Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Faust Hakkında bir yazı – TURGENYEV


Sponsorlu Baglantilar

Tüm oto müzik sistemi fırsatları için tıklayın !

Faust, bu ilk sözleriyle karşımıza bir şüpheci olarak çıkmıyor mu? Sonra onun “sırtını güzel dünya güneşine cesaretle çevirmeğe kalkışması”, hürriyete, ahenge doğru ümitsiz, sahte, son bir atılışı değil midir? Faust da, Wagner’le, şu par Excelence Almanla, şu Filipister tipi ile konuşurken Mephistopheles’in tıpkısı değil midir?.. Onun sözleriyle doğrudan doğruya Goethe’nin ruh eğilimleri, kanaatleri dile gelmiyor mu? Evet Mephistopheles’in kendi de çoğu zaman cesaretle konuşan Faust değil midir? 



Goethe, tragediasını çok erken, daha “Götz von Berlichingen”den, “Werther”den önce yazmağa başlamıştır. Kendisinin de dediği gibi hiçbir belil plân gözetmeden işe başlamıştır. Zaten bugünkü hali ile de Faust’ta tragedia olarak, bir sınırlılık, dıştan bir birlik olduğu ileri sürülemez. Goethe daha çocukluk yıllarında olağanüstü bir düşünme, bir sistemleştirme temayülü, Tanrının kendisine bol bol bağışladığı şu sâf şairlik kabiliyetinden hemen her zaman ayrı duran temayülü – göstermiştir. Ama şunu da söylemeliyiz ki, şair Goethe, kendi görüşlerine, sistemlerine hiç de değer vermiş değildir; onları kolayca, serbestçe bırakmayı bilmiştir… Aslında onu ilgilendiren tek bir şey vardır: şiir idealine doğru yükselen hayat, (onun sözleriyle “die Wirklichkeit zum Schönen Schein erhoben”) bütün belirtileriyle hayattır. O, samimiyet’e, sevgi ile hayatı incelemiştir. Ama gene tekrar edelim, onun ruhunu ilgilendiren hayat olarak değil, şiiri konusu olarak hayattır. Goethe, en sonra şu noktaya ulaşmıştır: acılardan korkmamış, hattâ kaçınmamıştır: acılar, onun sazına öyle taze, öyle güzel sesler fısıldamıştır ki… 
 



“Böylece Goethe, Faust’u hiçbir plân gözetmeden yazmıştır. O, mısraları, düşünen, ihtiraslı bencil şairin farkına varmadan yaptığı itirafları gibi, kâğıt üzerine dökmüştür. Onun zamanında, o belirsiz geçit zamanında, şair yalnız insan olmak izni verilmiyordu; eski toplum, Almanyada henüz yıkılmamıştır; ama, artık havası bozulmuş, daralmıştı. Yenisi ise, henüz başlıyordu. Gelgelelim yeni toplumda, yalnız hayalleriyle yaşamayı sevmiyen adamın basabileceği o sağlam toprak henüz yoktu; her Alman, kendi yolunu kendisi aramış, kâh çıkarını düşünerek, kâh hiçbir şey düşünmeden kurulu düzene bağlı kalmıştır. Faust’ta milletin acınacak derecede az rol oynadığını bir düşünün… (Faust’un Wagner’le birlikte eğlendiği sahne ile Auerbach’ın gömülmesi sahmenisi düşünün.) Mephistopheles, Faust’a halkın neşeli yaşayışı üzerinde bir fikir vermek istiyor, budalamsı beş altı üniversiteliyi gösteriyor, ikisi de onların karşısında “en grands seigneurs” eğleniyorlar. Goethe’nin eserlerinde millet, gözlerimizin önüne eski çağ tragedialarının koros uhalinde değil de, yeni operanın korocuları halinde çıkıyor. Kitle, objektif, hattâ sembolik bir şekilde gösteriliyor. Yukarda söylediğimiz Faust’la Wagner’in eğlence sahnesinde bütün sınıflar, okuyucular önünde arka arkaya geçit resmi yapıyorlar, O, anlaşılmıştır; kendisine gerekn şey verilmiştir, “mann läst sie gelten”, daha ne ister? O budala yığının her hangi bir dâhi adamın yüce rahatlığını, yalnızlık içindeki sevinçlerini, hattâ acılarını bozmağa ne hakkı vardır? Goethe, Faust’un yanına süklüm püklüm akıl danışmağa giden şu yoksul delikanlıtalebeyi, genel olarak dar kafalı kitlenin üstünde bir dâhi olarak yükselemiyen genç nesli, ne aristokratça, ne kayıtsızca alaya alıyor. Mephistopheles’in bütün alayları, yermeleri, ayrı bir kişi olarak Faust’a yönelmiştir; onun zayıf tarafını biliyor. Faust -yukarıda söylediğimiz gibi-bencildir, yalnız kendisi ile ilgilenir. En sonra Mephistopheles de, “iblisin ta kendisi” olmaktan uzaktır; daha çok “rütbesi olmıyan küçük bir şeytandır.” Mephistopheles “içinde refleks doğmuş olan” her insanın şeytanıdır, O yalnız öz şüpheleriyle, duraksamalariyle ilgilenen bir ruhta belirmiş inkârların cisimleşmiş bir örneğidir; O, yalnız yaşıyan, nazariyeci insanların, kendi hayatlarında küçük bir çelişme görünce rahatsız olan, ama açlıktan ölen koca bir zanaatçı ailesi yanında bir filozof vurdumduymazlığı ile geçip giden insanların şeytanıdır. O yalnız kendisi korkunç değildir, kendi gündelik hayatı ile, onun sayesinde, yahut hiç allegorisiz söyliyelim, kendi ürkek, bencil refleksleriyle sevgili Ben’lerinin dar çemberinden dışarı çıkamıyan birçok gençlere olan tesirleriyle korkunçtur. O, aç gözlüdür, kötüdür, alaycıdır; Puşkin’in dediği gibi bu şeytana rastlıyan insanlar, acı çekerler, am onların marazi acıları bizde derin bir paylaşma duygusu uyandırmaz… Üstelik kendi fleâketlerini “üstü yazılı bir torba gibi” omuzlarında taşıyan bu gibi çilekeşlerin çoğu, birdenbire düpedüz alçak oluverirler… Onlardan hayatlarının sonuna kadar, koparılmış bir dal gibi, solup kuruyanlar da -niye açıkça söylememeli-bizde sadece geçici bir acıma duygusundan başka bir şey uyandıramazlar… Tekrar edelim, Mephistopheles, yalnız bugüne kadar onu korkunç saydıkları için korkunçtur… O, öz saadetlerine dünyada her şeyden çok değer veren, bir yandan da en çok ne ile mesut olduklarını anlamak isteyen insanlar için korkunçtur. Bu gibi insanlara da her zaman çok çok rastlanacaktır. O kadar ki, onların sayısı düşündükçe yine Goethe şeytanın büyüklüğünü tanımaktan kendimizi alamayız. Ama bizi birçok defalar tedirgin etmiş olan “öbür kudretli yüzü” de tanımak zorundayız, onun karşısında Mephistopheles solgunlaşıp ortadan kaybolmaktadır. O, tek insanın sınırlı dairesi içindekitenkit ilkesinin cisimleşmiş bir belirtisidir. 



Böylece Faust’a bencil dedik, yani nazari olarak bencil, kendini seven, bilgin, emel besliyen bencil… Onun elde etmek istediği bilim değildir. O bilimle kendi kendini elde etmek, rahatını, saadetini elde etmek ister. Nazariyeci tabiatındaki kıyasıya taraflılık -ilk sahnenin başlangıcında kendini gösteren Dünya Ruhu’nun heybetli heybetli belirişi bir yana- bütüntragediaya işlemiştir. Onun gürliyen sözlerinde panteist Goethe7nin sesini işitiyoruz. O Goethe ki, insan dünyasının müthiş çeşitlilikleri dışında yalnız Spinoza’nın değişmez, sakin “cevher”ini tanır, kendi kişiliği ona usanç vermeğe başlayınca sığınağına (in sein Asyl) gider gibi bu cevhere koşar. Faust’un bencilliği, en çok Gretchen’le olan münasebetlerinde kendini gösterir. 



Faust, büyücülerin yardımı ile yıpranmış vücudunu gençleştirdikten sonra bu kızla karşılaşır. Gretchen’i uzun uzun anlatacak değiliz: o, bir çiçek gibi sevimlidir, bir bardak su gibi durudur, iki iki dört eder gibi kolay anlaşılır; tutkusuz, iyi Alman kızıdır; ondan mâsumluğun, gençliğin, utangaç tazeliğin kokusu gelir; o, biraz da budaladır. Ama Faust da sevgilisinden ayrıca zekâ kabiliyetleri istemez… 



Faust, bütün deha sahibi insanlar gibi, onunla, karala, cesaretle tanışmıştır. Grestchen de onu hemen sevmiştir. Faust onun odasına heyecanla girer, onu ihtirasla düşünür, oradan kıza bir hediye bırakmayı unutmayarak heyecanla ayrılır; sonra onunla birlikte Marta’lara gider… 



Marta’larda Gretchen, ona aşkını açar. (Bu sahnelerin pek mükemmel olduğunu söylemeye lüzum var mı bilmem?)… Faust, zevke, eğlenceye koşar mı dersiniz? Hayır, ormana koşar, yeni yeni hayallere dalar, Kudretli Ruh’a, kendisine, bir dost kalbi gibi tabiatın koynuna girmek kabiliyetini verdiği için şükreder. 



Şimdiye kadar Goethe’nin, Faust’unu bu şekilde bitirirken uzun uzun düşünüp taşındığı noktası üzerinde çok durulmuştur, hâlâ da durulmaktadır. Ama bize öyle geliyor ki, Faust’un bütün birinci kısmı, doğrudan doğruya Goethe’nin ruhundan akıp dökülmüştür. O, ancak ikinci kısmını yazmağa başladığı zaman eserini “düşünüp taşınmaya”, “işlemeye”, sanatkârca bitirmeye” bakmıştır. Faust’un birinci bölümü, yüksek derecede bir deha eseri olarak, şuuruna varılmıyan bir gerçekle, doğrudan doğruya bir birlikle doludur. Gerçekten Faust üzerinde düşünürken siz, onda her şeyin lüzumlu olduğunu, bir fazlalığı olmadığını duyarsınız; ama Goethe’nin kendisi acaba eserinin ahengini açıkça görmüş müdür? Bu soruyu psikolojik bakımdan anlamayı başkalarına bırakallım. 



Bizce Faust, (ilk kısmın sözünü ediyoruz.) iki bölüme ayrılır: birincisi insan ruhunun iç didinmesini, bu bitmez tükenmez manzarayı gösterir; ikincisinde gözlerimiz önünde aşkın tragikomediası oynamaktadır. İkisinde de inanmadan saadete doğru atılan insanı görüyoruz. Sonunda ne oluyor? Ne kendi görüşleri, ne başka mahlûklara yakınlığı, ne bilgi, ne aşk, hiçbir şey ona bir an: “Ne olur, uçup gitme. Sen öyle güzelsin ki” dedirtemiyor… Yazık ki Faust’tan daha aşağı olan insanlar, sonunda, saadeti Margaret’ten daha yüksek kadınların aşkında bulduklarını sanmışlardır. Gretchen, Ofelia ile kıyaslanabilir; ama Hamlet, Ofelia’yı mahvetmekle kendi kendini de mahvetmiş oluyor; sonra Goethe tragediasının ikinci kısmı başında da görüyoruz ki, Faust, otlar üzerine uzanmış, perilerin şarkılarını dinliyerek ilkbaharı rahat rahat koklamaktadır. Daha önce geçenlerin hepsini unutmuştur. Artık Gretchen gibi zavallı, basit bir kızcağızı düşünmenin sırası değildir… O, Helena’yı hayal etmektedir… 



Faust, yüce bir eserdir. Avrupa’da bir daha görülmiyecek bir devrin tam bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu devirde toplum, kendi kendini inkâra kadar varmıştır. Bu devirde her yurttaş, insana çevrilmiştir. En sonra, eski zamanla yeni zamanın savaşması başlamıştır. İnsanlar, insan zekâsı ile tabiattan başka sarsılmaz bir şey tanımaz olmuşlardır. Fransızlar, insan zekâsının bu başına buyrukluğunu iş alanında, Almanlar ise nazariye, felsefe, şiir alanında gerçekleştirmişlerdir. Genel olarak Alman, insan olduğu kadar yurtatş değildir. Onda düpedüz insanlık meseleleri, toplum meselelerinden önce gelir. yukarıda sözünü ettiğimiz devir, Alman milletinin tuttuğu ana yola yüzde yüz uymaktadır. İşte bu arada bir şair ortaya çıkıyor. Onu, asla yurttaşlık düşünceleri taşımakla suçlandırmaları, kendisini sapık saymaları boşuna değildir. Öyle bir şair ki, bir Almanın da sadece insan olması ölçüsünde Almandır; öyle bir şair ki her şeyi kucaklıyan, enikonu bencil tabiatının derinliklerinden Faust’u çıkarmıştır. Faust’un büyük bir kısmı, 1776 yılına, yani Weimar’a göç edinceye kadar yazılmıştır. Şair, Weimar’da sekiz yıl taşkın bir eğlence hayatına kendini kaptırmıştır… Genel olarak, denildiği gibi, dâhice yaşamıştır. Böttcher’le başkaları, o zamanki yaşayışını anlatan bazı yazılar bırakmışlardır. Biz, açıkçasını söylemek gerekirse, o zamanki Weimar hemşehrilerinin “kuvvetli dehâlar” (Kraftgenies) denilenlere, yani Goethe ile arkadaşlarına karşı ukalâca öfkelenmelerinin sebebini tamamiyle anlıyoruz. Bilindiği gibi bütün bunlar “İtalya yolculuğu” ile, “klâsik rahatlık”la, birçok önemli, düşünülüp taşınılarak hazırlanan eserlerin yayınlanması ile sona ermiştir, ki biz bunları yine de gençlik çağının sâf, taşkın havalı dağınık eserlerine üstün tutuyoruz. 



Faust için bencilliğe dayanan bir eser, dedik… Zaten başka türlü olabilir miydi? Goethe, insanca, d ünyaca bütün değerleri savunan bu adam, her yalancı idealizme, tabiat üstü şeylere düşman kesilen bu adam, ilk olarak insanın hakları uğruna değil de, ihtiraslı, sınırlı tek insanın hakları uğruna ortaya atılmıştır; göstermiştir ki kendisinde yıkılmaz bir kuvvet gizlidir, insanlıktır, toplumdur. İnsanın sanattaki tabiat üstünlüğe karşı ilk itirazı, istisnaların, bir yine bahtiyar olmaya, bahtiyarlığından utanmamaya hakkı ve imkânı vardır. Faust mahvolmamıştır. Biz biliyoruz ki, insan gelişmesi, böyle bir sonuçta karar kılamaz; biliyoruz ki, insanın mihenk taşı, bölünmez bir birim olarak kendisi edğil, ebedî, sağlam kanunları olan insanlıktır,toplumdur. İnsanın sanattaki tabiat üstülüğe karşı ilk itirazı, istisnaların, bir taraflı bencilliğin damgasını taşıması olsa gerektir. Goethe Notlar’ında şöyle diyor: “Bizim tanrıbilim, yahut felsefe konuları ile uğraşmaya isteğimiz, niyetimiz yoktu…” 



… Peki ama insan, kendi insanlık çemberinden çıkmadan nasıl olur da varlığını tamamiyle kuşatabilir? Bu soruyu, bugüne bugün çözmeye gücümüz yetmez. Öyleyse? Ama Goethe, uzun bir ömür yaşamıştır. İlk sekiz yıllık coşkun Weimar hayatından sonra onun için bir “rahatlık”, bir “yumuşaklık” devri gelmiştir… Faust, gençliğinin bu ihtiraslı, keskin köşeli eseri, ona bir türlü rahat vermiyordu. O, tragediasını bitirmek istemiş, ikinci kısmını düşünmüştür. Goethe’ninruhunda her zaman pek gelişmiş olan şiir kabiliyeti, yani dıştan aldığını yeniden yaratma kabiliyeti, onun için doğrudan doğruya konudan, hayattan daha büyük bir edğer kazanmaya başlamıştır. O kendisini murakabenin en yükseğinde durur, bu arada, her dünyalık varlığı soğuk, kocamış bencilliğinin yücesinden seyrediyormuş gibi düşünmüştür. O, çevresinde olan bütün büyük devrimlerin kendi ruh sessizliğini bir an bile tedirgin etmemesiyle övünmüştür. O, tıpkı bir kaya gibi dalgaların kendisini alıp götürmesine meydan vermemiş, böylece keskin zekâsı ile, zamanındaki önemli olayları değerlendirip anlamaya çalışmış olmakla beraber, yine de kendi yüzyılından geride kalmıştır… O, kendi kendisine karşı haklı idi, kendi kendini aldatmamıştır. Hemşerileri, hattâ genç Almanlar, onu severler, yapmacıklı ihtiyarlık sözlerini hiç usanmadan tekrarlıyarak etrafına toplaşırlardı. Bütün insan hayatı, ona bir allegori gibi görünürdü. Böylece o kendi büyük (daha doğrusu derin) allegorisini, Faust’un ikinci kısmını yazmıştır. Bu ikinci kısım üzerinde artık kesin hüküm verilmiştir. Bütün o semboller, o tipler, o uydurma kümeler, o esrarlı nutuklar, Faust’un eski çağ dünyasına yolculuğu, bütün bu allegorik kişilerin, olayların kurnazca örülmüş bağlılığı, tragedia’nın bunca göklere çıkarılan o acınacak, o zavallı çözümü, bugünkü nesillerin bazı ihtiyarlarında (yaşça ihtiyar olsun, genç olsun) ilgi uyandırmaktadır… Öyle anlaşılıyor ki, insanlar, “hayat çelişmelerini uzlaştırmadan” yaşamıyorlar… İşte Faust’un ikinci kısmının (geçici de olsa) başarı sırrı, kanmayanları kandırma kabiliyeti gizlidir. Faust’un menfaate dayanan plânlarının gerçekleştiğine, gerçekten “bir anlık yüce saadet”ten zevk aldığına, şeytanla yaptığı anlaşma şartları gereğince hayattan el çekmek zorunda kaldığına hangi aklı başında okuyucu inanır? Goethe yalnız bir noktada kendi tabiatına bağlı kalmıştır: Faust’u insanlık çerçevesi dışında saadet aramak durumuna sokmamıştır… 



… Faust’un bitimini beğenmeyenler var… “Tragedia’nın çözümü”nü biz de beğenmiyoruz; ama yalnız bu çözüm, sahte olduğu için değil, Faust’un her çeşit çözümü sahte olduğu için beğenmiyoruz. Faust’un insan gerçeği çevresi dışındaki her “uzlaşma”sı tabiata aykırıdır. Başka türlü uzlaşmaları da sadec hayal edebiliriz… bize, böyle bir sonuca varmak, can sıkıı bir şeydir, diyebilirler. Ama biz ilk önce görüşlerimizin hoşa gitmesini değil, gerçek olmasını gözetiriz; hem çözülmeyen şüpheler, arkalarında insan ruhunun korkunç bir boşluğunu bırakır, diye düşünenler, hiçbir zaman kendi kendileriyle canla başla gizli bir savaşa girişmemiş olanlardır. Girişmiş olsalardı, sistemlerin, nazariyelerin döküntüleri ortasında yalnız insanlık ben’imiz yıkılmaz, silinmez olduğunu görürlerdi. Bu ben, öylesine ölümsüzdür ki, kendisi bile kendi kendini ortadan kaldıramaz. Faust, biritilmemiş, parça parça da kalmış olsa, yine kıyasıya alayın bir ifadesi olarak kalırdı… Bu tragedianın büyüklüğü, onun bitirilmeyişindedir. Her birimiz hayatında, Faust’un bize insan zekâsının en değerli bireser gibi göründüğü, onun bütün ihtiyaçlarımızı tamamiyle karşıladığı bir devir olmuştur; ama Faust’u büyük, güzel bir eser saymaktan geri kalmayacak başka zamanlar da gelecektir… Tekrar edelim, şair olarak Goethe’nin eşi yoktur; ama bizim bugün sadece şairlere ihtiyacımız yok… Biz, (yazık ki henüz tamamiyle değil) bir dilenciyi canlandıran güzel bir tablo görünce eserin “sanat değerine” bayılacak yerde bu zamanda dilenciler bulunabildiği düşüncesiyle pek fazla kederlenen insanları andırmaya başlıyoruz. 



TURGENYEV 



Çeviren: Oğuz PELTEK

Sponsorlu Baglantilar

Tüm kadın aksesuar fırsatları için tıklayın !

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Faust Hakkında bir yazı – TURGENYEV ile Benzer Yazılar:

Paylas
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
8 Ocak 2012 Saat : 9:29

Faust Hakkında bir yazı – TURGENYEV Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Yorum yapmak için giriş yapmak zorundasın. Gİriş

Tüm erkek giyim modası fırsatları için tıklayın !

içerik