Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Erich Fromm Kimdir? Erich Fromm Hayatı ve Sözleri


Sponsorlu Baglantilar

Tüm oto müzik sistemi fırsatları için tıklayın !

Erich Fromm (23 Mart 1900, Frankfurt – 18 Mart, 1980)
Musevi kökenli Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir ruh bilimci ve sosyolojicidir. Ruh bilimine Marksist – Sosyalist ve insancıl yaklaşımın en önemli temsilcilerindendir.

Heidelberg ve Münih Üniversiteleri’nde toplum bilim ve ruh bilim eğitimleri gördü. 1922 yılında Heidelberg Üniversitesi’nde doktora öğrenimini tamamladı. Münih’te ruh hekimliği ve ruh bilim üzerine ek incelemeler yaptıktan sonra , Berlin Ruh Çözümleme Enstitüsü’nde eğitim gördü ve 1931 yılında mezun oldu.

30’lu yılların başlarında Almanya’da Nazi hareketinin güçlemesi nedeni ile İsviçre’nin Cenevre şehrine yerleşti. 1933 yılında Chicago Ruh çözümleme Enstitüsü’nden aldığı davet üzerine Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 1934 yılında , 1938’e kadar kadrosunda bir uzman olarak görev aldığı Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü ile birlikte New York’a taşındı. Özel çalışmalarını sürdürdü ve Columbia Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

1946 yılında William Alonson White Ruh Hekimliği , Ruh Çözümleme ve Ruh Bilim Enstitüsü’nün kurucuları arasında yer aldı. Yale Üniversitesi , New York Üniversitesi Bennington Koleji , Michigan Eyalet Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

1949 yılında Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi’nden gelen bir profesörlük önerisini kabul etti ve tıp fakültesi lisansüstü bölümünde ruh çözümleme şubesini kurdu , 1965 yılında emekli olana kadar orada çalıştı.

Emeklilik yıllarını geçirdiği 1980 yılında İsviçre’de öldü.

Marxist ve sosyalist , insancıl dünya görüşünü benimseyen Fromm , batı kapitalizmi ve sovyet komünizmini reddetmiştir.

Erich Fromm’un çalışmaları birçok dile çevrilmiştir.

ERİCH FROMM
Fromm, toplumun yapısı ve dinamiğinin kendi üyelerini nasıl biçimlendirdiğini ve bu üyelerin toplumsal karakterlerinin nasıl toplumun değerleriyle uyduğunu tartışmıştır.

Fromm’un eserlerinde; insanın doğadan ve diğer insanlardan kopması sonucu kendini yalnız ve soyutlanmış hissetmesi anlayışını görürüz. Bu soyutlanma insanı hayvanda ayıran en önemli özelliktir.

Çocuk, ana-babadan koparken aynı zamanda yalnızlık, çaresizlik duygularını yaşar. Köle de efendisinden koparken hem özgür olmak ister hem de özgürken ne yapacağını bilmemektedir. İnsan, çağlar boyunca hep daha özgür olmak istemiş ancak karşılığında da hep yalnız kalmıştır. Bu nedenle özgürlük zaman zaman kaçılacak bir durum olabilir.

İnsan sevmeyi öğrenerek yeniden diğer insanlarla birleşir ya da toplumun otoritesine uyarak güven kazanabilir.

Fromm insanın her türlü toplum yapısını denediğini tartışmıştır. Bütün bunlar insanın kurduğu ve kendi kendini idare edebilmesi için geliştirdiği toplumsal yapılardır. İnsan tümünü sınamıştır ancak hiçbiri insan kişiliğinin özelliklerine tam olarak yarar sağlamamıştır. Yine de demokratik yapının insan kişiliğinin gelişimine olanak sağladığını savunmuştur. ( Aancak insan, daha iyi bir toplumsal yapı geliştirmeye hep çalışacaktır. )

İnsanın çelişkisi; hem doğanın bir parçası olması hem de ondan kopuk olması; hem insan hem de hayvan olmasından kaynaklanır. Hayvan olarak doyurulması gereken fizyolojik özellikleri vardır. İnsan olaraksa akıl yürütebilir, benliğinin bilincindedir. İnsanın psişesini anlamanın yolu onun var oluşundan kaynaklanan gereksinimlerini çözümleyebilmeye dayalıdır.

İnsanın var oluşundan kaynaklanan gereksinimler:
1. İlişki Gereksinimi; İnsan, insan olma uğruna doğadan kopmuştur. Öyleyse doğa ile olan birincil beraberliğinden kopmuştur. Hayvan doğa ile baş edebilecek güce sahiptir. Oysa insan imgeleme ve düşünce gücüne sahip olup doğa ile yakın ve bağımlılığa dayanan ilişkisini yitirmiştir. İnsanın kendi ilişkilerini kurabilmesi için büyük bir çaba harcaması gerekir. Doyum sağlayabilmesi için de üremeye yönelik bir sevgiye ihtiyacı vardır. Bu tür bir sevgi ise karşılıklı sorumluluk, saygı, özen ve anlayış gerektirir.
2. Aşkın Olma Gereksinimi; İnsan aşkın olmaya zorlanır çünkü hayvansı doğasının üstüne çıkmak, herhangi bir varlık olmak yerine yaratıcı bir varlık olmak gereksinimindedir. İnsanın yaratıcı dürtüleri engellendiği zaman yıkıcı olur. Sevgi ve nefret karşıt dürtüler değildir. İkisi de insanın hayvan doğasını aşabilme çabasından kaynaklanır. Hayvan ne sevebilir ne de nefret edebilir. Oysa insan hem sevebilir em de nefret edebilir.
3. İnsan doğal kökenini arar; İnsan dünyanın tamamlayıcı bir parçası olduğunu ve bir yere ait olduğunu hissetmek ister. Çocukken anne-babasına ait hisseder. Ancak geliştikçe bu duygunun ortadan kalkması gerekir. ( Yoksa tehlikeli sonuçlar doğurabilir. ) İnsan kendisine en fazla doyum sağlayan ve en sağlıklı ait olma duygularını diğer insanlarla dostça duygular yaşayarak sağlar.
4. Kişisel bir kimliğe sahip olmak ister; Bazen birey yaratıcı gücünü kullanarak amacına ulaşamaz. O zaman bir grup ya da bir başkası ile özdeşleşerek farklılık kazanabilir. Böyle durumlarda kimlik duygusu birisi olmaktan değil, birine it olmaktan kaynaklanır.
5. Her birey bir başvusu çerçevesine ihtiyaç duyar; Aslında bireyin içinde yaşadığı dünyayı tutarlı bir biçimde algılayabilmesini sağlar. Çerçeve mantıklı ya da mantıksız olabilir. İlk başvuru çerçevesi, ailesidir.

Fromm’a göre bu gereksinimler insana özgüdür, hayvanlarda bulunmaz. Ayrıca bu gereksinimler insanların belirtmeleri gözlenerek anlaşılmaz. Aslında bu gereksinimler insanın evrimi boyunca insanın doğasında oluşmuştur. Bu gereksinimlerin belirtilmesi, insanın içsel yetilerini tanıma yolları bireyin içinde yaşadığı toplumun düzenlemeleri tarafından belirlenir. Yani, bireyin kişiliği toplumun ona sunduğu fırsatlar çerçevesinde gelişir.

Topluma uyum sağlama, çevrenin beklentileriyle bireyin içsel gereksinimlerini bağdaştırabilmesidir. Birey bir ölçüde toplumun beklentilerin euyarak toplumsal bir karakter geliştirir. Bu nedenle de her toplum kendi beklentileri doğrultusunda insan yetiştirir. Bazen toplum insanın doğasına ters düşen isteklerde bulunarak insanı çarpıtabilir, engelleyebilir. Toplum bazen bireyi insan olma durumuna yabancılaştırır ve var oluşunun temel gereksinimlerinin doyum bulabilme isteğini inkar etmesini sağlar. Bireyi bir robot haline getirir. Toplumsal hareketlerde bir uyuşmazlık söz konusudur. İnsanın eski karakter yapısı yeni topluma uymamaya başlar. Bu da insanın umutsuzluğa düşmesine, toplumdan soyutlanmasına neden olur. Birey eski bağlarından kopmaktadır. Birey, kendini kaybolmuş hisseder. Bu dönemlere “ geçiş dönemleri ” denir. Birey kendisini yalnızlıktan kurtaracak olan her türlü çözüme sığınır.

İnsan ve toplum ilişkileri Fromm’u çok ilgilendirmiştir. Fromm’a göre;

 İnsan temelini oluşturan, doğuştan var olan bir doğaya sahiptir.
 Toplum insanın temel doğasına doyum sağlamak için insan tarafından oluşturulmuştur.
 Şu ana kadar kurulmuş olan hiçbir toplum biçimi tam olarak insanın var oluşunun temel gereksinimlerini mkarşılayamamaktadır. ( yine de en fazla karşılayan demokrasidir. )
 Bu gereksinimleri tam olarak karşılayabilecek bir toplum yaratılabilir.

Fromm, beş tür karakter yapısından söz eder:

a) Alıcı Eğilim: Destek almak için diğerlerine dayana kişiler.
b) İstismara yönelik Eğilim: Hep başkalarından alma ve onları manipüle etme.
c) Biriktirme Eğilimi: Sahip olduklarını biriktirmek, böylece kendini güvende hissetmek.
d) Pazarlamacı Eğilim: İnsanları birer nesne olarak görmek. Her bireyin kendini pazarlaması.
e) Üretici Eğilim: İnsanın tüm gizilgüçlerinin geliştirilmesi ve bunun yaratıcılık, sevgi yoluyla ifade edilmesidir.

Felsefesi; Sosyolojik, sevgiye, insan-toplum ilişkilerine bakışında felsefesini görüyoruz. Fromm’un felsefesi yaşamı anlamaya yöneliktir.

Bilimsel teknik ve yöntemlerin insan doğasını anlamakta yetersiz olduğunu söylüyor. Bilimsel yöntemin insana dar bir açıdan baktığını savunuyor. Bilimsel yöntemin, kuramcının insana bakış felsefesiyle başlaması gerektiğine inanıyor. Bu nedenle Fromm’un kuramı, spekülasyona açık, gerçeklerin üstüne çıkan bir kuramdır. Biyolojik kalıtıma bağlanmıştır. Psikanalitik aklaşımın bilimsel olduğuna inanıyor. Bilimsel bir yaklaşımın ancak bir felsefe ile oluşturulabileceğine inanıyor.

Hasta Birey Hasta Toplum

Sponsorlu Baglantilar

Tüm kadın aksesuar fırsatları için tıklayın !

Nevrotik belirti, çocuk ve yetişkin gereksinimleri arasındaki bir uzlaşmayı temsil eder. Psikopatolojinin en temel anlatımı olan ruhsal sakatlık yabancılaşmadır(55). Nevrotik hasta, yabancılaşmış bir insandır. Kendisini güçlü hissetmez. Korkmaktadır ve çekingendir. Çünkü, kendini kendi eylem ve yaşantılarının öznesi ve yapıcısı olarak görmez. Yabancılaşmış olduğu için nevrotiktir. İçsel boşluk ve yetersizlik duygusunu yenmek için tüm insansal niteliklerini, sevgisini, zekasını, cesaretini v.b. yansıtacağı bir obje seçer. Bu objeye boyun eğerek kendini, güçlü, akıllı, cesur ve güvende hisseder(65).

Yabancılaşma

Gerçekte Fransızca’daki aliene, İspanyolca’daki alienado ruh hastalarını dile getiren eski sözcüklerdir. İngilizce’deki “alienist” sözcüğü çıldırmış, tam olarak yabancılaşmış birine bakan doktor anlamına gelmektedir.
Yabancılaşma çağdaş insanın ruhsal bozukluğunun çekirdeğidir(66).
Düşünce yabancılaşması: insan çoğu kez bir şey aracılığıyla düşünmüş olduğuna, düşüncelerinin kendi düşünce etkinliklerinin bir sonucu olduğuna inanmasıdır. Gerçekte ise, beynini kamuoyunun putlarına, gazetelere, iktidara ya da siyasal bir lidere aktarmıştır. Onların kendi düşüncelerini dile getirdiklerine inanmaktadır. Oysa gerçekte onlara ait olan düşünceleri kendi düşünceleriymiş gibi benimsemektedir. Çünkü, onları putları, bilgelik ve bilgi tanrıları olarak seçmiştir. Putlara bu nedenle bağımlıdır ve onlara tapmaktan bir türlü vazgeçemez. O, bu putların kölesidir. Çünkü, beynini onlara emanet etmiştir(68).
Tüm bunalım, bağımlılık ve putlaştırma (fanatizm dahil) durumları yabancılaşmanın doğrudan anlatımları ya da yabancılaşma için ödediğimiz bedeldir. Ruhsal bozuklukların kökeninde önemli bir olay olan, insanın kendi kimliğini yaşamadaki başarısızlığı da, yabancılaşmanın bir sonucudur. Yabancılaşmış biri kendine özgü duygu ve düşünce işlevlerini, kendi dışındaki bir objeye aktarmış olduğu için, artık kendisi değildir. Onda hiçbir “ben” ya da “kimlik” duygusu yoktur(69).
En geniş anlamında, her nevroz bir yabancılaşmanın sonucu olarak ele alınabilir. Bu doğrudur. Çünkü, nevroz bir tutkunun (örneğin, para, mevki, kadın v.b.) tüm kişilikten ayrılarak başat duruma gelmesi, böylece o kişinin yöneticisi olması olgusu ile belirlenir. Bu tutku, insan putunun özünü ussallaştırıp ona çok değişik ve çok kez kulağa hoş gelen adlar verse bile, gerçekte hastanın boyun eğdiği puttur. Hasta, kısmi bir istek tarafından yönetilmekte, kendisinde artakalan her şeyi bu isteğe aktarmaktadır. Bu tutku güçlendikçe hasta güçsüzleşir. Kendisine yabancılaşır, çünkü kendisinin bir parçasının kölesi olmuştur(70). Putperest insan, kendi elinin emeği önünde eğilir. Endüstri toplumunda çağdaş insan, putperestliğin biçimini değiştirmiştir. O, yaşamını yöneten kör ekonomik güçlerin objesi haline gelmiştir. Kendi elinin emeğine tapmakta, kendisini bir nesneye dönüştürmektedir. İnsan elinin emeğidir. Bu putların konuşmayan ağızları, görmeyen gözleri, duymayan kulakları vardır. Hiç soluk almazlar. Onları yapanlar da onlar gibidir; bu nedenle, onlara inanan herkes de…(72)

Bağımsızlık:
Bir varlık, kendi kendisinin efendisi olmadığı takdirde kendisini bağımsız sayamaz. O, ancak kendi varlığını kendisine borçlu olduğu zaman, kendi kendisinin efendisidir(80).

Bir Toplum Hasta Olabilir mi?
Bir toplumun üyelerinin kafa yapılarında aldatıcı olan şey, benimsedikleri görüşlerin “herkesçe geçerli sayılan” görüşler olmasıdır. Büyük bir saflıkla insanlar, çoğunluğun belli bazı fikirleri yada duyguları paylaşmasının, o fikir ve duyguların doğruluğunu kanıtladığına inanırlar. Hiçbir şey bundan daha yanlış olamaz. Bir şeyin herkesçe geçerli sayılmasının, kendi başına akılla ya da ruh sağlığıyla hiçbir ilişkisi yoktur. “Folie a deux” nasıl rastlanan bir şey ise “folie a millions” da görülebilir. Milyonlarca insanın aynı kötülükleri paylaşması, o kötülükleri erdeme çevirmez; birçok yanlışın paylaşılması o yanlışları doğru yapmaz; milyonlarca insanın aynı akıl hastalıklarını paylaşması da, o insanları akılca sağlıklı duruma getirmez(Fromm.26)

Sakatlık ve Nevroz:
Bireysel ve toplumsal akıl hastalıkları arasında önemli bir ayrım vardır. Bu bakımdan iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir: Sakatlık ve Nevroz. Özgürlüğe, kendiliğindenliğe erişemeyen, kendini özgür bir biçimde gerçekleştiremeyen kişinin ağır bir sakatlığı var demektir; elbette özgürlüğü ve kendiliğinden olmayı insanın ulaşması gereken nesnel amaç olarak kabul ediyorsak. Herhangi bir toplumun üyelerinden çoğu, bu amaca ulaşamıyorsa o zaman karşımızda toplumun dokusuna işlemiş bir sakatlık var demektir. Birey, pek çok kimseyle paylaşmadığından bunun bir sakatlık olduğunu fark etmez; bu nedenle güvenliği başkalarından değişik olma, toplumun dışında kalma gibi deneylerle tehlikeye girmiş olacaktır. Zenginleşme ve gerçek mutluluk duygularını tadamama gibi kayıpları öteki insanlara benzemenin getirdiği güvenlik duygusuyla ödeyecektir. Aslında, onun bu sakatlığı, içinde yaşadığı kültürde bir erdeme dönüştürülmüş, böylece de ona yüceltilmiş bir başarı duygusu bile veriyor olabilir(Fromm.27).

Toplumsal Kişilik:
Aynı kültür içindeki insanları birbirinden ayıran bireysel niteliklerin tersine, aynı kültürün birçok üyesince paylaşılan kişilik yapısını ifade etmektedir(Fromm.92). Toplumsal kişiliğin işlevi, toplumdaki üyelerin enerjilerini davranmak zorunda oldukları biçimde davranmaya; ve onları aynı zamanda kültürün gereklerine göre davranmaktan doyum alacak biçimde yönlendirmektir. Kısaca, belli bir toplumdaki insan enerjisini, o toplumun sürekli işleyebilmesi amacıyla kalıplamak ve yönlendirmektir(Fromm.92-93).

Sosyal Karakter ve Pazar Ekonomisi:
Ortalama ve sıradan bireyler ile bu bireylerin içinde yaşadıkları toplumun sosyo – ekonomik yapısı arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Bireysel psişik yapı ile sosoyo-ekonomik yapı arasındaki ilişkinin sonucu “sosyal karakter”dir. Toplumun sosyo-ekonomik yapısı, bireylerin sosyal karakterlerini öylesine biçimler ki, kişiler toplum gerekleri doğrultusunda yapmak zorunda oldukları şeyleri, gerçekten de yapmak istediklerini sanmaya başlarlar(Fromm.189)
“Pazar ekonomisi Karakter biçimi” ya da kısaca “Pazar karakteri”, çağdaş toplumlarda bireyler kendilerini birer mal gibi görmeye ve kendi değerlerini “kullanım değeri” olarak değil de, diğer mallarla “değişim değeri” olarak algılamaya başlamalarıdır. Yani insan, “Kişilik Pazarı”nın malı olmuş gibidir. “Kişilik Pazarı”nın değerleme ilkeleri açısından mal ve eşya satılan piyasalardan hiçbir farkı yoktur. Tak değişiklik, ilkinde kişiliklerin, ikincisinde de malların satılıyor olmasıdır. Her iki piyasada da, “kullanım değeri” için gereken, ama tek başına yeterli olmayan, “değişim değeri” ölçüsü kullanılır. Başarılı olmak, bir kimsenin pazarda kendini nasıl sattığına bağlıdır(Fromm.209).
Karakter pazarındaki ana ilke, “ben, bana sahip olmak istediğin gibiyim” ilkesidir.

Medyanın Örtbas Ettiği Toplumsal Hastalık:
İçinde yaşadığımız Batı kültüründe sinemaların, radyoların ve televizyonların, spor olaylarının ve gazetelerin yalnızca dört hafta için bulunmadığını düşünelim. Bu büyük kaçış yolları kapanınca, kendi olanaklarıyla baş başa kalan insanlar ne yapacaklardır? Hiç kuşkum yok ki bu denli kısa bir süre de bile binlerce kişi sinir bunalımları geçirecek, daha çok sayıda insan da klinik anlamda “nevrozlu” denen durumdan pek de değişik olmayan korkunç bir huzursuzluğa kaptıracaktır kendisini. Toplumun dokusuna işleyen sakatlığı yatıştırmak için verilen uyuşturucu kesildiği anda hastalık bütün belirtileriyle dökülecektir ortaya(Fromm.29).

Erich Fromm’un SEVME SANATI adlı kitabından…
“ Ortak yaşamın aksine, olgun sevgi insanın kendi bütünlüğünü ve bireyselliğini koruduğu bir birleşmedir. Sevgi insanda aktif bir güçtür; insanı çevresindeki insanlardan ayıran, duvarları yıkan bir güç, insanı diğer insanlarla birleştiren bir güçtür. Sevgi, insanın ayrılık ve yalnızlık duygusundan kurtulmasına yardım eder ve yine de kendisi olarak kalmasına, bütünlüğünü korumasına olanak tanır. Sevgide iki ayrı varlığın bir olması, yine de iki ayrı varlık olarak kalabilmeleri karşıtlığı vardır.”
“… Gelişmemiş sevgi şu ilkeyi benimser: ‘SEVİLDİĞİM İÇİN SEVİYORUM’, olgun sevgi ise şu ilkeyi izler: ‘SEVDİĞİM İÇİN SEVİLİYORUM.’ , olgunlaşmamış sevgi şunu der: ‘SENİ, SANA İHTİYACIM OLDUĞU İÇİN SEVİYORUM’ , olgun sevgi ‘SENİ SEVDİĞİM İÇİN SANA İHTİYACIM VAR’ der.”
“ Sevgi, sevgi yaratan bir güçtür. Güçsüzlük sevgi yaratamamaktır. Bu düşünceyi Marx çok güzel bir biçimde şöyle ifade etmiştir: ‘İnsanı insan olarak kabul et, dünya ile ilişkisi de insanca olsun, o zaman sevgiye karşılık sevgi, güvene karşı güven vb. bulursun. Eğer sanatın tadını çıkarmak istiyorsan, sanat konusunda eğitim almış olman gerekir; diğer insanları etkilemek istiyorsan, öbür insanlar üzerinde gerçekten harekete geçirici, teşvik edici bir etki yaratabilecek insan olman gerekir. İnsan ve doğayla ilişkilerinin her biri, senin isteminin içeriğine uygun bir ifadesi olmalıdır. Sevgi uyandırmadan seviyorsan, yani eğer sevgin sevgi olarak karşılığında sevgi üretemiyorsa, yaşamını seven bir insan olarak ortaya koyup da sevilen bir insan olamıyorsan, sevgin acizdir, bir mutsuzluktur.’”
“… Esas itibarıyla sevgi bölünemez; diğer sevgi ‘nesnelerine’ duyduğumuz sevgi, kendimize duyduğumuz sevgiden ayrılamaz. Gerçek sevgi içimizdeki yaratıcılığın ifadesidir ve İLGİ, SAYGI, SORUMLULUK duygusu ve BİLGİYİ kapsar. Sevgi başka birisinin bizde uyandırdığı bir ‘duygu’ değil, aksine sevilen insanın gelişmesi ve mutluluğu için harcanan etkin bir çabadır. Bu çaba, kendi sevebilme yeteneğimize bağlıdır.”

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Erich Fromm Kimdir? Erich Fromm Hayatı ve Sözleri ile Benzer Yazılar:

Paylas
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
26 Ağustos 2010 Saat : 6:21

Erich Fromm Kimdir? Erich Fromm Hayatı ve Sözleri Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Yorum yapmak için giriş yapmak zorundasın. Gİriş

Tüm erkek giyim modası fırsatları için tıklayın !

içerik