forum resmi

Her film otobiyografiktir. Lâkin kimi filmlerde otobiyografik öğeler yoğun olarak hissedilirken kimisinde bu öğeler ana hikâyenin içerisinde daha zor anlaşılan bir noktada durur. Buradan hareketle filmlerin anlaşılır olmaları ve beğenilmeleri üzerine yorumlar çıkarılabilir. Bir insan, kendi önem verdiği şeyleri veyahut kendisinin de tasvip ettiği düşünceleri bir sanat eserinde bulduğunda ona karşı ister istemez bir samimiyet besler. Sonuçta biz robot ya da hissiz değiliz ki, “sanat” eserlerine duygusuzca ve sadece teknik kaygılarla yaklaşalım. Bahsettiğimiz bu samimiyet elbette kişiden kişiye değişir. Çünkü her insanın idrak ve kültür seviyesi bir değildir, öyle olmasını beklemek de zaten insan iradesine bir hakaret olurdu. İşin özü, kendimizden bir şey bulduğumuz şeyleri “beğeniriz”. Buradaki beğenmek eserden zevk almak anlamında değildir, bilakis kimi rahatsız edici eserlere de bağlanabiliriz. İnsan başlı başına bir derya olduğundan, bazen kendisiyle doğrudan bir bağ kuramadığı şeylere karşı da sıcaklık hisseder. Bu, henüz büyüyüp serpilmemiş olan ama tohumları toprağın altında bulunan, sadece gününü bekleyen bir ağaca benzer. Sanat denen şeyi güzel kılan da budur; insanlar arasındaki uçurumları derinleştirmek yerine, insanlar arasına köprüler kurmaktır sanat. Bizim ele aldıklarımız da, sanat eserleri olarak “sinema” filmleri. Tabii burada kastettiğimiz filmler, popülarite ya da maddiyat kaygısını her şeyin önüne koymamış sanatçıların ellerinden çıkma eserlerdir.

Yönetmeni, kendisini ifade etmek için sinema dilini kullanan sanatçı olarak adlandırırsak, birçok yönetmenin ilk dönem filmlerini daha iyi kavrayabiliriz. İlk dönem filmleri acemilik taşırlar ve maddi destek daha az olacağı için teknik eksikleri de daha fazla olur, zaten çoğu yönetmenin ilk işleri kısa filmler olur ki olanaklar açısından bu çok mantıklı.
Bergman’ın ilk dönem filmlerine göz atalım, ustanın acemilik zamanlarındaki eserlerde, arayışın daha yoğun olduğu olgun eserlerine kıyasla, (toplumdan kaçan münzevilerin yaşamı değil de)sosyal yaşam daha ön plandadır. Tabii başkarakterler yine, bu sosyal yaşamla pek barışık olmayan tiplerdir ama toplumdan kaçacak kadar bunalmamışlardır. Yani Bergman’ın ilk dönem filmleri, İtalyan Neo Realismo (Yeni Gerçekçilik) akımına da yakın durur, şehir yaşamı da kesitler hâlinde kameraya alınır. Ayrıca bu filmlerde, -gençliğin yaşam hevesinden olsa gerek- genel olarak mutlu sonlar vardır. İnsanların ikiyüzlülüğüne, menfaatperestliklerine, diğerlerine zarar verme isteklerine yine sitem edilir, ama bu kötülüklere maruz kalanlar, “Bizim hayatımıza da güneş doğacaktır elbet!” deyip gülümsemeye çalışır.

Yazdığımız gibi, Bergman filmlerinin karamsar bir hava taşıdığı yadsınamaz bir gerçektir. Lâkin sırf bu karamsar tasvirler yüzünden de yönetmenin diğer nice hasletlerini de unutmamak gerek. Dönemindeki genel eğilimden farklı olarak genç Bergman neden böyle bir anlatım dili üzerine yoğunlaşmaya çalışmıştır ki? Neredeyse daha önce hiç denenmemiş konulara neden girmiştir Bergman? “Kişinin değeri aradığı şeydir.” Düsturundan hareketle, bence ölümle satranç oynayan ve ona bir türlü çözemediği hayatsal soruları soran bir şövalyedir Bergman.

Fängelse/Zindan; Bergman’ın olgunlaşmaya ve kafasındakileri, iyimserlik potasında eritmeye mecbur kalmadan anlatmaya başladığı ilk eseri. İnsanı olduğu yere mıhlayan müthiş bir girişle, yönetmen/senarist genç Bergman (henüz 30 yaşında) bize selam verir. Konu şöyledir; genç bir yönetmenin yanına, aklında bir film projesi olan eski öğretmeni gelir. Akıl hastanesinde de bulunmuş olan emekli öğretmen; eski öğrencisine kafasındaki film projesini anlatır:

forum resmi

QUOTE
- Senden, cehennem hakkında bir film yapmanı istiyorum. Film Şeytan’ın sözleriyle başlıyor:

“Bugün, Dünya’ya ve onun üzerindekilere hakim olan ben; şunu ilan ediyorum ki:
Her şeyi eski hâlinde bırakıyorum.
Atom Bombası gibi silahların kullanılmasını da engelliyorum.
Öyle kolayca ölüp kurtulamazsınız.
Hiroshima’ya atom bombası atanlar da yargılanıp, insanlığa kast suçundan ölüm cezasına çarptırılacaklar.”

+ Bizim neslimize ne olacak? Her şeyin eksikliğini çekiyoruz, karmaşanın bile! Sihirbazın şapkasında kalmış tavşanlar gibiyiz.

- Sana bir öğüt vereyim: Yaşarsın ve ölürsün. Aslında her şey bu kadar basit.
Korkak ve duygusal olan çareyi kilisede arar. Bıkmış, yorgun ve yalnız olan da intiharı çözüm olarak görür.

+ Yani Şeytan, kiliseleri kapatıp dini de ortadan kaldırmayacak mı?

- Bilakis, dini teşvik edecek ve insanların kiliseye gitmelerine mani olmayacak, çünkü kiliseler çok işine yarıyor kendisinin.

+ İyi de, öyle bir filmde doğru ve yanlış, günah ve masumiyet gibi kavramlar da anlamını yitirir.
İnsanların elinden böyle kavramları almak, acımasızca bir hareket.

+Şeytan’ın amacı ne peki? Ortada bir amaç, en azından bir plan olmak zorunda.

Sponsorlu Baglantilar

Tüm kadın aksesuar fırsatları için tıklayın !

- Şeytan’ın bir planı yok. Başarısının sırrı da bu zaten. Düşmanları birçok planla boğuştukları için kaybettiler.

+ “Kötülüğün” zaferinin sebebi bu demek?

- Ona neden “kötülük” dediğinizi anlamıyorum. İnsanlar, onun kendileri için en iyisini istediğini düşünüyor, onun tüm yaptıklarının insanların isteklerini tatmin etme amaçlı olduğunu…

+ O amaçları var eden birileri olmalı.

- Evet, o Şeytan işte.

+ Tanrı’ya ne oldu bu arada?

- Tanrı öldü, alaşağı edildi, ne derseniz deyin artık. Buna inanmak kolayıma geliyor belki de. Durumum biraz ironik oldu sanırım.

Hayat; acımasız ama duygusal bir yol, doğumumuzdan ölümümüze kadar yol aldığımız…
Nüktedan bir sanat anlayışı barındırır hayat, aynı anda güzel ve çirkin, anlamsız ve insafsız olmasının yanında.
Şeytan var bir de. O da bizim yarattığımız bir sembol.
Şeytan’ın hükümdarı olduğu cehennem ise, yaşadığımız Dünya.

Film içinde film taktiğiyle, seyirciye ve başkarakterlere, “bu hikâyeye gülenler” ya da ”gayet mantıklı bulanlar” arasında bir taraf seçmeye çağıran Bergman, filmin sonrasını ise ilk grup için çekmiş. Bergman hangi tarafta mı? Sanırım buna cevap vermemize gerek yok.

Filmde genç yönetmen, hafiften delirmiş eski hocasının hikâyesi üzerinde pek durmaz (ilk gruptan yani) ve gazeteci arkadaşına gidip bu ilginç(!) hikâyeyi anlatır. Gazeteci arkadaşı Thomas (Birger Malmsten canlandırır, Bergman’ın ilk filmlerinin neredeyse hepsinde başroldedir) üzerinden ise ana hikâyeye bağlanacağız; Birgitta Carolina’ya…

Bergman’ın savını güçlendirmek için seçtiği karakter genelde olduğu gibi, yine bayan. Genç yaşında ümidini yitirmek safhasında olan Birgitta Carolina, yine aynı uçurumun kenarında olan gazeteci Thomas ile hayata son bir şans verir. Thomas da, Bergman’ın olgunluk filmlerinde Max von Sydow ustanın canlandırdığı, maddi anlamda doygun ama manevi açıdan büyük bir açlıkta olan ve bu açlığın da tesiri ile –arayışı bırakma safhasındadır aynı zamanda- hayatla/mutlulukla olan bağları kopmuş karakterlerin taslak çalışması diyebiliriz. İşte Thomas ve sevgilisi Sofi;

forum resmi

QUOTE
(Thomas) – Eskiden ölmekten korkardım. Sonra anladım ki esas korktuğum şey, ölüm ânıymış. Bunu fark ettiğimde rahatladım.

(Sofi) + Ölümden sonra ne gelecek bilmiyoruz.

- Şimdiki yaşantımızdan kötü olamaz ya? Belki de daha iyi olacak, kim bilir?
Aslında, ölümden sonra hiçbir şey yok. Bir arkadaşım demişti ki; intihar sadece bir ölme biçimidir, ötesi değil. Ölümcül bir hastalık gibi yani.

+ Ama beni öldürürsen bu cinayet olur.

-Hayır, alakası yok. Buna aşk derler. Sen kendin için iyisini bilmediğin için ben sana yardım ediyorum sadece.

Size Thomas ile Birgitta Karolina’nın hikâyesinin nasıl ilerlediğini anlatmayacağım. Hikâyenin nasıl sonlandığı aslında baştan belli, çünkü hayat “mutlu sonlar” içermez. Seyirciye sorduğu sorunun cevabını veren genç yönetmen, filmi şu diyalogla bitirir:

QUOTE
- Anlattıklarımı düşündün mü?

+ Evet, o konunun filmini çekmek imkânsız. Hayat ve inanç hakkında çok zor sorular sormuş oluruz, ki öyle film de çekemeyiz.

– Zor sorular mı?

+ Evet, zor sorular; benim, sizin, Arne’in, Birgitta Carolina’nın, yani herkesin şiddetle cevabını aradığı sorular.

– İşte, en korkunç bölüme geldik. Bu soruların muhatabı yok.

+ Var, eğer Tanrı’ya inanıyorsanız.

– Ama inanmıyorum.

+ O dediğiniz, bu işten kolayca kurtuluş olur.

– O zaman bu işin kurtuluşu yok.

Işıklar kapansın!

Yek katre-i hunest ve hezar endişe.

“İnsan nedir?” sorusunun cevabıdır bu güzel Farsça beyit; “Tek damla kan ve sayısız endişe”. İşte, aynı anlama sahip filmlerin yönetmeni de İsveçli. Bergman kendi kültüründe aradığı sorulara cevap bulamamış ya da yanıtlarla tatmin olmamış. Belki de, Batı’nın gözünü yumduğu, “medeniyetin doğuş yönüne” baksaydı, cevaplarını bulabilecekti. Edebiyat alanında, kendisiyle benzer şeylerden muzdarip, aynı sorulara cevap arayan Tolstoy gibi “yola çıkabilseydi” diye düşünüyorum, ne zaman Bergman filmi izlesem.

forum resmiforum resmi

Zindan, cehennemi hayatlar dedik ama yazımızı Cahit Sıtkı‘dan mutlu sonla bitirelim hiç değilse.

“Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne hâlden anlayan bulunur.
Ah! Aklımdan ölümüm geçer,
Sonra bu bahçe, bu kuş, bu nûr…
Ve gönül Tanrısına der ki:
“ Pervâm yok, verdiğin elemden,
Her mihnet kabûlüm,
Yeter ki, gün eksilmesin, penceremden.”