Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Lacan Üzerine


Sponsorlu Baglantilar

Tüm oto müzik sistemi fırsatları için tıklayın !

Selâhattin Hilav

1969’da kendisiyle yapılan bir konuşmada, kişiliği ve yapıtı konusunda büyük bir değişikliğin gerçekleşmekte olduğunu; bir oyun oynandığını belirtiyor Lacan. İç yüzünü sürekli olarak açığa vurmaya çalıştığı dilin, söylemin, imleyenin, kendi düşüncelerini ele geçirdiğini; yaymaya, aktarmaya başladığını söylüyor. Açıklanmak, belli kalıplara oturtulmak, yaygınlaştırılmak, Lacan’ın pek istemediği şeyler. Bundan ötürü, yapıtları üzerinde yazılanlardan hoşnut değil. Özellikle “üniversitelerdeki deme”den, “üniversite söylemi”nden, (Lacan’vâri bir dil kullanımıyla “üniversite cavcavı”ndan diyebiliriz) yakınıyor. Eğitsel kaygular üzerinde temellenen, yani aktaran ve “içten” değil de “dıştan” öğretmeye çalışan bu tür bir söylem, gerçek bilgiye ve bilime değil, “doksa”-ya, “kanı”ya, “sanı”ya yakındır Lacan’a göre. Oysa gerçek bilgi, dilin imlerinin alışılagelmiş kullanımının yol açtığı yanlışları, yanıltmaları ortaya koyan, onların iç yüzünü açığa vuran bilgidir.

Bu tutum, Lacan’ı, kendi özel alanında, yani psikanalizde, büyük bir atılganlıkla, “dernekçilik”e; psikanalizin, kurulu topluma yararlı bir teknik; bireyleri, bu toplumla uyumlu hale getiren ve onunla bütünleştiren bir tedavi uygulaması olarak kullanılmasına karşı çıkmaya götürüyor. Lacan, bunu, kimi zaman skandallar yaratarak yapmaktan geri kalmamıştı.

Bir yazarı ya da bilim adamını, yazınsal yaratışında ve bilimsel araştırmasında güdüleyen (belirleyen)ve farkında olmadığı şey isteğinin (bilinçaltının) sürekli, olarak aradığı yasaklanmış nesnedir (Lacan’ın ünlü nesne [a] sı) ve imgelemsele girip yerleşmiş; orada varlığını sürdürmüş olan bu nesne, yazarın ya da bilim adamının bir toplumsal yer edinme, kendini ortaya koyup beğenilme arayışına dönüşmüştür, diyor Lacan, Bundan ötürü, kendini bir “salt doğru” olarak ileri sürdüğü anda, bilimden bile kuşkulanıyor; güvenmiyor ona. Ve her insan eyleminin, (en özgeci davranışın bile) kökçe, başkası (öteki) tarafından beğenilip benimsenme (kabaca “adam yerine konma,” “takdir edilme” diyebiliriz); şu ya da bu biçimde kendini beğenme, kendine bir değer verme dileğinden kaynaklandığını, düşünüyor.

Kısacası, alışılagelmişe, kalıplaşmış düşünce ve değerlere, yaygın olana karşı Lacan. Kültür-karşıtı ya da kültür-düşmanı derecesine varan bir “non-conformisme” bu. Louis Althusser, Freud ve Lacan adlı incelemesinin İngilizce çevirisinin yayımlanması dolayısıyla 21 Şubat 1969’da Ben Brewster’e gönderdiği mektupta şöyle der: “Özellikle, bu incelemede, Lacan’ın kuramı, sakınganlıkla davranılmış olmasına rağmen ‘kültür-yanlısı’ anlamlar taşıyan terimlerle açıklanmıştır (oysa, Lacan’ın kuramı, iliklerine kadar kültür-karşıtı’dır)”. Başka bir deyişle, insanoğlunun uygarlık ve kültür içinde, bir yerde kazandığını, bir başka yerde kaybettiğini ileri sürer Lacan; ilerlemeye inanmaz. Politikanın, “gerçek üzerinde oynanan bir oyun” olduğunu ve bundan ötürü de gerçeğe işlemediğini; bir dış görünüş olarak kaldığını, bundan ötürü de “kurulu düzen”i, “olan”ı, değiştirmektense, en iyi biçimde “yönetmeyi” seçmenin daha akıllıca bir şey olduğunu düşünür.

Dilinin göz kamaştırıcı çetrefilliğiyle, alışılmadık ve çok özel bir terminoloji kullanması ve hiç kuşkusuz bazı yeni görüş açıları ve açıklamalar getirmesiyle dikkati çeken Lacan’ın, psikanaliz ve felsefe alanında ortaya koyduğu özgünlükten çok, yukarda özetlemeye çalıştığımız kalıplara karşı çıkan, eleştirici ve bir ölçüde kötümser düşüncelerinden ve ona uygun düşen davranma biçimlerinden ötürü büyük yankı yarattığını ve ün kazandığını söyleyebiliriz. Çağdaş Fransız düşüncesi, her on yılda bir (kimi zaman birçok) ilginç “ustalar” çıkarır. Birbirleriyle sürekli olarak tartışmalarına rağmen bu ustaların ortak yanları, genellikle eleştirici ve “non-conformiste” olmalarıdır. Örneğin, “burjuva düşmanlığı” ve “özgürlüğün kısıtlanması”na karşı çıkma bakımından Sartre ve Lacan arasında ortak bir nokta bulunmasına rağmen, iki düşünür “bilinç” ve “bilinçdışı” nın insan yaşamında oynadığı rol ve taşıdığı ağırlık konusunda, birbirini dışarda bırakan düşünceler ileri sürerler. Bu düşünürlerin her birinin özgün yanı, yüzeysel ortak yanlarından çok, bu sonuca götüren düşünce ilkelerinde ve sonuca vardıran açıklamalar zincirinde aranmalıdır. Başka bir deyişle, modanın, ilginç olanın ve ün kazanmışın altındaki kökçe farklı kaynağa, ilkeye yönelmek gerekir bu durumda.

Örneğin, Lacan’ın felsefede Cogito’ya (ve dolayısıyla bu arada Sartre’a da) ; ruhbilimde de “bilinç ruhbilimine”, “tasarımcı” ve “uyarlamacı” ruhbilime, “Ben”e karşı olduğunu söylemeliyiz. Yani, Lacan, insan varlığında, Cogito’ya, bilince karşı, bilinçdışının ağır bastığını ileri sürdüğü gibi; insanın oluşumunu tasarımsal bir modelle özdeşleşme ve duygusal yaşam bakımından olgunlaşmayı, çevrenin sunduğu toplumsal ve kültürel modele uyarlanma olarak anlayan ruhbilimin de, bir “bilim” olmadığını ileri sürer. Lacan için önemli olan, insanın Dil’e ve dolayısıyla toplum ve kültür düzenine “girmesinden” önceki dolayımsız tasarım özdeşliği (çocuğun aynada kendini tanıyarak, ilkel bir biçimde kendini algılaması ve konumlaması gibi) değil, araya bir üçüncü öğenin (Dil, toplum, kültür) girmesinden sonra insanın geçirdiği trajik gelişimdir; başka bir deyişle, temel kategorisi “istek” olan bilinçaltının toplumsal düzenle ve düzenin taşıyıcısı olan imleyenlerle bastırılmasıdır; insanın ilk ve en temel varlığını (hakikatini) kaybedişi ve toplumsallaşma sürecinde, ne yaparsa yapsın, hangi “ben”lere bürünürse bürünsün hiçbir zaman doyuma ulaşamamasıdır; yani bütün olumlu sonuçlarına rağmen, bilincin bilinçaltına, toplumun doğal isteğe, imleyenin imlenene denk düşememesi, onu, tamıtamına kaplayamaması ve arada öncesizsonrasız bir yarığın, çatlamanın kalmasıdır ve bu, insanoğlunun ilk bütünlüğünü, isteğini, hakikatini bir türlü ele geçirememesi, gerçekleştirememesidir. Lacan insanoğlunu imleyen ile imlenen arasındaki bir “yarılma” ve hakikatin “sonuşmazsal” (asymptotique) tasarımıyla (projesiyle) tanımlar. Tam anlamıyla Lacan’a özgü olan bu iki terim (“yarılma” ve “sonuşmaz”), kuramının belkemiği ve aşırı bir özeti olarak da görülebilir.

Bir eğriye sürekli olarak yaklaşan ama hiçbir zaman onunla birleşemeyen ya da sonsuzda birleşen düzçizgiyi belirten sonuşmazı Lacan, istekte dile gelen bilinçdışınının (ki bu isteğin en kök ve temel biçimi, “anneyle-birleşmek” tir) , yani inşanın asıl varlığının, hakikatinin; toplum ve kültür düzeni içinde ne kadar başarılı çözümler gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, kendini hiçbir zaman, bulamayışını, sürekli eksik kalışını; insanoğlunun, bitip tükenmez bir arayışa yönelmesini, hiçbir zaman doyuma ulaşmamasını belirtmek için kullanıyor. Yarılma ise, dilden önceki imgelemsel dönemde, bir başkasında kendini bulan, onunla dolayımsız olarak özdeşleşip “ben”i belli bir doyuma ulaştıran (burada narkislik -narcissisme- söz konusu) inşan yavrusunun, bir “üçüncünün” yani toplumsalın, simgenin, imlemin araya girmesiyle, isteğini bir başka yöne çevirme, bastırma, dolayım içine girme ve bundan ötürü çatlama, ayrı düşme durumunu yaşamasını belirtiyor.

* * *

İnsanın oluşumu, bilinç, bilinçdışı, toplum ve kültür düzeni, bireydeki varoluşsal eksiklik ve sonsuz arayış konusunda Lacan’ın ileri sürdüğü bu temel ve felsefi düşünceler, psikanaliz alanındaki belli bir tavır alışının ve bu alandaki bilimsel çalışmalarının (praksis’inin) ve buluşlarının üzerinde temelleniyor kuşkusuz.

Lacan’ın amacı, bilinçdışının eklemlerini bulmak; yapısını, temel mekanizmalarını açıklamak. Psikanalizin kendine özgün nesnesi olarak bilinçdışını, yabancı bir alana dayatmaksızın bir başına açıklayabilmek. Bundan ötürü, psikanalizi ve dolayısıyla bilinçdışını öteki bilgi dallarına (felsefe, biyoloji, ruhbilim, toplumbilim, nöroloji, vs.) indirgeyen kuramsal açıklamalara ve bireyi topluma (ideolojiye) uyarlamaya, onunla uyum haline getirmeye yönelen tedavi anlayışlarına karşı çıkıyor ve eleştiriyor bunları. Ama bu olumsuzlayan (ne olmadığını söyleyen) eleştiriyi olumlayan (ne olduğunu söyleyen) açıklamalara dayandırıyor. Bunu yaparken de Freud’un gerçek düşüncesine dönüyor; onu bulup çıkarmaya, belirlemeye ve geliştirmeye yöneliyor.

Bu çalışmada, yani bilinçdışının eklemlenmelerini ve mekanizmalarını göstermede, yapılsalcılıktan, çağdaş antropolojiden dilbilimin getirdiği aydınlıktan yararlanıyor.

Lacan’a göre, toplum yaşamının simgeselliği ve dilselliği, insan yavrusu-öznesinden önce ve onun dışında vardır ve ona kendini kabul ettirir. Çocuk, bu toplumsal-simgesel düzen yani Dil’in düzeni içine girer girmez, onun tarafından, ona özgü yapılar tarafından biçimlendirilir. Dilin ve toplumun simgesel düzeni ise, belli ve kesin bir takım imlerin düzenidir. İmleyenden ve imlenenden oluşan imde, imleyenlerin dizisi (düzeyi) , imlenenlerin dizisiyle yani kavramlarla, ancak imleyenlerin tümünün dolayımı aracılığıyla (dolayımından geçerek) ilişki kurabilir (onlara ulaşabilir)1. De Saussure’ün ünlü algoritması S/s’in taşıdığı anlam budur. Bir imleyenin imlenene olan ilişkisi, ancak Dil’in imlerinin tümünün dolayımından geçerek gerçekleşir.

Lacan’a göre, öznenin kurulması bakımından bu dolayım çok büyük önem taşır. Burada konumuz dil değil de bilinçdışı olduğuna göre, öznenin derinlemesine ve derinlerinde yaşadığı bir şeyi (duygu, istek, vs.) imlenene benzetebiliriz ve bu imlenenin düşüncede (bilinçte), imleyenlerin karşılıklı bağıntılarıyla dolayımlandığını; zamanla sayıları çoğalan bu imleyenlerin, imlenenin yerine geçtiğini söyleyebiliriz. Bunun sonucu, öznenin, bir simgeler (imleyenler) düzeni içine girmesidir. Ve simgeler düzeni, özü gereği, bir dolayımlayıcıdır (araya giren bir şeydir, bir araltıdır). Aynı zamanda bu düzen, özneyi, doğrudan doğruya, yani dolayımsız olarak yaşadıklarından (iç yaşantılarından); dolayımsız hakikat’ inden ayırır, uzaklaştırır (araya bir mesafe koyar).

Böylece Dil, öznenin kendisi ve derin yaşantısı konusunda yanılması, kendini aldatması olanağını yaratmış olur. Ayrıca, bilinçdışının oluşması ve ortaya çıkması olanağı da doğar. Başka bir deyişle, “söylenen” ile “yaşanan”; asıl öz ile sözlü söylemde özün ortaya çıkışı arasında ortak bir ölçü yok demektir bu. Özne, kendisine ilişkin söyleminde, özünün hakikatinden gitgide uzaklaşır. (Lacan, nevroz kuramını bu noktadan geliştirecektir).

Lacan, De Saussure’ün algoritmasında, imleme karşı koyan, onu engellemeyi dile getiren direnen çizgi üzerinde önemle durmuştur. Ona göre bu çizgi, Dil’de, anlamı arayan düşüncenin (zihnin) dolanmasını simgeler; psikanalizde ise, imlenenin bastırılmasının simgesidir. Psikanalizin simgeselliğinde, onu Dilinkinden ayıran şey, simgenin, ayrıca (ek olarak) bir kişisel güdülenmeyle kullanılması; bireysel öznelliğin de buna eklenmesidir. Ruh hastasını normal insandan ayıran da, simgeyi kişisel yaşantılarıyla farkına varmadan ve önceden yüklemesi ve zamanla çarpıtmasıdır. Hasta, bu durumda, imlem çizgisini geçip imleyenden imlenene, ancak psikanaliz pratiğiyle, yani çözümlemeyle (tedaviyle) ulaşabilir.

Lacan’ın insanvarlığındaki üç düzeyde de bu ayırıcı çizgiyi bulduğunu söylemeliyiz (Böylece, De Saussure’ün Dil’e ilişkin olarak ortaya koyduğu S/s algoritmasını çok daha geniş alanlara yayarak geliştiriyor Lacan) : 1. Bilinçdışının bilinmesi olanaksız berisi ile bilinçdışının kendisi arasında; 2. Dil olarak bilinçdışı ile bilinçli dil arasında; 3. Bilinçli dilin kendi düzeyinde; imleyenle imlenen arasında, bu aşılması güç çizgi vardır.

Lacan “ben”in bilinçli ve kavrayıcı gibi görünen örtüsü altında bilinçaltının, gizli bir yapı olarak durduğunu söyler. Bu, onun, bir yapısalcı olduğunu açıkça gösteren kuramsal özelliklerinden biridir. Bilinçdışının, Dil gibi yapılaşmış olduğunu söylemesi de bu özelliklerden bir başkasıdır. Nitekim, öğrencisi J. Laplanche’ın “bilinçdışı, Dilin koşuludur” sözünü yanlış bulur ve kendi kuramının, “Dil bilinçdışının koşuludur” diye açıklanması gerektiğini söyler Lacan.

Sponsorlu Baglantilar

Tüm kadın aksesuar fırsatları için tıklayın !

Öte yandan, yakın akrabayla cinsel ilişki kurma yasağı, toplumların dışta yansıyan örgütlenişinin derininde yatan bir yapıdır. Böylece insan yavrusu, toplumsal ve kültürel düzene girerken, Oidipus sorunuyla karşılaşacak ve bunu çözmeye çalışacaktır. Toplum yaşamına katılması, bu sorunu çözüşteki başarısına bağlı olacaktır. Dil olgusu ve Oidipus durumunun kesişme noktasında çocuk, bir özne olarak bağımsızlığını edinme olanağıyla; toplumun bir üyesi olabilme durumuyla karşılaşır. Bu açıdan, simgesel düzenin, insanlar arasında, genellikle, dolayımlı bağıntılar kurduğunu; benin (kendinin) başkasıyla (ötekiyle) bağıntısını bir simgeyle dolayımladığını söyleyebiliriz. (“Ben”, “sen”, “o” sözcükleri bunun en temel örnekleridir.) Lacan’a göre Dil (söz), eşyanın özünü simgeler; insan için var olan anlamı kurar. İnsanoğlu için anlam taşıyan her şey, varlığının, bilinçdışının en derinlerine, biçimsel, retorik, semantik yapıları içinde işleyen Dille, Dilin yapıları aracılığıyla kazınır, yerleştirilir. Toplumsal ve akrabalık ilişkileri içinde kültür düzeni, Dil’in düzeniyle eşdeğerlidir. Ama Lacan, toplumsal yapıların, oluşumların (örneğin akrabalık), dilbilimsel taslaklara, krokilere dönüştürülebileceğini; onların yerine bu taslakların konabileceğini, bir değiş-tokuşun söz konusu olabileceğini ileri sürmez. Bu açıdan, benzer görüşleri ileri süren birçok düşünürün ve bilim adamının “Dil idealizmi”ne katılmaz.

İnsanlar arası ilişkilerin, dolayımlı olduğunu söyledik biraz önce. Bu dolayımın en önemli ve kurucu işlevi, kişinin, bireyin, kendi ayrı ve tekil öznelliğini kavramasını sağlamasıdır. Oysa, dolayımsız (simgelerin olmadığı) bir bağıntıda benin (kendinin) ve başkasının (ötekinin) ayırt edilmesi olanaksızdır.

Gerçekten de bir şeye bir ad vermek, onu simgelemek, (dolayımlamak) , o şeyin “ben” (kendi) olmadığını saptamak, onu kendinden ayırt etmek demektir. Böylece, bir öznellik ve adlandırılan şeyin bir imleyeni elde edilmiş olur. Bundan ötürü, simgesel düzene giriş, öznelliğin, tekilliğin koşulunu da birlikte getirir.

Lacan’ın yapısalcı dilbilimle psikanaliz verileri arasında kurduğu bağlantıyı; dilbilimin modelini bu verilere uygulamasını başka bir açıdan yaklaşarak da kavrayabiliriz. Dilbilimde yapı, karşılıklı ve işlevsel koşullanmanın belli kurallarına göre, bir bütünün parçalarının düzenlenimidir; örgütlenişidir. Dilbilimde, aralarındaki çeşitli ve farklı bağıntılar bakımından farklı düzeylerin dil birimlerinin ayırt edilmesi amaçlanır; aralarındaki bu bağıntılar, aynı düzey içinde ve daha üst düzeylerle olan ilişkisinde ele alınır. Farklı düzeylerdeki dil birimleri, sesbirimler, anlambirimler, sözcükler, deyimlerdir. Demek ki ,yapısalcı yöntem, bağlantının terimlerinden çok terimlerin bağlantıları üzerinde duruyor; çeşitli öğelerin, aynı düzeyde örgütlenişini, her dilde, farklı düzeylerdeki özel (tikel) düzene girişlerini, bir araya gelişlerini inceliyor; bu düzenlenimin biçimsel yasalarını, ilkelerini bulmaya yöneliyor. Parçaların bu biçimsel düzenlenimlerinin onlara bir işlev kazandırdığını; kurucu parçaların farklı düzeylerin birimleri olduğunu, bu düzeylerin bir kademeleşme içinde yer aldığını, her birimin, üst düzeyin bir altbirimi olduğunu ortaya koyuyor.

Lacan da, dilbilimin bu açıklayıcı modelini benimseyerek, öznenin yapılar halinde kademeleşmiş (katlaşmış) bir şema olarak kavranması gerektiğini ileri sürer. Lacan’ın katları ya da kademeleri, bilinç, önbilinç, bilinçdışı arasında Freud’un belirlediği farklı özne alanlarını, yerleri yeni bir aydınlık içinde ele alıyor. Bilinçdışını da, benin (kendi’nin) bilinçli ve kavrayıcı durumunun örttüğü (maskelediği) ikincil bir yapı olarak görüyor. Böylece, imlemlerden oluşan bilinçdışının yapılaşmış olduğunu söylüyor. Bu öğeler birbirinden ayrı ve eklenebilir, toplanabilir şeyler; ama yine de kategoriler ve altöbekler halinde eklemleniyorlar ve bu, belli düzenlenim yasaları uyarınca gerçekleşiyor.

Dilbilimde, söylemin katlaşmış bir yapısı var ve bu S/s’le belirtiliyor. Bu, söylemin, anlama, kavramlara, fikirlere oranla belli bir ölçüde özerk (bağımsız) olduğunu belirtmek demektir. Gerçekten de, düzenlenimleri ve bireşimleri içinde sözcükler, tümcenin bütünlüğünden çıkan anlama doğrudan doğruya göndermiyorlar (ulaştırmıyorlar) bizi. Psikanalizde de benzer bir temel özellik görüyoruz. Psikanaliz, bilinçdışının oluşumlarının (bunlar karanlık bir eklemlenme içindedir) ; imleyici birleşimlerinin kendi düzenlenimlerinde, bilinçdışı imleme oranla, bir ayrışıklık (hétérogénéité) taşıdığını ortaya koyuyor.

Söylemdeki bu belli ölçüde özerklik nereden geliyor? Bu konuyu irdelemek için iki dilsel mekanizmayı, iki söz işlemini yakından incelememiz gerekiyor.

* * *

Dilde, birimler ya da terimler, iki temel işlemle bir araya gelir. Dilin iki büyük ekseni diyebileceğimiz bu iki işlemden birincisi seçme, ikincisi birleşimdir. Seçme, kullanılabilecek terimler arasından birini seçmektir ve bir terimin yerine bir başkasını koyma olanağını birlikte getirir. Seçme, belli bir benzerlik ya da karşıtlık ilişkisi üzerinde işler. Birleşim ise, ilintiye, bağlama, ilişkiye, bitişikliğe dayanır. Örneğin, “bekar, evlenmemiş, bakire, kız” sözcükleri benzerlik temeli üzerinde birbiriyle ilinti halindedir ve biri ötekinin yerine geçebilir. Konuşmada ve yazmada bu sözcükler arasında bir seçme işlemi yapılır. Öte yandan, “çatal, bıçak, içmek, yemek” bitişiklik ilişkisi içinde yani bireşimle birbirinin yerine geçebilir.

Demek ki, Dilin terimleri, benzerlik ve bitişiklik ilintisi aracılığıyla bir araya gelirler, toplanırlar. Düşüncenin bu iki ilerleyiş biçimi, eğretileme (métaphore) ve düzdeğişmecede (métonymie) yoğun olarak dile gelir.

Lacan bu işlevlerin ve mekanizmaların, bilinçdışının oluşumlarında (rüyalar, dil sürçmeleri, nükteler, belirtiler) benzer bir biçimde bulunduklarını söyler. Hastanın, sözcüklerle, tıpkı şair gibi oynadığını, benzetmeler, eğretilemeler, düzdeğişmeceler yaptığını söyler. (Freud’un, bilinçdışı oluşumlarda bulduğunu söylediği ‘yoğunlaşma’ ve ‘yer değiştirme’nin yerine, eğretilemeyi ve düzdeğişmeceyi koyar) . Ama hastanın benzetmeleri, yaklaştırmaları, ya da imleyenler arasında gerçekleştirdiği başka işlemler, kimi zaman yeni ve çoğunlukla tam anlamıyla kişiseldir. Dilde daha önce hazır bulunan eğretilemeleri ve düzdeğişmeceleri kullansa bile hasta, bunları iç ruhsal güdülenmeleriyle yükler. Örneğin normal bir insan bir genç kızı bir taya benzetebilir. (Bu bir eğretilemedir). Ama hastanın kullandığı aynı eğretileme, başkalarının anlayamadığı ve anlatılamayan (iletilemeyen) kişisel bir yaşantıdan kaynaklanır ve onu taşır. Dildeki bu tür normal ve yaygın işlemler ile bilinçdışındaki işlemler arasında işte bu fark vardır. Düzdeğişmeceler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Örneğin Freud’un isterik bir hastası, yanık kokuları duyuyor ve bundan rahatsız oluyordu. Yapılan psikanaliz uygulaması, yani çözümleme sonucunda yanık kokusu, bir yemeğin yanması gibi eski bir olaya, küçük bir drama geri götürüldü. Ama bu yanmış yemek aslında hastanın belleğinde çok daha acı bir dramın yerine geçmişti. Yani burada bir yer değiştirme, yerine geçme; bir düzdeğişmece söz konusuydu. Gerçekten de, hasta, yemek yanarken bir ayrılık mektubunu tekrar tekrar okuyarak büyük acı çekmişti. Yanık kokusu, düzdeğişmece yoluyla bağlı olduğu bir gönül yarasını gösteriyordu. Kısacası dil, bilinçdışının yapısını sunuyor bize ve böylece psikanalizci, serbest çağrışım uygulamasıyla, bilinçdışı oluşumların derinlerine inebiliyor ve bunu hem dille hem de dilde gerçekleştiriyor. Yani dili, hem üzerinde çalıştığı nesne hem de araç olarak kullanıyor.

* * *

Bilinçdışının yapılaşması, dilbilimsel mekanizmalar (işlemler) ve bilinçdışındaki benzer işlemler konusunda Lacan’ın ileri sürdüğü görüşlere kısaca değindikten sonra insanın oluşumundaki evrelere ve özdeşleşme fenomenine ilişkin kuramını ana çizgilerde ele almaya çalışalım.

İnsan bireyinin oluşum tarihi içinde, kendini arayan çocuk, libidosunu narkislik (narcissisme) bağlamında, kendisini temsil eder gördüğü her şeye yatırır (yükler).

İlk olarak 6 ile 8 aylar arasında bebek, bir aynada gördüğü görüntüsü aracılığıyla bedeninin bütünselliğini ve bir varlık olarak kendini kavrar. Bir buçuk yaşına kadar süren bu evrenin yankıları, işte bu özelliğinden ötürü çok önemlidir. Lacan’ın gözünde, daha sonraki bütün yabancılaşma ve öznelleşme diyalektiğinin dramı, bu evrenin yani aynı döneminin yapılaştırıcı etkisiyle ilk olarak burada önceden görülmüştür ve bundan ötürü de daha kapsayıcı bir açıklama olanağını içerir.

İnsanın birey olarak oluşumunun çeşitli evrelerinde görülen ve içerden (benden, kendi’den) dışa (simgesel alana girmiş olan özneye) yönelen bağın (çemberin) kopuşu, bir bölünme ve yabancılaşma dramıdır. Nitekim çocuğun, simgesel düzeye geçişi, aile ve toplum tarafından kabullenişi demektir ve bu, ayna devresinden sonra gelen Oidipus döneminde gerçekleşir kabaca. Oidipus, daha önceki dönemden, yani narkislik üzerinde temellenen ikili ve dolayımsız “yansı döneminden ya da aynasal dönemden” (Lacan’ın çok özel bir terimi olan “spéculaire”,”yansısal” ya da “aynasal” diye çevrilebilir), simgesel döneme, dolayımlı bağlantıya geçiştir ve insanoğlunun kökten ve evrensel bir dönüşümünü dile getirir.

Ayna evresinde küçük çocuğun, kendi imgesiyle, bir başka çocukla, annesiyle ya da onun yerine konabilen bir şeyle dolayımsız bağlantıya girmiş olduğunu söyleyebiliriz. Çocuk bu yolla libidosunu bir dış nesneye yöneltmiş ve belli bir ölçüde doyum bulmuştur. Ama dilden önceki ayna evresinde çocuk “tekillik” anlamında “öznellik” kazanmış değildir (oysa biz “öznellik”i genel olarak bu anlamda kullanırız) . Ama yine de, bu ikili ve dolayımsız bağlantıda, daha önce bölük pörçüklük olarak yaşanan bedenin, bütünlük olarak algılanması söz konusudur ve öznelliğe doğru bir adımdır bu.

Ayrıca bu ilk özdeşleşmede çocuk, kendini karşısındakinden ayırt edemediği için tam bir “geçililik” gösterir. Başka bir çocuğu dövdüğü halde, dövüldüğünü söyler; birisinin düştüğünü görünce ağlar, vs.

Demek ki, ayna evresi, “ben” in ilk eklemlenişidir; simgesel düzene girmeden önce, imgesel (imgelemsel) içinde “ben” oluşturan ilk aşamadır.

Psikoz durumunda, çocuk bu evreye çakılıp kalmış; simgesele geçememiş, “sen, ben, o” düzeyine yükselememiştir. Ve bundan ötürü, ne kendini ne de ötekileri gerektiği gibi konumlayamaz, Nitekim psikozlularda ve buna yaklaşan “normal” durumlarda çevredekilerin iyice ayırt edilemediği, birbirine karıştırıldığı görülür. Çevredeki belli kişiler, kimi zaman aranılan, sevilen ve tercih edilen kimi zaman da kötülük yapan kişiler olurlar.

Demek ki, dünyanın ve eşyanın, insansallaştırılması için simgeselin düzeyine ulaşmak orada yerleşmek gereklidir. Dil (toplum, kültür, aile düzeni) gerçek üzerinde egemenlik kurmasını sağlar insanoğluna ve bu dolayımsızlıktan dolayıma geçilerek, yani dolayımsızlık olumsuzlanarak gerçekleştirilir.

Ayna evresinde, içdünya ile çevreyi (dışdünya) bağlayan çemberin kırılması (bu, imgesellik içinde olmaktadır), “ben”in, kendini sürekli olarak bir başka şeye (imgeye, simgeye, ideale) “yapıştırma” zorunluğunun, özdeşleşme gereksiniminin başlangıcı ve önörneğidir. Ama daha sonra, öznenin, gerçekliğini, başlangıçtaki varlığını, “hakikatini” bulmak, ona yeniden ulaşmak için yapacağı diyalektik sentezler ne gibi nitelik taşırsa taşısın, Ben ile “hakikat”i arasında hiçbir zaman tam bir çakışma, kaynaşma, kavuşma gerçekleşemeyecektir. Yani burada bir sonuşmazlık durumu bulunacaktır her zaman. Lacan, ayna evresinde, gerçek bir “yapısal dörtyol ağzı” görüyor. Çünkü bireyin, kendisini yabancılaştıran bir imgeye erotik bir bağlantıyla bağlanmasının ve başkasına yönelik bir geçişkenliğin yanısıra, başkasının istek nesnesine (beğenmesine) yönelen bir nesne tercihi ve ölüm bahasına da olsa, başkasında (ötekinde) kendi yerini kazanmak, yuvalanmak isteyen ve insan varlığını kuran saldırganlık bu evrede kendini gösteriyor.

Oidipus döneminin özü ise, üçlü ve simgesel düzenin kabullenilmesiyle, daha önceki (ayna dönemindeki) ikili yabancılaşma bağlantısının aşılmasıdır.

Anne ile imgelemsel birliğin yerine, yeni idealler geçer bu dönemde. İstek (libido), kendi gerçekliğini dile getiremez ve çeşitli talepler biçiminde ortaya çıkar. İsteğin nesnesi artık geri dönmemecesine kaybolmuştur. Onun yerine çeşitli varlıklar konmuştur; ama bu yüzden, doyum da eski varlığı içinde ulaşılmaz bir şey olarak kalacaktır artık.

Bütün bunların temelinde, Ailenin yani baba, ana ve çocukların oluşturduğu üçlemin oluşmasını sağlayan simge vardır. Başkasının bakışına göre ve idealler uyarınca kendini biçimlemek, bu dönemde de benliğin donması ve kendine hıyanet etmesi demektir. Oidipus döneminde yüceltimler gerçekleşir. İstek, kültürel ve toplumsal ideallere yönelir, kendini onlara aktarır. Böylece hem libidonun normalleşmesi, hem de kültüreI bir normalleşme sağlanır.

Lacan, bu açıklamalarıyla, “ben” (moi) ile “kendi”yi (soi) birbirine karıştırmanın büyük bir yanılgı olduğunu gösteriyor. Benin, gerçek doğasının, dış ideallere (imagolara) narkisliğe dayanan bir özdeşleşme diyalektiği içinde bağlanmaktan başka şey olmadığını kavrayamamanın bu yanılgıya yol açtığını söylüyor. Böylece, benin bir merkez değil, yapıların bir işlevi olduğunu, merkezden yoksun bir varlığı dile getirdiğini belirtmek istiyor. (Yani klasik “ben ruhbilimini” “bilinç ruhbilimi”ni olumsuzluyor Lacan).

Böylece Lacan’ın, bu yazının başlangıcında açıklamağa çalıştığımız; insana, yaşamına ve yaşamının anlamına ilişkin genel ve felsefi düşüncelerine yeniden dönmüş oluyoruz. İnsanın yabancılaşması, yabancı varlıkla özdeşleşmesi, herzaman bir vazgeçişle sonuçlanır diyor Lacan. Bu içimizdeki doğrudan, hakikatimizden vazgeçmedir; daha doğrusu onu kaybetmedir bu. İşte, Ben ile varlık arasındaki bu ilerleyip duran uyuşmazlık, aykırılık, bütün ruhsal tarih boyunca koyulaşacak ve katmerleşecektir. Öznenin tarihindeki her yüceltme, normlara her uyarlanma (toplumsallaşma), bir yıkımı da birlikte getirir. İnsanoğlu, toplumsal ve kültürel alanda kendini kabul ettirmeye çalışırken, kendi idam fermanını da imzalamaktadır.

Uzun yıllar boyunca hekimlik deneyinden elde ettiği sonuçlara dayanan Lacan, sadece hastalar için değil, genellikle normal insanlar ve insanlık için de geçerli bir doğruyu dile getirdiğini düşünerek, simgenin ve imleyenin kişiyi tutsak ettiğini, ezdiğini söyler. Lacan’a göre simgesele boyun eğmek, insanlık için yararlı ama insan için sınırlayıcı ve kısıtlayıcı bir şey olmuştur. Kendisinde merkezsizleşmiş olan insan, kendi kendini beyhude aramanın bitimsiz bir diyalektiğinden başka şey değil. Ben, bu arayışın ortaya çıkardığı, oluşturduğu bir yapı; ama yapıdaki her taş da, insanın özünün taşıdığı hakikatin bir bölümünün kurban edilmesinden başka şey değil. İnsanı hayvandan ayıran simgesel -düzen, onun hem yüceliği hem de düşkünlüğü. Buradaki yanılgıyı, insanın kendini aldatışını ve harcayışını ortaya koymak, bunun iç yüzünü göstermek hem psikanalizcinin hem de filozofun görevi. Simgesel, insanı hayvandan ayırt ediyor; ama insanın yüceliğinin de düşkünlüğünün de kaynağı bu ayırt edilişte. Bir toplum bireyi, bir insan olmak, simgeselin ve toplumun biriktirdiği bütün bayağılıkları ve alçaklıkları da özümlemeyi, benimsemeyi gerektiriyor. Başkasının gözüne girmek, kendini beğendirmek, beğenilmek zorunda insanoğlu. Ve bunu yapmak için, varlığını, gerçeğini, halis yanını, en gerçek eğilimlerini, örtüyor, kalıplaştırıyor, çarpıtıyor; kısacası öz varlığına “hakikatine” hıyanet ediyor. Önemli olan bununla savaşmak, Lacan’a göre.

(1) Anika Lemaire, Jacques Lacan, s. 36 Bruxelles, 1977. (Bu yazının hazırlanmasında, özellikle A. Lemaire’in kitabından yararlandık.)

Kaynak: Yazko Felsefe, 1982, 1, 138-148
alıntıdır

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Lacan Üzerine ile Benzer Yazılar:

Paylas
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
23 Kasım 2009 Saat : 11:07

Lacan Üzerine Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Yorum yapmak için giriş yapmak zorundasın. Gİriş

Tüm erkek giyim modası fırsatları için tıklayın !

içerik