| Yazar |
İleti |
OnuR
Yönetici


Yaş: 26
Kayıt: 02.07.2006
İleti: 1641

|
|
[B]Atatürk'e göre Ermeniler
Türkler, özellikle Islamiyet'i kabul ettikten sonra Ermenilere karºi her zaman insani ölçüler içinde davranmiºlardir
Mustafa Kemal Atatürk'ün Fikir ve Görüºleriyle Ermeniler
Genel olarak, Türk-Ermeni ilişkilerine bakildigi zaman, Türkler, özellikle Islamiyet'i kabul ettikten sonra Ermenilere karşi her zaman insani ölçüler içinde davranmişlardir. Hem yazili hem de fiili hukukta bu tutumdan ayrilmamişlardir. Bu durum yerli ve yabanci yazarlar tarafindan defalarca dile getirilmiştir.
Osmanlı Devleti döneminde de bu müsamahalı tutum devam etmiştir. Ermeniler tüm bu müsamahalara rağmen I. Dünya Savaşına gelindiğinde bir taraftan askeri cepheleri sabote etmiş, diğer taraftan da 1828, 1877-78 ve 1912-13'te olduğu gibi, düşmanla işbirliği yapmışlardır. Savaş başlar başlamaz Ermeni asıllı milletvekilleri ve devlet adamları, Patrikhane ve kilise mensupları, komiteciler, çeteler, diğer ülkelerde kurulup Osmanlı içinde karışıklıklar çıkaran "gönüllü alayları" ve daha sonra "lejyonlar", öğretmenler, papazlar, ve Ermeni halkının bir bölümü, ülkedeki yabancı konsolosların, misyonerlerin ve işgal ordularının tahrikleriyle adeta yeni bir cephe oluşturmuşlardır. II. Meşrutiyetle birlikte askere alınabilen Ermeni askerler, Osmanlı ordusundan silahları ile birlikte firar etmişlerdir. Bu asker kaçakları yolları kesmişler, düşmen adına casusluk yapmaya ve cephe gerisinde de köy basıp masum kişileri öldürmüşlerdir.
Tüm bu davranışlarına rağmen Milli mücadele yıllarında Türk halkına, Ankara hükümetine ve Atatürk'e karşı bile bazı iftiralar atmışlardır.Milli Mücadeleye karşı ihanetleri görülen Ermeni Patrikhanesi tarafından 1922'de İstanbul'da bastırılan "Kemalist Mezalim" isimli kitapta Atatürk ve Ankara hükümetine şu ithamlarda bulunulmuştur ; "...1915-1916 yıllarında Ermenilerin katliamında önemli yerleri olan siyasetçileri de yavaş yavaş iktidara geldi. Geçen yıldan beri Ma'muratü'l Aziz vilayetinin idaresi de, Anadolu'nun her vilayetinde teşekkül edip merkezi Ankara olan Milli Müdafaa Gurubu'nun eline geçti. Mustafa Kemal de onun reisidir... Hiç şüphe yok ki, Tebaadan olan veya Ankara Hükümetinin faaliyet sahasında bütün Hıristiyanların öldürülmesini hedef alan müthiş olayların Kemalist Türkiye'de halen sürdürülmesi, Türkiye'yi gerçekten Türkleştirme programının bir parçasını teşkil etmektedir. Ankara'da iktidarda bulunanlar, bütün Hıristiyanları yok ederek Hıristiyanlık problemini ortadan kaldırmayı karalaştırdılar. Ne tahmin yürütüyor, ne de dedikodudan bahsediyorum; serderttiğim deliller kesindir..." Tüm bu gerçek dışı ifadelere ve Türk düşmanı devletlerle iş birliği içine girmiş olmalarına rağmen Atatürk Ermenilere karşi itidali elden birakmamiş ve onlara karşi hoşgörüsünü esirgememiştir. Bu hoşgörünün yaninda onlara karşi gereken tedbirler alinmiş ve işbirlikçi devletlerin onlar adina istedikleri ayricaliklari reddetmiştir.
Atatürk geçmişte yaşanan olaylari göz önünde bulundurarak, Ermeniler hakkinda bazi tahminlerde bulunmuş ve bu tahminlerin hepsi dogru çikmiştir. Osmanli devletinde oldugu gibi Türkiye Cumhuriyetinde Patrikhane ve kiliselerin ruhani görevlerini unutup siyasetle ugraştiklarini, kritik zamanlarda düşmanla iş birligi yaptiklarini, içerideki Ermenileri kişkirttiklarini iyi bilen Atatürk; şu ifadelerde bulunmuştur ; " Hilafetle birlikte Türkiye'de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri, Patrikhaneleri ile Musevi Hahamhanelerinin ortadan kalkması lazımdır...
Halifenin ve Patriklerin bu imtiyazatı, kavânimizin esasını teşkil etmişti. Bu nizamât vaktinde müdebbirâne bile olsaydı, yine bir tehdit teşkil eylerdi.Zira terakkiyâtımızı tehir ve işgal eyledi ve bu sebeple yalnız Türkiye, Avrupa'da komşusu olan bütün milletler arasında geride kaldı. Hükûmei işlemiyordu. Patrikhânelerin veya hilafetin itirazâtına mâruz olmaksızın hiçbir ıslahât veya terakkiperver fikri us^l-i idaremize ithâl edilemiyordu. Maamafih usullerimizden bazılarının tebdili zamanı geldi... Patrikhânelerin hiddetini tahrik etmeden usul-i tedrisimiz tebdil edilemezdi. Bunlar muavenet maksadıyla daima ecnebi hükümetlere müracaat ediyorlardı.
Asırlardan beri Rusya, İstanbul Rum Patrikliği üzerindeki hegomanyası sayesinde işlerimiz üzerinde muzır bir nufûz sahibi oldu. Rum Ortodoks ve Ermeni Patrikhaneleri vasıtasıyla idare usulümüz, diğer kilise idareleri ihdâsını elzem kıldı. O vakit Rum -Katolik Patrikini ve Yahudilerin Hahambaşılarını tasdike mebûr olduk...Türkiye'de mektepler ve kiliseler tahrikâtın ocağı idi..." Atatürk'ün bu tespiti doğru çıkmış ve Ermeni Patriği'nin Taşnak komitesine mensup olduğu ve onun hesabına çalıştığı, ruhani görevinden çok siyasetle uğraştığı, mütareke yıllarında Ermenilik yaptıkları, Halepte bulunan Taşnakların Hoybun (Hoybun İndépendence Ermeni-Kürt Cemiyeti) teşkilatıyla Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulundukları ve Patrikliğinde bu örgütlere mali yardımda bulundukları 1933 yılında ortaya çıkmıştır.
Ermenilerin bu tutum ve davranışlarını göz önünde bulunduran Atatürk, onlara karşı dönem dönem farklı politikalar ve bakış açılarıyla yaklaşmıştır. Bu açıdan değerlendirildiğinde Mustafa Kamal Atatürk'ün azınlıklar ve Ermeniler konusunda ki görüşleri çeşitli dönemlere ayırmak onun bu konudaki fikirlerinin doğru bir şekilde anlaşılmasında bize yardımcı olacaktır. Atatürk'ün ifadeleri genel bir ayrımla iki kısımda incelenebilir.Buna göre; Atatürk'ün Mütareke yıllarından Lozan'a kadar ki dönemde Ermenilere bakışı ve Lozan sonrası, Türkiye Cumhuriyeti yıllarında Ermenilere bakışı. Gerçektende Atatürk'ün Ermenilere yaklaşımı bu iki dönemde ayrı boyutlarda gelişmiştir.
Ermeniler konusunda Atatürk'ün gerek Nutukta gerek tamim ve telgraflarında gerek söylev ve demeçlerinde gerekse gazetecilerle yaptığı söyleşilerinde onlarca ifadesi mevcuttur. Bu açıklamalar da değerlendirilirken şu hususlar dikkate alınmalıdır;
1-Bu açıklamalar hangi tarihte yapılmıştır.?
2-Hangi soru veya olay sonrasında yapılmıştır?
3-Cumhuriyet öncesinde yada sonrasında mı yapılmıştır?
4-Asker kimliği ile mi yoksa siyasi lider kimliği ile mi yapılmıştır?
Atatürk'ün Ermeniler hakkındaki fikir ve görüşleri konusu incelenirken bu faktörler göz ardı edilirse Atatürk'ün bu konudaki gerçek düşüncelerinin belirlenmesinde önemli güçlüklerle karşılaşılacaktır. ªunu da belirtelim ki Atatürk hiçbir zaman Ermenileri eleştirirken top yekun Ermeni halkini hedef almamiştir. Bölgesel olaylarda zararli faaliyetlerde bulunanlari, ayrilikçilari, Türk topraklarindan yurt adi altinda pay almak amaciyla isyan çikaran ve terör örgütlerinin maşasi durumundaki kişileri hedef almiştir. Çünkü Atatürk'ün hayatinda pek çok Ermeni yurttaşimiz yer almiştir. Milli mücadele için Samsun'a giderken kendine suikast yapilacagi ihbari bir Ermeni tarafindan yapilmiştir, soyadının daha güzel hale getirilmesi (Türklerin Atası'ndan Atatürk şekline dönüştürülmesi) bir Ermeni'nin teklifi ile olmuştur. İmzasının da bir Ermeni tarafından çizildiği çeşitli yerlerde ifade edilmektedir. Yine onun talimatıyla Türk Dil Kurumuna uzman olarak yurt dışından getirilerek bir Ermeni görevlendirilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, azınlıklar ve Ermeniler konusunda gerçekten önemli açıklamalarda bulunmuştur. Sadece Atatürk'ün ifadelerinden bir "Türk Ermeni İlişkileri Tarihi" bile yazılabilir. Atatürk'ün bu fikir ve ifadeleri Türkiye Cumhuriyetimizin azınlık politikalarının da ana fikrini oluşturmuştur. Milli mücadelenin bir muhasebesi ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin temel görüşlerinin derlendiği başlı başına önemli bir tarihi vesika olan ve Atatürk'ün bizzat kendine ait ifadelerin yer aldığı Nutuk'un ilk sayfalarından itibaren azınlıklar konusunda açıklamalara rastlamaktayız. Genel olarak, Azınlıkların, ana unsur olan Türk milletinin üstünde bir çok imtiyazlara sahip olduğu, dış güçlerin daimi himayesi altında devleti bölmek için hususi teşkilatlar kurdukları, devlet ve memleketi tahrip etmek için bir takım unsurların bağımsızlığı adı altında Osmanlı devletinin şeref ve haysiyetinin yok edildiği, azınlıklara Türk toplumunun her dönemde müsamaha ve iyi niyetle davranıldığı konularında görüşlerini beyan etmiştir. Bu konulardaki görüşlerini dönem dönem örnekler vererek aktarmak istiyorum.
Mütareke yıllarında bilindiği üzere İşgal devletleri azınlıkların haklarını koruma adı altında Türk topraklarını işgal etme planını yürürlüğe koymuşlardır. Bu amaç için İtilaf Devletleri'nce büyük bir kampanya başlatılmış, Ermeni ve Rumlar başta olmak üzere azınlıkların kötü muamele gördükleri, zulme uğradıkları gibi fikirler her fırsatta dile getirilmiştir. Mustafa Kemal Paşa bu konuda gerçeğin hiçte böyle olmadığını Nutuk'ta şu şekilde izah etmiştir; "…Müslüman Olmayan öğelerin can ve malları ile her türlü hakları ve gelişme nedenleri için gereken her şeye aslında öteden beri devletimiz ve ulusumuzca saygı gösterilmişti. Gerçekten, Müslüman olmayan öğelerin Osmanlı devlet ve ulusunun kucağında elde ettikleri ayrıcalıklar üç yüz yılı aşkın bir zamandan beri fazlasıyla vardır. Bundan dolayı bu koşul bizim için yeni bir şey değildir… "
Atatürk Nutuk'ta başka bir yerde Türk halkinin azinlik halklarina karşi, dünyadaki diger devletlerden daha fazla saygi gösterdigini tarihi süreç içinde şu ifadelerle izah etmiştir; "…Milletimizin zalim olması meselesine gelince, bu da sırf iftiradan, salt yalandan başka bir şey değildir.
Efendiler, hiçbir millet, milletimizden ziyade yabancı unsurların inançlarına ve göreneklerine saygı göstermemiştir. Dahası denilebilir ki, başka dinlerden olanların dinine ve milletine saygı gösteren tek millet bizim milletimizdir.
Fatih İstanbul'da bulduğu dinsel örgütleri olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar ekzarhı (kilise ruhani başkanları), Ermeni Kategikosu (Ermeni patriklerinin unvanı. Catholigos'un Ermenicesi. Ulus temsilcisi.) gibi Hıristiyan din başkanları ayrıcalık kazandı. Kendilerine her türlü özgürlük bağışlandı.
İstanbul'un fethinden beri, gayr-i Müslimlerin elde ettikleri bu geniç ayrıcalıklar milletimizin din ve siyaset açısından dünyanın en hoşgörülü ve soylu bir ulusu olduğunu ispat eden en açık delildir… "
19 Mayıs 1919'da samsun'a çıktığında ülkenin durumunu tasvir ederken, azınlıklar konusuna da değinen Atatürk bu konuda şunları söylemektedir; " 1919 y ılı Mayısının 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüş şöyle idi;
Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaş'ta yenilmiş, Osmanlı Ordusu her yandan zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış…. İtilaf Devletleri, ateşkes anlaşması hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar… Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlar.
Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgeler, İstanbul Rum Patrikliği'nde kurulan Mavri Mira Kurulunun illerde çeteler kurmak ve yönetmekle, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla uğraştığını doğruladı. Yunan Kızılhaç'ı, Resmi Göçmenler Komisyonu, Mavri Mira Kurulunun çalışmalarını kolalaştırmaya yardım ediyor. Mavri Mira Kurulu'nca yönetilen Rum okullarının izci örgütleri, yirmi yaşını aşmış gençleri de içine alarak her yerde geliştiriyor.
Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Heyeti ile hem fikir olarak çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor…" Atatürk Ermenilerin ve diğer azınlıkların faaliyetlerini belgelere dayanarak tek tek anlattıktan sonra Anadolu'da işgallere ve azınlıkların çalışmalarına engel olmak üzere çeşitli kurtuluş çarelerinden söz etmiştir. Özellikle ayrılıkçı Ermenilere karşı Vilayet-i ªarkiye Müdafa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetinin faaliyetlerinden bahsederken, …Erzurum şubesi, doğu illerinde Türklerin haklarını korumakla birlikte Ermenilerin göçü sırasında yapılan kötü muamelelerde halkın kesinlikle ilgisi bulunmadığını ve Ermeni mallarının, buralara Ruslar girinceye dek korunduğunu; buna karşılık Müslümanlara çok gaddarane davranıldığını ve dahası, buyruk dışı olarak göçten alıkonulan kimi Ermenilerin, koruyucularına yaptıkları kötülükleri, kanıtlanmış belgelerle uygarlık dünyasına sunmaya ve bildirmeye ve doğu illerine dikilen aç gözlü bakışları söndürmek için çalışmaya karar verdiğini ifade etmiştir.
Yaşanan işgalleri durdurmak, Itilaf Devletlerinin destegi ile huzur bozucu ve işgalleri kolaylaştirici faaliyetlerde bulunan azinliklarin davranişlarini dünya kamuoyuna duyurmak amaciyla Atatürk, protesto mitingleri düzenlenmesi gerektigini dile getirmiştir. Dogu vilayetlerinin Ermenilere veya başka herhangi bir yabanci idaresine geçmesine mani olmak, ancak bu vilayetlerde tam asayişin saglanmasiyla olacagini dile getirmiştir. Bu mitingler esnasında hem sükunetin bozulmaması hem de Hıristiyan azınlığa hiç bir zarar verici hareketin oluşmaması için halkı ve yetkilileri uyarmıştır. 28 Mayıs 1919'da yayınladığı genelgede; "…yapılacak büyük ve coşkulu toplantılarla ulusal gösterilerde bulunulması ve bunun köylere varıncaya dek bütün çevrede yapılması ve bütün büyük devletlerin temsilcileriyle Babıâli'ye etkili telgraflar çekilmesi ve yabancıların bulunduğu yerlerde bunlara Hıristiyan halka karşı bir saldırıya ve düşmanlık gösterisine, kırıcılığa benzer davranışlarda bulunulmaması çok gereklidir…" açıklamasında bulumuştur. Bu genelge üzerine Harbiye Nazırı ªevket Paşa Mustafa Kemal Paşa'ya bir yazı göndererek "Ermenilerin iyi korunması ve himayeleri için elden gelen bütün tedbirlerin alınması gerektiği"ni Mustafa Kemal Paşa'ya iletti. Mustafa Kemal Paşa ortada kaygi verici bir durumun olmadigini, bu yaygaralarin milletçe yapilmaya başlanan gösterilerden korkuya kapilan Hiristiyan azinliklarin, yabancilarin dikkatlerini kendi üzerlerine çekmek için kasitli olarak yaydiklari asilsiz haberler olarak kabul edilmesi gerektigini belgeleriyle birlikte açikladiktan sonra, 2 Haziran 1919'da Harbiye Nezaretine gönderdigi cevabi telgrafta; " Sivas ve çevresinde eskiden beri bulunan Ermenileri ve daha sonra sığınanları korkutacak her hangi hiçbir olay geçmemiştir. Ne Sivas'ta ne de çevresinde kaygı verecek hiçbir durum yoktur. Her kes sessizce kendi iş ve gücü ile uğraşmaktadır. Bunu kesin olarak bilginize sunar ve inanmanızı dilerim… Düşmanın İzmir ve Manisa'yı ele geçirişiyle ilgili acı haber üzerine Müslüman halkın yaptığı ve Hıristiyan azınlıklara karşı hiçbir düşmanlık duygusu gütmeyen toplantılardan bekli de kimi kişilerin ürkmüş olmaları düşünülebilir. İtilaf Devletleri, ulusumuzun haklarına ve bağımsızlığına saygılı oldukça ulus da yurt dokunulmazlığının kesinliğine güvendikçe, Müslüman olmayan halkın hiçbir korkuya düşmesine gerek yoktur ." Diyerek bu gösterilerin yalnızca toprak bütünlüğü ve bağımsızlığımıza saygı göstermeyen devletlere karşı olduğunu, Hıristiyan azınlığa her hangi bir şiddet yada olumsuz davranışın asla cereyan etmeyeceğini dile getirmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, milli mücadele taraftarlarının Rum, Ermeni ve Hıristiyan azınlığa karşı oldukları fikirlerine karşılık, Hıristiyan azınlığa her hangi bir olumsuz tutumun söz konusu olmadığını belirttikten sonra, Doğu'da bir Ermeni devleti kurulmasına kesinlikle karşı olduğunu da kesin bir dille ifade etmiştir. Doğu Anadolu'da ki Ermeni faaliyetlerini durdurmak ve etkisiz hale getirmek amacıyla toplanan Erzurum Kongresi'ne katılan Atatürk burada bir açış konuşması yapmış ve konu ile ilgili 23 Temmuz 1919'da önemli açıklamalarda bulunmuştur. Konuşmasında Ermenilerle ilgili olarak; "… Osmanlı uyruğu olan Rum ve Ermeni unsurlar gördükleri yüreklendirme ve yardımın sonucunda ulusal namusumuzu yaralayacak taşkınlıklardan başlayarak, sonunda acıklı ve kanlı evrelere girinceye değin, küstahça saldırılara koyuldular. Ancak derin bir acı ile itiraf etmeliyiz ki bu cür'et, 8 (sekiz) aydan beri birbirini izleyerek yayılmıştır… Yurdumuzun bölünmesi söz konusu olmuş ve doğu illerimizde "Ermenistan", Adana ve Kozan dolaylarında "Kilikya" adlarına Ermenistan, Batı Anadolu'nun İzmir ve Aydın dolaylarında Yunanistan; Trakya'da başkentimizin kapısına değin yine Yunanistan; Karadeniz kıyılarımızda "Pontus" krallığı ve ondan sonra yurdun geri kalan kesimlerinde de yabancı işgal ve koruyuculuğu gibi, artık 650 yıldan beri bağımsız olarak saltanat sürmüş olan ve adalet ve yiğitliğinin tarihini vaktiyle Hindistan sınırlarına, Afrika'nın ortasına ve Macaristan'ın batısına değin yürütmüş olan bu ulusun tutsaklığa, kölelik katına indirilmesi ve sonunda bu devletin tarih sayfasını kapatarak sonsuzluk mezarına gömmek gibi insanlık ve uygarlıkla ve özellikle ulusçuluk ilkeleriyle bağdaştırılamayan istekler kabul edilmiş ve onaylanmış, görülüyor ki uygulama dönemi de başlamıştır…Ermenistan'a gelince: bir yayılma düşüncesi ile beslenmiş olan Ermeniler, Nahcıvan'da Oltu'ya değin bütün İslam halka baskı yapıyor ve kimi yerlerde toplu öldürme ve yağma ile, göçe zorlayarak doğu illerimiz üzerindeki isteklerine doğru güvenle yaklaşmak ve bir yandan da 400 000 olduğunu ileri sürdükleri Osmanlı Ermeni'sini bir dayanak olmak üzere ülkemize sürmek istiyorlar." Açıklamasında bulunmuştur. Kongrede alınan kararlar da bu doğrultuda olmuştur; Ulusal sınırlar içinde bulunan vatan parçalarının bir bütün olduğu ve birbirinden ayrılamayacağı, Kuvay-ı milliyeyi etken ve ulusal iradeyi egemen kılmanın temel ilke olarak kabul edildiği, Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıkların verilemeyeceği, Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğunun kabul olunamayacağı ilkeleri benimsenmiştir. İstanbul hükümeti temsilcisi Salih Paşa ile Amasya'da yaptığı görüşmelerde, Sivas Kongresinin maddeleri arasında yer alan (dördüncü madde) "azınlıklara siyasi hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak nitelikte imtiyazlar verilmesinin kabul edilmeyeceği" konusu üzerinde dikkatle durmuştur.
Bu konuda yapılacak en ufak bir fedakarlığın bağımsızlığımızı derinden zedeleyeceğini, bundan dolayı azınlıklara gereğinden fazla imtiyazın verilmesinin söz konusu olamayacağını vurgulamıştır. " Amasya görüşmelerinin başladigi günlerde 20 Ekim günü, alinan bilgilere göre; Istanbul'da, Hürriyet ve Itilaf Partisi, Askeri Nigahban Cemiyeti ve Muhipler Cemiyeti bir blok kurdular. Bu blokla, Ali Kemal ve Sait Molla gibi kimseler, azinliklari sürekli olarak Kuva-yi Milliye aleyhine kişkirtmaya başladilar. Rum ve Ermeni patrikleri, Kuva-y ı Milliye aleyhine İtilaf Devletleri temsilcilerine başvurdular. Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos gazetesinde yayınladığı bir mektupla, son Milli Mücadele hareketinden dolayı Ermenilerin göç etmekte olduklarını ilan ettikleri açıklamalarında bulunmuşlardı.
Harbiye Nazırı Cemal Paşa da bu konuda Mustafa Kemal Paşa'ya bir telgraf göndermiş ve "milli mücadele hareketinin çeşitli uygulamalarinin bazi kötü niyetliler ve azinliklar tarafindan yanliş yorumlandigini" bildirmiştir. Atatürk bu iddialara 24 Ekim 1919'da verdigi cevabinda; "Ingilizler ile Ingiliz Muhipleri Cemiyetinin, itilaf ve hürriyet nigehbancilarin, Hiristiyan azinliklarla işbirligi yaptiklarini, Anadolu'ya bir çok bozguncular göndererek milli teşkilati bozmak istediklerini" belirtti .
Atatürk çeşitli tecrübeler ve nedenler dolayisiyla Ermeniler'e temkinli bir şekilde yaklaşmaktaydi. Özellikle Milli mücadele'nin başlangicini teşkil eden yillarda Amasya görüşmeleri sirasinda Istanbul hükümetinin (Cemal Paşa) "Milletvekilli seçimlerine Müslüman olmayan halkın çeşitli gerekçelerle katılmadığı"nı belirterek seçimlere az ınlıkların katılması konusunda Mustafa Kemal Paşa'nın görüşleri sorulduğunda olaya şöyle yaklaşmıştır; "Müslüman olmayan halk ile, bu yurt bu ulus için Müslüman olmayan halktan daha zararl ı bazı siyasal partilerin seçimlere katılmamasını onların bile bile yaydıkları nedenlere bağlamak elbette elbette doğru olmaz. Hıristiyan halkın, daha ulusal örgütün adı bile yokken, seçimlere katılmayacaklarını ilan etmeleri bilinen bir şey değil mi dir?" dedikten sonra Özlük İşleri Müdürlüğü (Memurin Müdürlüğü) gibi önemli bir görevin, Ermeni asıllı birinin elinde bulunmasını açık bir dille eleştirmiştir.
Cemal Paşanin hükümetin bariş görüşmelerine çagrilmak istedigini bildirdigini ve yapilacak bir anlaşmanin iyi bir sonuca ulaşmasi için görüşmeler arifesinde Hiristiyan halka daha dikkatli olunmasi konusundaki 9 Aralik 1919 tarihli telgrafinda şöyle demektedir; "…Anadolu'da bir katliama uğrayacakları uğrayacakları endişesine düşen Hıristiyan halkın, bçlük bçlük işgal altında yerlere sığınmakta olduklarını etkili ve dikkat çekici bir şekikde söylüyorlar. Gerçi işgal edilmiş yerlere ve özellikle Adana dolaylarına gidenler, oralardaki ermeni sayısını artırmak için gitmekte iseler de, bu gidiş üzerine Anadoluda ki dirlik ve güvenliğin bozulduğu ileri sürülerek, hükümetçe yapılan yalanlamanın etkisi azaltılıyor …" Mustafa Kemal Paşa gönderilen bu telgrafa 11 Aralik 1919'da verdigi cevapta Anadolu'da dirlik ve güvenin kalmadiginin dogru olmadigini hatta, Damat Ferit Paşa hükümeti zamaninda yaratilan güvensizligin ulusal birligin etkisiyle ortadan kaldirildigini belirttikten sonra Özlük Işleri Müdürünün hala Ermeni olmasini da eleştirmektedir.
Sivasta bu yazışmalar olurken Mustafa Kemal Paşa, Barış Hazırlık Komitesi üyesi Çürüksulu Mahmut paşa'nın Ermenilerin toprak talepleri ve sınırların onların isteklerine göre tekrar çizilebileceği önerilerinin yer aldığı Bosfor (Bosphore) gazetesi yazarlarından birine verilen ve Tasvir-i Efkar Gazetesinde de yayınlanan Ermenilerle ilgi demecini çok sert bir şekilde eleştirmiş ve demeç hakkında şu yorumu yapmıştır; " Ayan üyelerinden Çürüksulu Mahmut Paşa, "Bosphore" gazetesi yazarlarindan birine, siyasi durumumuzla ilgili bir demeç vermişti. Mahmut Paşa'nin o tarihlerde, Bariş Hazirliklari Komisyonu üyesi oldugunu da hatirlarsiniz. Paşa'nin 31 Ekim 1919 tarihli Tasvir-i Efkar gazetesinde yayinlanan demecini, 17 gün sonra Sivas'ta okudum. "Ermenilerin aşiri isteklerine hak vermemekle birlikte, sinirlarda bazi düzeltmelerin yapilmasina razi oluruz" ifadesi dikkatimi çekti. Do ğu Anadolu'da Ermenistan lehine toprak tavizlerinde bulunulacağına söz verme anlamı taşıyan bu cümlenin, Barış Komisyonu üyesi olan bir devlet adamı tarafından söylenmiş olması, gerçekten üzerinde düşünülmeye ve hayretle karşılanmaya değerdi. Bu sebeple 17 Kasım 1919 tarihinde, Çürüksulu Mahmut Paşa Hazretleri'ne yazmayı yararlı saydığım bir telgrafta, demecindeki işaret ettiğim cümleden dolayı, "Doğu Anadolu halkının pek haklı olarak, son derece üzgün ve kırgın olduğunu belirttikten sonra, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin kararları gereğince, milletin Ermenistan'a bir karış toprak terketmeyeceğini ve hatta, eğer hükümet, böyle acı bir mecburiyete boyun eğerse, milletin kendi haklarını bizzat savunmaya kararlı olduğunu ve bunun bütün dünyaya ilan edilmiş bulunduğunu" yazdım ve bu milli azim ve kararın herkesten önce, Barış Hazırlıkları Komisyonu'nun sayın üyelerince bilinmesi ve ona göre hareket edilmesi gereğini arz ettim."
Burada bu tür görüşlerden dolayi Dogu Anadolu halkinin çok kirgin oldugunu ve milletin Ermenistan'a verilecek bir kariş topragin bile olmadigini kesin ve açik bir dille ifade etmiştir.
Misak-ı Milli Kararları ve yeni kurulacak Türk Cumhuriyetinin azınlıklar politikaları
Görüldüğü üzere Mustafa Kemal Paşa ve milli mücadele arkadaşlarını azınlıklara bakış açısı gayet açıktır. Buna göre milletin bağımsızlığını tehlikeye düşürecek bir şekilde azınlıklara ayrıcalık yada imtiyazın verilemeyeceği temel ilke olarak benimsenmiştir. Yeni seçilen milletvekilleri Ankara'ya gelerek Mustafa Kemal Paşa'nın fikir ve görüşleri hakkında günlerce ve bir çok kez bilgiler almışlardı. Bu ilkeler doğrultusunda milletvekilleri İstanbul'da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisinde de toplu olarak bu görüşü kabul etmişlerdir. Bu yüzden itilaf devletleri son Osmanl ı Mebusan Meclisini dağıtarak İstanbul'u resmen ve fiilen işgal etmişlerdir. Bu ilkeler Ankara'da kurulan yeni hükümet döneminde ve Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra da vazgeçilemez bir politika olmuştur. Bu doğrultuda Lozan'da ve sonrasında dayatılan hiçbir görüş kabul edilmemiştir.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlari, Sivas'tan sonra daha güvenli ve Istanbul'la daha kolay irtibat saglayabilecekleri Ankara'ya geçerek milli mücadele hareketini oradan yürütmeye başlamişlardir. Burada Misak-ı Milli programının ilk müsvetteleri kaleme alınmıştır.Tespit edilen bu ilkeler milli mücadele hareketinin ve Türkiye Cumhuriyetinin temel esaslarını oluşturmuştur. Bu ilkelerde azınlıklar konusunda öne çıkan başlıca görüş; "azınlıkların hukuku, civar ülkelerdeki Müslüman ahalinin de aynı hukuktan yararlanmaları şartı ile ülkedeki azınlıklara gerekli güvencelerin verilmesi" doğrultusunda olmuştur. Bu prensip yerinde ve tutarlıdır. Çünkü azınlıkların savunucuları azınlık haklarını ele alırken her zaman diğer ülkelerin içinde bulunan Türk ve Müslüman halkları hep göz ardı etmişler onların haklarından hiç bir zaman söz etmemişlerdir. Bu gerçekçi yaklaşım İstanbul hükümetleri tarafından da göz ardı edilmiş ve yabancıların imtiyazlarının genişletileceği yolunda açıklamalar yapmaya devam etmiştir. Ali Rıza Paşa bu açıklamaların birinde "…eski yönetimi tekrar dirilterek, dünyaya yeni düzeltmeler girişilecegi yolunda sözler vermiştir. Büyük ölçüde yetki genişligi verecegini, Azinlik haklarini güvence altina almak için, nispi temsil kuralina başvuracagini, adalet maliye, bayindirlik ve güvenlik işlerinde, dahasi, sivil yönetim işlerinde bile yabancilara yeterince denetleme yetkisi verecegiz" demiştir. Ayrıca İstanbul'dan gelen 19 ªubat 1920 günlü yazıda "…Ermeni katliyle, Yunanlılar ve bütün İtilaf kuvvetlerine karşı olan tutumumuzun değiştirilmesi istenmiştir…." Sözlerinin devamında Mustafa Kemal Paşa bu iddiaları şiddetle reddetmiş ve "…Kuşku edilmemek gerekir ki, Ermeni katliamı üzerine söylenen sözler gerçeğe uygun değildir. Tam tersine, Güney bölgelerinde yabancı kuvvetlerce silahlandırılan Ermeniler, koruyucularından yüz bularak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler. Öç alma düşüncesiyle her yerde acımaksızın öldürmeye yok etme yolunu tutmakta idiler. Maraş'ta ki o acıklı olay bu yüzden meydana gelmişti. Yabancı kuvvetlerle birleşen Ermeniler, top ve aşır makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce güçsüz ve günahsız ana ve çocukları yok etmişlerdi.Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar ancak namuslarını ve hayatlarını korumak kaygısıyla karşı koymuşlar ve savunmada bulunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş katliamında Müslümanlarla birlikte kentte kalan Amerikalıların, bu olay üzerine İstanbul'daki temsilciliklerine çektikleri tel, bu acıklı olayı yaratanları, yalanlamaz bir biçimde belirlemekte idi.
Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılan Ermenilerin süngü baskısı altında, her dakika ölüm tehlikesi ile karşı karşıya idiler. Canını ve bağımsızlığını korumaktan başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etme siyasası, uygar insanlığa dikkatini, acıma duygularını çekecek nitelikte iken, olayların tam tersini ileri sürmek ve bundan vazgeçilmesini istemek gibi bir öneriye nasıl güvenilebilir di ?" açıklamasını yapmıştır. Aslında İtilaf Devletlerinin Ermeni katliamı iddialarının İstanbul'u işgal etmek için bir bahane olduğunu düşünüyordu. Bu konuda 16 Mart 1920 tarihinde Ankara'dan bütün vali ve mutasarrıflıklara çektiği telgrafta; " Bu günlerde yurdumuzdaki Hıristiyan halka karşı göstereceğimiz insanca davranışın değeri pek büyük olduğu gibi; hiçbir yabancı hükümetin eylemli ya da görünüşte kalan yardımını görmeyen Hıristiyan halkın dirlik ve düzenlik içinde yaşamaları, soyumuzun yaratılışında bulunan uygarlı yeteneğine en kesin bir kanıt olacaktır. Yurt yararına aykırı çalışmaları görülenlerle dirlik ve düzenliği bozanlar için, hangi din ve soydan olduklarına bakılmayarak, yasa koşullarının eşitlik ve sertlikle uygulanmasını; bulundukları yerlerde hükümet örgütüne bağlılık gösteren ve uyrukluk ödevlerini eksiksiz yapanların korunup esirgenmesini önemle diler ve bu dileğimizin bütün ilgililere tez elden bildirilmesini ve bütün ulusa uygun görülecek araçlarla duyurulmasını rica ederiz efendim." Demiştir.
Müdafaai Hukuk Heyeti Temsiliyesi Adına
Mustafa Kemal
Bu telgraftan da açıkça görüldüğü üzere Hıristiyan halka karşı baskı ve katliam yaptıkları konusunda suçlanan milli mücadele hareketinin, İstanbul'un işgali gibi halkı galeyana getirebilecek ve çok büyük olayların yaşanmasına sebebiyet verecek bir olayda dahi halkı sükunete davet etmiş ve kanunlar önünde hangi din yada milliyete sahip olursa herkese eşit muamele edilmesini istemiş olması Atatürk'ün Azınlıklar ve Ermeniler konusunda ki yaklaşımını ortaya koyması bakımından önemlidir.
İşgalciler bu açıklamalara rağmen yayınladıkları bildirilerde işgalleri Osmanlı topraklarında bulunan Hıristiyan halkın güvenliği ve İtilaf devletleri ile müttefiklerinin askeri kuvvetleri aleyhinde yapılmakta olan sürekli hücumlara son vermek için bu işgali gerçekleştirdiklerini belirttiler.
Milli mücadele yürütülürken İstanbul'da bulunan Osmanlı Mebusan Meclisi dağıtılmış olduğundan Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis kurulma kararı alınmıştır. Yapılan seçimler sonrası Büyük Millet Meclisinin açılması ile birlikte Azınlıklar ve Ermeniler ile ilgili olarak önemli bir gelişme yaşanmıştır. Ankara'da kurulan Millet Meclisi'nde azınlıklar seçimlere katılmamışlar, dolayısıyla da seçilmediği için milli nitelikli ilk meclis oluşmuştur.
Yeni kurulan T.B.M.M'nin Azınlık Politikası
TBMM'nin azınlıklar konusundaki politikaları Mustafa Kemal Paşa'nın belirlediği temel görüşler üzerine inşa edildiğini görülmektedir. Ancak meclis kurulduktan sonra azınlıklar konusunda ki resmi ilk görüşler Londra Konferansı aşamasında belirgin bir hal almıştır. Konferans öncesi Türk bağımsızlığını ortadan kaldıracak olan Sevr Antlaşmasını TBMM kesin bir dille reddetmiş bulunmakta idi. Mevcut problemlerin görüşüleceği Londra Konferansı öncesi Bakanlar Kurulu Başkanı Fevzi Paşa, Sadrazam Tevfik Paşa'ya; konferanstan olumlu sonuç alınmasının BMM'ne bağlı olduğunu ifade emiş ve " Avrupalıların , Türkiye'de Hıristiyanların toplu olarak öldürülmekte olduğu propagandasının yapıldığına dikkat çekerek, bu iddiaların doğru olmadığının Mustafa Kemal Paşa tarafından süratle yalanlaması tavsiyesinde bulunmuştur"
Bu gelişmeler yaşanirken Londra Konferansina Italya Dişişleri Bakani Kont Sforza araciligi ile BMM Hükümeti de davet edilmiştir. Konferansta isteklerin kabul ettirilebilmesi için baskı kurmak amacıyla "halklar" konusu da gündeme getirilmiş ve Doğu Anadolu'daki Ermeniler ve Ermeni yurdu meselesi konuların başını çekmiştir. Ermenistan sınırının tespiti işi Milletler Cemiyetinin göndereceği bir komisyona bırakılmak istenmiştir. Doğu sınırı ve Anadolu'da kurulması düşünülen Ermenistan konusunda Türk tarafı son derece kararlı ve tutarlı bir politika izlemiştir. Bekir Sami Bey Daily Telegraph muhabiri ile yaptığı bir röportajda; "Ermenistan için bir şey yapmaya hazir misiniz?" sorusuna verdiği cevabında "Türkiye'de Ermenistan bilmiyorum. Yalnız bir Ermenistan biliyorum o da Erivan'dır. Biz şimdi Ermenilerle barış yaptık. Onlar da bundan çok memnun görünüyor." Diyerek bu konudaki tutumunu sergilemiştir.
Konferansta İngiliz heyeti Türk heyetini sıkıştırmak için Kürt meselesini ve Doğu meselelerini ortaya atmıştır. Buna cevaben A. Muhtar Bey de şu açıklamayı yapmıştır; "biz iftirak kabul etmez bir şekilde yek digerimize rabt-i mukadderat etmiş oldugumuzdan" yalnız bir Türkiye meselesi olduğunu, Ermeni sınırları konusunda da her hangi bir anlaşmazlığın bulunmadığını, Gümrü'de kendileriyle yapılmış bir anlaşma olduğunu ve dolayısıyla Ermenistan konusu ile ilgili müzakere edilecek her hangi bir anlaşmazlık olmadığını" ifade etmiştir.
Tüm bu müzakere ve görüşmeler sonunda Ermenistan konusunda; "Türkiye'nin Osmanlı Ermenilerine Doğu sınırları içerisinde milli bir yurda sahip olma hakkını tanıması ve Milletler Cemiyeti tarafından tam bir hakkaniyet içinde Ermenistan'a devredilecek araziyi mahallinde izlemeye gönderilecek komisyonun kararlarını tasdik etmek şartıyla, Ermenistan'ın mevcut durumunun kabul edileceği" kararı çıkmıştır. Alınan bu karara Türk tarafı henüz her hangi bir cevap vermemişken Yunanlılar I. İnönü'de aldıkları yenilginin intikamını almak için Anadolu'ya yeni bir saldırı düzenlediler. Böylece büyük tartışmalara neden olan Londra Konferansı'ndan kesin bir netice alınmadan sona ermiştir. I. İnönü Savaşıyla Yunanlılara ve dolayısı ile destekleyicileri olan İtilaf Devletlerine karşı başarılar kazanmaya başlayan Türk milli birlikleri ufak çekilmelere rağmen ilerleyişini sürdürmüş ve Ulusal kurtuluş mücadelesi hedefine hızla ilerlemiştir. Bu ilerleyiş ve kazanılan başarılara rağmen İtilaf Devletleri Ermeniler konusundaki isteklerini her defasında yinelemişlerdir. Pariste toplanan Bakanlar Konferansının, 26 Mart 1922'de barış için ortaya koydukları ilkeleri kapsayan notada ; " Gerek Türkiye'de gerekse Yunanistan'da, azınlıkların haklarının korunmasına vr bu amaçla konulacak kuralların uygulanmasına Milletler Cemiyetinin de katılmasının sağlanması; Doğu'da bir Ermeni yurdunun kurulması ve bu işe de gene Milletler Cemiyetinin katılmasının sağlanması …" gibi ifadeler yer almıştır. Bundan sonraki notalarda da bu istekler yer almıştır. Ermeniler konusunda İşgal devletlerinin bu denli ısrarlı olmasının nedeni, bölgedeki çıkarlarının ancak kendi peykleri durumundaki bir Ermeni Devleti tarafından korunabileceği düşüncesinden ileri gelmekteydi.
Milli Mücadele'nin başariya ulaşmasindan sonra Lozan'da da Ermeniler ve azinliklar konusu büyük tartişmalara neden olmuştur. Nutuk'ta ve diger açiklamalarinda Konferansta yaşanan azinlik tartişmalarini uzunca anlatan Mustafa Kemal Paşa, Osmanli Devletinin son dönemde azinliklar konusundaki tutumunu son derece sert bir dille eleştirmiştir. Bu eleştirilerinden birinde; "Baylar, bilirsiniz ki yeni Türk devletinden önceki Osmanlı Devleti "Eski Antlaşmalar" (Uhudu Atika) adı altında bir takım kapitülasyonların tutsağı idi. Hıristiyan halkın bir çok hakları ve ayrıcalıkları vardır. Osmanlı devleti Osmanlı ülkesinde oturan yabancılara karşı yargı hakkını uygulayamazdı. Osmanlı vatandaşlarından aldığı vergiyi, yabancılardan alması engellenmiş bulunuyordu. Devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde yaşayan azınlıklarla ilgili tedbirler alması mümkün değildi …" "işte bu gibi sebeplerden dolayi konferansta istegimiz Türk milletinin varligi, istiklali ve hakimiyetinin taninmasi idi…" Mustafa Kemal Paşa Nutukta Sevr ve Lozan'i karşilaştirarak Ermeniler ve azinliklar konusunda elde edilen başariyi anlatmiştir. …"
Atatürk'ün ifadelerinde Ermenilere karşi olmadigini ancak onlarin temelsiz ve mesnetsiz isteklerine karşi oldugunu müşahede ediyoruz. Özellikle nüfus yogunlugu bakimindan hiçbir zaman Anadolu şehirlerinde çogunlugu saglayamadiklarina dikkatleri çekerek bu istekleri şiddetle reddetmiştir. Ayni dogrultuda ki istekleri arasinda sadece yüzde dört gibi minik bir nüfus yogunluguna sahip olduklari Trabzon bile Ermenilerin "yurt" tabir ettikleri sinirlar içine almak istemelerini hatirlatan Atatürk bu konuda 16 Eylül 1924 Trabzonlularla yapt ığı konuşmasında şöyle demiştir; "Arkadaşlar, beş sene evvel ilk defa Samsun'a ayak bastigim zaman bana kuvveti kalb veren vatandaşlarimin ilk safinda Trabzonlularin bulundugunu asla unutmayacagim. Sakarya melhamei kübrasinda (kan gölünde) üçüncü tümen ile yetişen Trabzon evlatlarinin meydani muharebede gösterdikleri fedakârliklarin kiymetli hâtirasi daima dimagimda sakli kalacaktir. Bu vatanperver halka, o kahraman evlâtlara malik olan bu kiymetli memleketimizi bir Ermenistan mahreci veya hayal edilmiş bir Pontus kralligi ülkesi yapmak talep ve tehditleri ne ugursuz idi. Süphesiz o kâbuslar ilelebet hayal olmuştur. Efendiler, vatanin bütünlügünü, hürriyet ve istiklâlini temin eden milletimizi Cumhuriyet idaresine kavuşturan inkilâbimiz; iktisadi refah ve saadetimizi medeniyet âleminde layik oldugumuz mevkii de temin edecektir. Bu verimli, ahalisi zeki, müteşebbis, çalişkan olan Trabzonumuzu az zamanda dahile şimendiferle baglanmiş, güzel rihtim ve limanla teçhiz edilmiş görmek önde gelen emelimdir ."
Atatürk Cumhuriyet kurulduktan sonra yurt genelinde gezilere çıkmış ve geçmişte olan olaylar konusunda açıklamalarda bulunmuştur. Özellikle milli mücadelenin yüce Türk milleti tarafından ne tür engeller aşılarak yapıldığını her fırsatta ifade etmiştir.Milli mücadelenin İtilaf güçleri adı altında ülkemize yapılan emperyalist saldırıların yanında içerideki bazı ayrılıkçı guruplara karşı da yürütüldüğünü anlattıktan sonra bu mihrakların Türk milleti içinde nasıl geliştiğini ve zenginleştiğini de anlatmıştır. Özellikle Ermenilerin etkin bir şekilde faaliyet gösterdikleri Adana'ya yaptığı gezisinde 16 Mart 1923 Adana esnafına şu çarpıcı açıklamaları yapmıştır; "…Onların (Osmanlıların) nazarında sanatkarların gayri müslimden olması tercih edilirdi. Onlar sanattaki hayat menbalarını başka milletlerin elinde bulundurmanın zararlarını göremiyorlardı. Asil milletimiz sanattan mahrumdu. Sanatkarlar azdı. Mevcut olanlar da icabeden derecede sanatta mahir değildi. Arkadaşımız beyanatında demişlerdi ki, Adanamızı idaresi altına alan diğer unsurlar, şunlar, bunlar, Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet almışlardır. ªüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türktü, o halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşıyacaktır. Gerçi bu güzel memleket eski asırlardan beri çok kere ecnebi istilalarına maruz kalmıştı. Aslında Türk ve Turani olan bu ülkeleri İraniler zaptetmişlerdi. Sonra bu İranileri mağlup eden İskender'in eline düşmüştü. Onun ölümüyle memleket taksim edildiği vakit Adana kıt'ası da Silifkelilerde kalmıştı. Bir aralık buraya Mısırlılar yerleşmiş, sonra Romalılar istila etmiş, sonra ªarki Roma yani Bizanslılar eline geçmiş, daha sonra Araplar gelip Bizanslıları koğmuşlar; en nihayet Asya'nın göbeğinden tamamen kaynıyan Türkler soyundan ırkdaşlar buraya gelerek memleketi asıl ve geçmişteki hayatına iade ettiler. Memleket en nihayet yine sahibi aslilerinin elinde kaldı. Ermeniler vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur…"
Atatürk Ermeni halkına karşı tutumunu izah ederken şunu ön plana çıkarmıştır; Ermeni halkı eğer Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan tüm milletle yek vücut olur ve kader birliği ederse her türlü fenalıklardan korunacağını ve tamamen mesut ve müreffeh bir hayata mahzar olacaklarının kabul edilmiş bir esas olduğunu söylemiştir. Ermenilerin mütareke yıllarında Anadolu'da Müslümanlara karşı yaptıkları tecavüzlere rağmen onlara iyi davranılması konusunda gerekli emirlerin verildiğini açıklamıştır. Ancak çeşitli bahanelerle Anadolu topraklarından yurt talebi ile bölücü bir yaklaşım içinde oldukları taktirde de devletin çeşitli önlemler alacağını vurgulamıştır. Atatürk, 12 Mart 1921 tarihinde Roma'da Papa On be şinci Benoit Hazretlerine gönderdigi telgrafinda "…Anadolu'da sâkin Ermenilerin ve Rumların hükümet ve emirlerine milli işlere muhalefetleri vuku bulmadıkça her türlü tecavüzden masum ve tamamen mesut ve müreffeh bir hayata mazhariyetleri öteden beri kabul edilmiş bir esas idi. Kilikya ve havalisinde ve şark hududumuz haricindeki resmi ve gayriresmi Ermeni kuvvetlerinin dindaş ve ırkdaşlarımıza karşı vuku bulan tecavüzatı cinayetkaraneleri karşısında dahi memleketimizde yaşayan sâkin hristiyanların her türlü taarruzdan masuniyetlerini temin eylemeyi pek mühim bir vazifei medeniye telakki eyledik ve Anadolu'nun alemi harici ile temasının kesik olduğu bugünlerde menafii aliyei vataniyeyi istihdaf eyliyen tedabir meyanında hristiyan ahalinin muhafazai selameti lüzumunu bütün makamata bildirdik." Demiştir.
Ermeni meselesi ortaya çıktığından beri Osmanlı devleti içinde bir problem olarak varlığını sürdürmüş hatta diğer devletlerin Osmanlı devletinin iç işlerine karışmasında bir araç olarak kullanılmıştır. Türk halkına yaptıkları isyanlarla ve katliamlarla çok zor anlar yaşatmışlardır. Ancak Atatürk ve arkadaşlarının ortaya koyduğu ulusal kurtuluş savaşı sonrasında geçmişte oluşan yaralar en kısa sürede sarılmaya başlanmış ve geçmişte yaşanan olaylar bir kenara bırakılarak her milleti içine alacak bir millet anlayışı ile problemlerin çözümüne gidilmiştir. Atatürk Ermeni meselesinin de yapılan anlaşmalar ile gerektiği gibi çözüldüğünü ifade etmiştir. Resmen Erivan Ermenistan'ı ile Gümrü anlaşması imzalanmış ve doğuda Ermenistan sınırlarımız çizilmiştir. Ermeni meselesi kendine hatırlatılan Atatürk, 01 Mart 1922 Meclis Üçüncü Yasama Yılını Açış Konuşması'nda Ermeni konusunu açıklığa kavuşturmuştur. Atatürk şöyle izah etmiş ve bu meseleye noktayı koymuştur; " Ermeni sorunu denilen ve Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözülmek istenilen sorun, Kars antlaşması ile, en doğru şekilde çözüme ulaştırılmış oldu. (Alkışlar) Yüzyıllardan beri dostluk içinde yaşayan iki çalışkan halkın iyi ilişkileri memnuniyetle yeniden kuruldu….Kars Antlaşması hükümlerine göre, antlaşmayı yapan taraflar arasında ticari ve ekonomik ilişkilerin kurulması ve bir konsolosluk antlaşmasının imzalanması için, Tiflis'e bir kurul gönderdik. Bu kurul halen Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan cumhuriyetlerinin delegeleri ile görüşme yapmaktadır. Tarafların yararına uygun kararlar kabul edilerek, görüşmelerin yakında iyi bir şekilde sona ereceğini ümit etmekteyim." Açıklamalarında bulunmuştur. Aslında Ermenilerin dış ülkeler tarafından çeşitli çıkarları doğrultusunda kullanıldıklarını ve iki milletin birlikte çalışarak bu oyunları ortadan kaldıracaklarını anlatmıştır. Gerçekten de Ermeni meselesi Kars Antlaşması ile çözüm yoluna girmiş ve Lozan Anlaşması ile de iki toplum birlikte yaşayan tek millet haline gelmiştir. Tebaadan vatandaşlığa geçen Ermeniler kanunlar önünde her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi eşit ve bu ülkenin ve vatanın gelişmesi için çalışmaya başlamışlardır.
Cumhuriyet dönemine geldiğimizde Atatürk'ün Ermenilerle geçmişte yaşanan olumsuz olayları bir kenara bıraktığını ve hedeflediği millet kavramı içinde onlara da yer verdiğini görmekteyiz. Vakit darlığı nedeniyle Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı konusunda uzun bir açıklama yapma gereği görmüyorum ama geniş anlamda Atatürk milliyetçiliği ırki temellere oturmamış ve aynı kaderi paylaşma ve aynı hedefler üzerinde birleşen her milleti kapsamaktadır. Atatürk'e gore Milllet; "bir toplum düzenini ifade eder. Milliyetçilik ise, mukadderat birliği yapan, aynı milletin üyesi olduğunu hissettiren bir mefkuredir. Türk milliyetçiliğinin üç ana unsuru müsbet milliyetçilik anlayışının daha da iyi anlaşılmasına yardımcı oalcaktır.
1-Vicdan ve duygu olarak Türk olduğunu idrak etmek
2-Dini, mezhebi, dili, etnik kökeni ne olursa olsun kendini Türk milletine mensup hisseden, herkesi Türk milletine mensup kabul etmek.
3-Bir arada hür yaşamak azmini idame ettirmek.
Bu anlamda Türk Milleti, Türkiye'de oturan ve kendilerini bu ülkeye bağlı hisseden insanları ifade eder. Milliyetçilik ideal ve mukadderat birliği yapan aynı milletin üyesi olduğunu hissettiren bir olgudur. Çağdaş Atatürk milliyetçiliği, ırk, dil, din, söz konusu edilmeden, vatanın bütünlüğü içinde sınıfsız ve hür halkımızın bir arada yaşama inanç ve azmidir. Bu anlayışı benimseyen Atatürk bir ülkede Rum, Ermeni Kürt, Çerkez ve Türk ayrımından ziyade tek millet olma yolunda ilerlemenin temelini tarih, kültür ve birlikte hareket eden toplumların oluşturmasına bağlamıştır. Cumhuriyet sonrasında Ermeniler ile ilişkilerini bu prensipler üzerine oturtmuş ve herkese eşit uzaklıkta durmuştur. Kendi ulusal kimliğini bir tarafa bırakmayarak yeni kurulan Türk devletinin esas unsuru Türkler'e gereken değeri vermiş ve bunun yanında diğer unsurlara da Türk milleti içinde yer vermiştir. Ülkenin kalkınması için ve muasır medeniyetler seviyesine çıkabilmesi için Ermenilerinde Türk milleti ile hareket edebilmesi için şartlar oluşturmuştur. Bunun en güzel örneklerini Atatürk'ün yaşamında görmek mümkündür.
Bunların biri Atatürk'ün imzası olayında görülmektedir. Bu konu çeşitli gazete haberlerine konu olduğu gibi, Ermeni Cemaatinin Cumhuriyetin 75 yılı armağanı olarak basılan kitapçıkta da yer almıştır. Bu bilgilere gore ; "Soyadı Kanunu 21 Haziran 1934 tarihinde 2525 sayılı kanunla yürürlüğe girince Soyadı kanunuyla her aileye bir soyadı alma yükümlülüğü getirilmiştir. Kanunun kabulünden hemen sonra TBMM Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadının verilmesini kabul etmiştir. Aynı akşam Robert Koleji Matematik ve Kaligrafi öğretmeni Prof. Vahram Çerçiyan'a (1887-1970) ertesi sabaha dek yeni soyadı ile Atatürk için imza örneği hazırlaması istenir. O akşam 5 imza örneği hazırlayan Çerçiyan "seçimi Ata yapsın" demiştir. Üç gün sonra Atatürkten gelen mektupta en altta görünen imzayı seçtiğini ve kendine teşekkür ettiğini bildirmiştir.
Yine bu konu 1974 yılında basılan "Her Yönüyle Atatürk" adlı kitapta da mevcuttur. Kitaptaki bilgiler Atatürk'ün imzasını çizmek görevi bana verildi başlıklı Zeynep Orel'e ait yazıda şöyle aktarılmaktadır;.
"Telefondaki ses: "Biliyorsunuz Mustafa Kemal bugün Atatürk adını aldı. Kendisine bundan sonra kullanabileceği bir imza takdim etmek istiyoruz. Bunu olsa olsa sizin gerçekleştirebileceğinize inanıyoruz. Bu gece hazırlayacağınız bir tek imza taşıyan kartvizit yarın sabah sizden alınacaktır."
İşte Amerikan Kız ve Erkek Kolejlerinin yazı ve matematik öğretmeni Hagop Vahram Çerçiyan soyadı kanununun mecliste kabul edildiği günün akşamı böyle bir mesaj almıştı. Telefon, Ankara'daki bir mebustan, eski bir talebesinden geliyordu. Ankara'da bir kaç mebus arkada ş bir araya gelerek o günün şerefine ataya bir armagan sunmak istemişlerdi. Maddi her hangi bir şeyin kabul edilmeyecegini bildiklerinden, manevi bir deger taşiyan bir şey bir imza örnegi vermeye karar vermişlerdi. Üzerine de tek bir imza taşiyan bu kartviziti kim yazacakti? Amerika'da iki yil yazi sistemleri üzerine çalişmalar yapan, yurda döndükten sonra Maariften tasdik edilmiş "Yazi Sistemleri" kitaplarinin yazari Hagop Vahram Çerçiyan'dan başka kimse yapamazdi bu işi.
Vahram Çerçiyan, Ankara'dan mesajı aldığında, saat akşamın dokuzu idi. Önce heyecanını yatıştırmaya çalıştı. nihayet hayatının en değerli görevini yerine getirecekti. ... Ve Vahram Çerçiyan kolları sıvayıp masasına oturdu. Saatler ilerledikçe önündeki kağıt parçaları çoğalıyordu. Sabahın erken saatlerinde ise kağıt parçaları yavaş yavaş azalmaya başladı. Ve sabahı sekizinde önünde beş imza örneği ile baş başa kaldı. Aralarında bir seçim yapamıyordu. "Seçimi ata yapsın" deyip imza örneklerini kapıda bekleyen adama verdi. Bütün gece gözünü bile kırpmamıştı. Ama hiç bir yorgunluk hissetmiyordu. Ömre bedel bir gece geçirmişti. Mutluydu.
Aradan üç gün geçmişti ki, Vahram Çerçiyan, Atadan bir mektup aldi. Imzalardan birini seçtigini, bundan böyle yalniz onu kullanacagini bildiriyor, sevincini paylaşiyor ve teşekkür ediyordu.
Bu gün Vahram Çerçiyan 83 yaşinda. Atadan söz ederken, o günlerin heyecanini yeniden duyuyor yaşiyor. "Onun bize yaptiklarimdan sonra benim yaptigim nedir ki" demekten kendini alamiyor.
50 yıldan uzun bir süre öğretmenlik yapan Vahram Çerçiyan'ın öğrencileri bu gün birbirlerini el yazılarından tanımaktadır. Bu öğrenciler arasında Ecevit, Kasım Gülek, Selim Sarper, Ömer Celal sarç, Behçet Ağaoğlu yer almaktadır.
Yine bu konuda geçtiğimiz günlerde Hürriyet Gazetesinde Mustafa Kınalı imzalı bir haberde de yer almış ve olay hakkında tarihçilerin olumsuz açıklamaları olmamıştır. Haber şöyle, "Atatürk'ün kullandığı "K. Atatürk" imzasının yaratıcısının Ermeni Prof Hagop Vahram Çerçiyan olduğu açıklaması ilgi uyandırdı. Türk tarihçiler tarafından da kesin bir dille "reddedilmeyen" bu bilgiyi, önceki gün Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi Vakfı Başkanı Garo Hamamcıoğlu, 'Aydınlar ve Sanatkarlar Anıtı'nın açılışında verdi. "Atatürk'ün kullanıp beğendiği K.Atatürk imzasının yaratıcısı Çerçiyan da bu mezarlıkta yatmaktadır" dedi. Atatürk'ün imzası ile ilgili görüşler şöyle:
Berç Garo ªigaher (işadami) Çerçiyan'in imzayi hazirlamasi gerçektir. Robert Kolej'de, kaligrafi (güzel yazi) hocaligi da yapan Prof. Dr. Çerçiyan'dan bizzat duydum. Atatürk'e imza lazim olmuş. Ankara'dan 5 adet imza örnegi istemişler. Sabaha kadar heyecanla 5 imza hazirlamiş. Ankara'ya gönderilen imzalardan bu bilineni seçmiş Atatürk.
Cemal Kutay (tarihçi-yazar) İmzanın yaratıcısının bir Ermeni olması da mümkün, bir efsane olması da. Ancak olması imkan dahilinde. O dönemde Ermeniler, Museviler, Rumlar Türk varlığı arasında, ayrılmaz bir bütündü. Sanatla, el işçiliğiyle de daha çok meşgullerdi.
Orhan Silier (Türk Tarih Vakfı Genel Sekreteri) Bu, olsa olsa bir tasarım sorunudur. Bilgi sahibi değilim. Bunu bilecek kişi çok azdır.
Garo Hamamcıoğlu (¹işli Ermeni Mezarlığı Komisyonu Başkanı) Tarihçi değilim. Ama imzanın yaratıcısının Çerçiyan olduğunu Pars Tuğlacı'dan da dinledim" demektedir.
Atatürk'ün Ermenilerle ilgili ilişkilerinin anlaşilmasi bakimindan önemli bir örnekte Atatürk'ün soy isim babasi olarak ifade edilen ve Türk Dil Kurumu baş uzmanlarindan biri olan Agop Martayan Dilaçar olayinda yaşanmiştir. Bu olayda Ermeni Cemaatinin yayinladigi kitapçikta şu şekilde anlatilmiştir; "Agop Martayan Dilaçar 1895 yilinda Istanbul'da dogmuştur. Robert Kolejini bitiridi. Orhun Kitabelerini dünyada ilk defa okuyan uzman olarak tarihr grçti. Atatürk'ün istegi ve daveti ile 27 Eylül 1932'de yapilan ilk Türk Dil Kurultayina katildi. Uzun yillar Türk Dil Kurumu'nun genel sekreterligini yürttü. "Sümer, Hint Avrupa Türk Dilleri arasindaki Ilişkiler" adli tezini sundu. 1935 yilinda "Bildikleri ile bir çok sirri çözmenin anahtarlarini verdigi için" kendisine Atatürk tarafindan "Dilaçar" soyadini verdi. Kendisi de "Atatürk" soyadinin mimari oldu. Martayan Dilaçar 11 dil biliyordu."
Yine çeşitli kaynaklarda anlatildigina göre Agop Martayan Dilaçar'in Atatürkle tanişmasi ve Türk Dil Kurumu baş danişmani olarak yurt dişindan getirilmesi şöyle anlatilmaktadir; Annesi Yozgatli Sarafyanlarin kizidir. Babasi Vahan Martayan aslen Kayserilidir. Hagop Martayan'in çocuklugu Büyükdere Gedikpaşa Boyaciköyde geçmiştir. Ilk ögrenimini Gedikpaşa'da misyonerlerin açtigi bir Amerikan okulunda yapti. Robert Kolejini bitirdikten sonra 1915 yilinda yedek subay olarak I. Dünya Savaşina katildi. Kafkas Cephesinde yaralanan Martayan, gösterdigi başaridan dolayi madalya ile ödüllendirildi. İleriki yıllarda mezun olduğu Robert Koleji'nde İngilizce öğretmenliği ve idarecilik yaptı. (1919). Sofya'da Suaboden (Svoboden) Üniversitesi'nde Eski Doğu Dilleri ve Osmanlıca okuttu. Avrupa ve İstanbul'da çıkan Ermeni gazetelerde yazılar yayınladı. Atatürk tarafından 1932 yılında I. Türk Dil Kurultayı'na davet edildi. İkinci kurultaydan sonra (1934) den sonra Türk Dil Kurumu baş uzmanlığına getirildi. Atatürk tarafından 1935 yılında DİLAÇAR soyismi verilmiştir. İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Okulunda İngilizce okutmanlığı yaptı. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde dil bilim tarihi ve genel bilim okuttu. (1936-1950). 1942 ve 1960 yılları arasında Türk Ansiklopedisinde baş danışmanlık ve baş redaktörlük yaptı. Büyük Türkiye Ansiklopedisi Baş redaktörlügü, Türk Dil Kurumu Üyeligi ve pek çok dil konusunda çalişmalar yapmiştir. Robert Koleji mezunu Martayan, Dilde sadeleştirme çalişmalarinda büyük gayretler göstermiştir. Bu çalişmalar esnasinda Arapça, Farsça ve bazi eski kelimeler Martayan'in önerisi dogrultusunda degiştirildigi için, bazi gelenekçi yazarlar tarafindan, "dilde yenileşme" hareketi "dilde uydurmacilik" olarak yorumlanmiş ve bu harekete, "Agopça" denilerek bu özelliginden dolayi eleştirilmiştir.
Türkiye'de dil devrimi yapılınca, Sofya'da bulunan Martayan, Atatürk tarafından davet edilir. Ancak, Martayan'ın yurda girmesini önleyecek pek çok pürüz vardır. Çünkü Agop Martayan daha önce Türkiye'de yaşamaktadır ve vatandaşlıktan çıkarılmıştır. Atatürk, bütün bu pürüzlere rağmen Agop'u yurda getirmekte ısrar eder. Vatandaşlıktan çıkarıldığı için gittiği ülkeden de pasaport alamamıştır. Sonunda Sofya konsolosluğu, Agop Martayan'ın elindeki "vatansız" belgesine vize damgası atar ve her ihtimale karşı da eline "Gereken kolaylık gösterilsin. Atatürk'ün özel misafiridir." Diye bir mektup verir. Bu şekilde Türkiye'ye gelen Agop Martayan'in soy ismi de Atatürk tarafindan degiştirilerek "Dilaçar" soyadi verilir. Agop Martayan Dilaçar, 1979'da ölene kadar TDK'nin genel yazmani olarak görev yapar.
Martayan'ın Atatürk'le ilk karşılaşması ve tanışması da şöyle gerçekleşmiştir; Suriye'de Osmanlı ordusunda yedek subay olarak görev yaptığı sırada Atatürk'le ilk karşılaşmasını Dilaçar şöyle anlatmaktadır. " I. Dünya Savaşı başladığı esnada 19 yaşında idim ve askere çağırıldım. Önce Kafkas Cephesine gönderdiler, ancak biz Ermeni askerlere güvensizlikten beni Suriye cephesine gönderdiler. Kısa süre sonra 1915 Nisan'ında 'Büyük Tehcir' başladığında bu yer değiştirmelerin nedeni anlaşılmış oldu. Hepimiz şaşkındık ve sarsılmıştık. Orada esir İngiliz subayların karşılaştıkları zorluk ve eziyetlere tanık oldum. Bu subaylar İngilizce bildiğimi öğrendiklerinde esirlere böyle davranılmaması konusunda aracılık etmemi rica ettiler. Bu ricalarını yerine getirmek isterken Türkler beni vatan haini ilan ederek zincire vurdular. Bu koşullar altında artık kurtuluşumun olmadığına kanaat getirmiştim. Bu nedenlede beni bekleyen tehlikeyi cesurca karşılamaya karar verdim. Beni baştan aşağı süzen komutan kararını vermek üzere iken tüm cesaretimi toplayıp böyle barbarııkla, eziyet ve işkence yoluylaTürkiye'nin medeni bir ülke olamayacağını, gerçek ileri ülkelerde hiçde böyle davranılmadığını, bunun sultanlık yönetimini amaçalayan yöneticilere has bir davranış olduğunu söyledim. Herkes şaşkınlıkla ne yapacağını beklerken, kumandan sözlerimi dikkatle dinledikten sonra beni getirenlere ellerimi çözüp odadan gitmelerini emredip oturmamı söyledi. Merakla sonucu bekliyordum. Komutan çay ikram ederek demokratik sistem konusunda konuşmamı istedi. Beni merakla dinlemesi benim şaşırmama neden olmuştu, zira o dönemde onun benzeri nadirdi. Uzun süren konuşmamız sonrasında sık sık kendisini ziyaret etmem konusunda gereke emri verdi ve elimi sıkarken dost olmamızı istediğini söyledi. Bana bir oyun oynadığından kuşkuluydum, ancak böyle olmadı. Daha sonra bu meraklı ve sorgulayan komutanın Mustafa Kemal Paşa olduğunu öğrendim.
[/B]
|
|
|
|
_________________
MEVZU BAHİS VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR.
Annelerin ninnilerinden,spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı, anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,anlamak gideni ve gelmekte olanı. ...
|
|
 |
       |
 |
 |
|
|
|
|
Sonraki başlık »
« Önceki başlık
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız Bu foruma eklenti gönderemezsiniz Bu forumdan eklenti indiremezsiniz
|
Tüm saatler GMT +2 Saat
phpBB2 Plus Türkçe Çeviri: canver.net
|