraz daha anlamlı kılmak peşindeyim. Burada istikrarsız olan dil değil göttür. Çünkü insanlık tarihi, Jung’un dediği gibi insanın, hayvanlık tarihini unutma tarihi değil, benin, götün yarıksızlaşma (çatalın eriyip götün memeye dönüşmesi) çabasına karşı verdiği savunmalar tarihidir. Ürettiğimiz tüm metinler ve metinlerimizin sözde / özde istikrarsızlığı, dilden değil götten kaynaklanmaktadır. Yapıbozum, taşıdığı ambivalans kodlarıyla (hem yapıp hem de bozmak) arketipal göt fizyolojisini (hepimizin götü önce yuvarlaktı, sonra özerk bir ben kimliği geliştirme çabasıyla tam ortadan ikiye ayrıldı ve etrafında dönmeye başladı) yadsıyarak onu metinleştirmekte, bu sebeple de yazdıklarımızı dilin söylediğinden uzaklaştırıp onu dışarı atılan -projection- birer dışkı haline getirmektedir. Tamamıyla ‘anal’ olduğunu düşündüğüm yapıbozum terimi -‘havaların bozması’ işitselinin ishale karşılık gelmesi- oyun kapsamında ise sfenkter kurallı yapısal bir sistemin altını çizmektedir. Anlamın istikrarsızlığı, sıçma programının istikrarsızlığı olarak kodlanmalıdır, yoksa dilin ve beslenmenin değil… Psikoseksüel gelişimin ilk yarısında, sütün kesilmesiyle görünen silah, psikoseksüel gelişimin ikinci yarısında göt tarafından ateşlenmiş ve adına da ‘istikrarsız anlam’ denmiştir. Senin metninin dramatik çatısına da gayet uyan bu benzeşim, önce okuyucuyu erken sütten keserek ona ‘zaman’ kavramının ne olduğunu gösteriyor ve sonra da kendi zamansızlığı içinde kaybolarak hepimizi şımartıyor. Kendi adıma niçin şımardığımı, metninin ‘zamansızlık içinde zaman’ stratejisinden yola çıkarak anlatayım:

Eğer anne, çocuğunun yanından X süresince uzaklaşır ve sonra geri gelirse, annenin çocuktaki sıcak imgesi, ayrılık anksiyetesini onarmaya yetecektir. Eğer anne, çocuğunun yanından X+Y süresince uzaklaşırsa, annenin yokluğu, onarmanın güçlüğü yüzünden travmaya dönüşecek ve ancak ‘zaman’la onarılabilecektir. Eğer anne, çocuğunun yanından X+Y+Z süresince uzaklaşırsa, bu onarımın tek yolu, çocuğun anne tarafından şımartılması olacaktır. (Bağdat caddesi kızlarının, bebekliklerinde konken partilerine giden anneleri tarafından yaratılan ayrılık anksiyetelerini şımarıklık ve onun iktisadi ikamesi olan koca jiplerle -otomotiv meme- nasıl da onarmış olduklarını şimdi daha iyi anlıyor olmalıyız). Senin metinlerinin sonucu olarak yaşadığım ayrılık duygusunun formülü ise X+2Y… Bu durum, ayrılığı türdeş ikamelerle onarma arzumu kamçılıyor ve ayrılık kaygısı yaratan metninin oluşturduğu gerilimden ancak bir başka metinle kurtulabileceğim anlamını yaratıyor. Yazdığın metin kodunun benden uzaklaşması, metnin bendeki sıcak imgesini soğuttuğunda, gerçek bir anksiyete yaşıyor ve sonra anlam geri dönüp beni ‘üzülme, bak yine geldim’ işitseliyle şımarttığında ise onunla yeniden, tıpkı istikrarsız bir oyuncak gibi oynamak konusunda cesaretleniyorum. Eğer kötü nesne olarak içe attığım metninin -çünkü onun taşıdığı anlam, ‘ben’ olandan kimi zaman ayrılıyor- bana misilleme yapabileceği heyecanını yaşıyorsam, kendi yazdığım metni sorularla bitirip, bir sonraki senin yazacağın metnin ‘varoluş garanti’ kağıdını imzalıyorum. Peki benim metnimi ‘kötü nesne’ olarak içe atan sen, misillenme kaygına nasıl son veriyorsun? Basit… Metninin sonuna hemen üç maddelik bir anal istikrarsızlık planı atıyor ve ‘metnin’ istikrarını ‘çatallaştırarak’, aslında ortada anlaşılacak hiçbir şey olmadığını, dolayısıyla bu oyunu (haz ilkesi) ciddiye alarak (gerçeklik ilkesi) kendimi üzmemem gerektiğini vurguluyorsun. Bu mesajı alıyor olmam ise vücudumun modern organlarını bozguna uğratıyor ve ‘ille de anlam’ ‘ille de işlev’ diye basbas bağıran Bretoncu sürreal zihniyetimi kısa süreli hayal kırıklıklarına ufalıyor. Yani sen bu maddeleri birer birer saydığında, kuaförde saçına fön çekilirken aynı zamanda manikür ve de pedikür yaptıran anlayışsız, dozunda gaddar ve kontrollü sadist, iki adet damla sakız çiğneyen ama güzel mi güzel ‘kırsal anne’ işitselinde, geçiş nesneleriyle kendi gerçekliğini onarmaya çalışan ‘modern”ben’i yalnız bırakıyorsun. Bu yüzden metinlerin bende, aldığım hazdan olacak, ‘başlamadan bitti’ yanılsaması yaratıyor. Çocuk, kakası bittiğinde ‘bitti’ der ve anne de gelir onun temizliğini yapar. Senin metinlerin ise başlamadan bittiği için olacak, ortaya hiç ‘bok atmadan’, steril bir tarzda, anal dönemi tersinden okuyarak, bitiş noktasını başlangıç noktası olarak kodlatıyor ve annemin popomu elleyerek (haptik nostalji) beni temizleme görevini yok ediyor. Satranca dair yazdığım aforizmaların biri şöyledir:

‘7 hamle ileriyi görmektense 7 hamle geriyi görmenin oyun ve akıl sağlığı açısından daha uygun olduğunu düşünüyorum. Çünkü Pre-genitale regrese olmuş acunsal yaşam enerjisi, 7 hamle ileride değil, 7 hamle geride sıkışmıştır. Bu noktada satranç, bitiş noktasında değil açılış noktasında kazanılır. Açılış sonrası yapılan her hamle, olsa olsa bu kazancın kuramsal yorumu olabilir.’

Şimdi niçin kendi metnimi ‘başta söylemen gereken şeyleri sonda söyleme dürtünü -dürtüdür çünkü sonda söylenmek üzere bastırılmıştır- anlayışla karşılayabilmemin tek referansı, birlikte olduğum kadınlara, sonda söylemem gereken şeyleri, gariptir ama başta söylemiş olmamdır’ cümlesiyle açtığımı sanırım anlamışsındır. Hem tabak boş gitmesin, hem kadınlarla birlikte olduğum anlaşılsın…

Sen, yapıbozumculuğun üç temel maddesinden sözederken, aklıma göstergebilimin üç temel maddesi geldi. Buna göre, bir metnin anlaşılabilmesi için üç kodun çözülmesi gerekir:

1) Metni yazanın ne anlattığı,
2) Metnin ne anlattığı,
3) Okuyucunun ne anladığı.

Eğer metni yazan, ‘öznenin’ öldüğünü düşünüyorsa, şu halde ‘metin’ nesneleşecek ve okuyucu ise özneleşecektir. Enerjinin soldan sağa yayıldığı ve okuyucuyu kuramsal açıdan şişmanlatan bu süreç, senin metninde ise sağdan sola, yani okuyucudan özne olan metne ve kendisini metnin yerine koyan yazara doğru akmakta. Bu durumda cereyanın hezeyanına kapılan kişi, kendi metniyle mastürbasyon yapan ‘yazarın’ kendisi oluyor. Yani kadının, ancak ‘sevilmiş olan kendisini’ sevebileceği gibi, yazar da ancak ‘okunmuş’ olan kendisini seviyor. Aramızdaki fark sanırım tam da bu Emp(o)dokles. Çünkü ben, sadece ‘anlaşılmış’ olan beni seviyorum. İşte bu yüzden de metinlerim uzun, ilişkilerim kısa sürüyor…

PS: Camille Claudel’in ‘göz dinler’ saptamasının sadece kadınlar için geçerli bir saptama ve dahası işleve sahip olduğunu düşünüyorum. Çünkü görmeyi, onun röntgenci ışığında eril bir edim olarak düşünürsek, dinleme konumunun ise tamamen dişil özellikli olduğunu kabul etmek zorundayız. Böylelikle gözün dinlemesi, ‘yapmak’tan çok ‘olma’ya gönderme yapan bir eylemdir. Benzer biçimde gören/eril popo (batı), görünen/dinleyen (doğu) popoya göre daha aktiftir (burada çözemediğim nokta, ibnelerin nasıl oluyor da reklam sektöründe her köşebaşını tutuyor olmalarıdır). Eğer Kral Oedipus, siken değil de dinleyen bir göze sahip olsaydı, self-kastratif bir oyuma gerek kalmayacak ve bu da kadınsı-edilgen bir göz yapısına sahip Oedipus’u mitleştirmek yerine sadece tinselleştirmek anlamına gelecekti. Çünkü gören göz, ancak oyulduğunda dinlemeye başlar. Tıpkı Claudel’in gözünün Rodin’in gözünü dinlemesi gibi…

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Empodokles’e Mektup – Yapıbozumun Psikanalizi ile Benzer Yazılar:

Paylas
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
17 Eylül 2009 Saat : 2:45

Empodokles’e Mektup – Yapıbozumun Psikanalizi Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Yorum yapmak için giriş yapmak zorundasın. Gİriş

Tüm erkek giyim modası fırsatları için tıklayın !

içerik