Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

İnsanı felsefeye çeken nedir?

İnsanı felsefeye çeken nedir?

Şöyle bir tartışma var.Acaba felsefe zenginlerin birtakım olanaklara sahip olanların kısacası maddi açıdan daha rahat insanların ya da bilakis ezilmişlerin,dışlanmişların, işsiz güçsüzlerin bir uğraşımıdır? Daha doğrusu felsefe belirli bir sınıfa mal edilebilirmi? Felsefeyi dallayıp budaklandırmamak lazım.Bizler felsefe,dünya görüşü sahibi olmayı  yanlış yorumluyoruz.Felsefe hayatın kendisidir.Felsefe hayatı yaşayış biçimidir.Felsefik görüşe yalnız filozoflar ve özel kişiler sahip olmaz. Fakat sürekli kayıtsız şartsız sorgulayıcı kişilik olmak birde daha mesafeli daha az sorgulayan toplumla uyum içinde birey olmak durumu vardır. Söz gelimi bir insanın "yaşamak için öldür" "yaradılanı sev yaradandan ötürü" şeklinde bir düşünceye sahip olmasıda onun hayat felsefesini oluşturur.Tabi biz yinede şu an için sitematik bir şekilde felsefeye ilgi duyan sorgulayıcı birey üzerinde düşüncelerimizi oluşturacağız.

26 Mayıs 2013
Okunma
bosluk

Antonin Artaud – İntihar Üstüne bir deneme

Antonin Artaud – İntihar Üstüne bir deneme
Antonin Artaud: İntihar Üstüne

Kendimi öldürmeden önce bana varoluştan yana güven verilmesini isterim, kuşku duymamak isterim. Yaşam, benim gözümde, olguların belirginliğini ve akılda uyumlu biçimde birleşmelerini onaylamaktan öte bir şey değil. Ben, olguların toplanıp birleştiği zorunlu bir buluşma noktası gibi duymuyorum kendimi artık; şifalı ölüm, doğadan ayırarak iyileştiriyor bizi; ama ya ben, olgulara yol vermeyen acıların ürünüysem? Ben kendimi öldürürsem bu, kendimi yıkmam için değil, ama kendimi yeniden oluşturmam için olacak; intihar, benim için, kendimi zorlu bir uğraşla yeniden ele geçirmemi, varlığımın içine baskın yapıp girmemi, belli belirsiz ilerleyen tanrıdan önce davranmamı sağlayacak bir araçtır yalnızca. İntiharla kendi tasarımı yeniden doğaya uyguluyorum, ilk kez kendi irademle biçimlendiriyorum her şeyi. Bana uygun olmayan organlarımın koşullandırmasından kendimi kurtarıyorum; ve yaşam, bana düşünmem için verileni düşündüğüm saçma bir talih oyunu olmaktan çıkıyor. Yani kendim seçiyorum düşüncemi, ve güçlerimin, eğilimlerimin, gerçeklerimin yönünü. Güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün arasına yerleşiyorum. Askıda bırakıyorum kendimi; hiçbir yana eğilim göstermeden, yansız; iyilerin ve kötülerin kışkırtmalarının kurduğu dengenin kurbanıyım. Çünkü yaşamın kendisi, bir çözüm değil; yaşam, seçilmiş, benimsenmiş, belirlenmiş hiçbir varoluş türüne sahip değil. Yaşam yalnızca, istekler ve olumsuz güçler dizisidir, tiksindirici bir rastlantıya bağlı koşullara göre amacına ulaşan ya da başarısızlığa uğrayan küçük karşıtlıklar dizisidir. Kötülük, her insana, eşit ölçüde verilmemiştir, deha da öyle, delilik de. Kötülük gibi , iyilik de, koşulların ve etkisini kimisinde çok kimisinde az gösteren bir mayanın ürünüdür. Yaratılmak ve yaşamak ve değiştirilemeyecek biçimde belirlenmiş varlığının en akla gelmez dallarına, en küçük ayrıntılarına dek kendini hissetmek, kesinlikle aşağılık bir durumdur. Aslında biz ağaçtan başka bir şey değiliz ve olasıdır ki, benim soyumun ağacının bilmem hangi boğumunda, belirlenmiş bir günde kendimi öldüreceğim yazılıdır. İntihar özgürlüğü kavramı da, kesilmiş bir ağaç gibi düşüyor. İntiharımın ne zamanını, ne yerini, ne de koşullarını ben yarattım. Onun kavramını bulan da ben değilim, koparılmayı duyabilecek miyim? Belki o anda varlığım parçalanıp dağılır; ama ya bütünlüğünü korursa, sakatlanmış organlarım nasıl işleyecek, varlığı olanaksız hangi organlarımla gözlemleyeceğim bu kopmayı? Ölümü, bir sel gibi duyuyorum üzerimde; gücünü bilemeyeceğim, apansız sıçrayan bir yıldırım gibi. Tatlarla ve dolanıp duran labirentlerle yüklü duyuyorum ölümü. Bunun neresinde benim varlığımın düşüncesi? Bu Tanrı, beni, istediği gibi kullandı, saçma biçimde; beni canlı kıldı, yadsımaların yokluğunda, benim atak yadsımalarımın yokluğunda, düşünülen yaşamın, duyulan yaşamın en küçük kıpırtılarını bile yok etti bende. Yürüyen bir robot durumuna indirgedi beni; ama öyle bir robot ki, bilinçsizliğinin kırıldığını duyumsuyordu. Ve işte ben, yaşamakta olduğumu göstermek istedim, şeylerin çınlayan gerçekliğiyle birleştirmek kendimi, yazgımı parçalamak istedim. Tanrı ne dedi buna? Yaşamı hissetmiyordum; değer yargılarıyla ilgili her kavramın dolaşımı, bende, kurumuş bir ırmaktı. Yaşam, bir nesne, bir biçim değildi bende; bir dizi mantık yürütmeydi yalnızca. Ama boşuna işleyen, bir yere ulaştırmayan mantık yürütmelerdi bunlar ve bende, irademin kesinleştiremediği "taslaklar" biçiminde kalıyorlardı. Buradan intihar durumuna geçmem için de benliğimin bana geri dönmesini beklemeliyim, varlığımın tüm eklemlerini özgürce oynatabilmeliyim. Tanrı beni, umutsuzluğun içine bıraktı, sanki ışıkları bana ulaşan çıkmazlar burcunun ortasına bıraktı. Ben artık ne ölebiliyorum, ne yaşayabiliyorum, ne de ölümü ya da yaşamı istememezlik edebiliyorum. İnsanların tümü de benim gibi.

19 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Immanuel Kant’ın – Aydınlanma Tanımı Nedir

Immanuel Kant’ın – Aydınlanma Tanımı Nedir
Aydınlanma Nedir?

Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğîm sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler, ç.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için , gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler.

19 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Arthur Schopenhauer – Hayatın Acıları Üzerine bir deneme

Arthur Schopenhauer – Hayatın Acıları Üzerine bir deneme
Hayatın Acıları Üzerine

Hayatın birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır. Çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık. Aklı başında insanların, yakıcı zevklerden çok acısız bir hayata yönelmeleri bundan ötürüdür. Gençliğimde, kapımın zilinin her çalınışında, gönlüm sevinçle doluyor ve kendi kendime, "Oh ne iyi! İşte yeni bir olay!" diyordum. Ama yıllar geçip de, olgunlaştığım zaman, her zil sesinden sonra şöyle düşündüm: "Yine ne var?" İnsan yaşlandıkça, tutkuların ve isteklerin nesnesi farksızlaştıkça; bu isteklerin ve tutkuların bir bir ortadan kayboldukları, duyarlığın güdükleştiği, hayat gücünün zayıfladığı, görüntülerin solduğu, izlenimlerin etki yapmadan gelip geçtiği, günlerin gittikçe daha hızlı aktığı, olayların önemlerini kaybettiği ve her şeyin renksizleştiği görülür. Günlerin yükü altında sallanarak yürür insan ya da bir köşeye çekilip dinlenir. Geçmiş varlığının gölgesi ya da hayaleti haline girer. Kendinden geçme, sonsuz uyku haline dönüşür bir gün.http://www.dromo.info/Schopenhauer.gif (…) Dante, dile getirdiği cehennemin örneğini ve konusunu, bizim gerçek dünyamızdan başka nerede arayabilirdi? Nitekim, bize çok eksiksiz bir cehennem görüntüsü sundu. Ama cenneti ve cennetin mutlu hayatını dile getirmesi gerektiği zaman, aşılması olanaksız bir güçlükle karşılaştı. Çünkü içinde yaşadığımız şu dünya ile cennet arasında, hiçbir benzerlik yoktu. Cennetteki mutlu hayatı anlatacağı yerde, atalarının, sevgilisi Beatrice'in ve çeşitli ermişlerin verdiği bilgileri iletti bize. İçinde yaşadığımız dünyanın, ne biçim bir dünya olduğu, böylece açık bir şekilde anlaşılıyor, değil mi ? (…) Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: "Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?" (…) İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir. İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.

18 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Voltaire – Eflâtun’un Rüyası

Voltaire – Eflâtun’un Rüyası

Eflâtun çok rüya görürdü; o zamandan beri de daha az rüya görmüş değiliz. Eflâtun insan yaradılışının eskiden ikiz olduğunu; işlediği günahların cezası olarak da erkek, dişi diye ikiye ayrıldığını düşünmüş. Eflâtun matematikte yalnız beş muntazam cisim olduğu için, ancak beş mükemmel dünya olabileceğini ispat etmişti. Onun Devlet'i de büyük rüyalarından biri oldu. Bundan başka uykunun uykusuzluktan, uykusuzluğun da uykudan geldiğini, insanın ayın tutulmasına, bir su havuzundan başka bir yerde bakarsa kör olacağını da rüyasında görmüştü. O zamanlar, rüya görmek, insana büyük bir ün kazandırırdı. İşte siz'e hiç de 'kötü olmayan rüyalarından biri daha. Eflâtun'a öyle geldi ki, ilksiz matematikçi büyük Demiourgos, uçsuz bucaksız uzayı, sayısız kürelerle doldurduktan sonra, yaptığı işleri gözleriyle gören tanrıların bilgisini denemek istemiş. Küçük şeyleri büyük şeylere benzetmek caizse, çömezlerine heykel ve tablo yaptıran Phidias'la Zeuxis gibi o da tanrıların her birine şekil versinler diye birer parça çamur vermiş. Bu paylaşmada Demogorgon'a, Dünya denen çamur parçası düşmüş; o da bu çamur parçasına bu şekli verdikten sonra bir şaheser getirdiğini iddia etmiş. Kıskançlığa yol açacağını ,sanıyor,hatta meslek arkadaşları tarafından bile övülmeyi bekliyormuş; onların kendisini yuhalarla karşıladıklarını görünce şaşa kalmış. Bu tanrılardan şakayı çok seven bir tanesi ona : "Doğrusu ya, demiş; çok iyi iş gördünüz: dünyayı ikiye ayırdınız; sonra birinde oturanlarla diğerinde oturanlar münasebette bulunamasınlar diye de iki yarım kürenin etrafını su ile kapladınız. Kutuplarda oturanlar soğuktan donacaklar, Ekvator'da oturanlar ise sıcaktan ölecekler. Yolcular açlıktan, susuzluktan ölsünler diye çok tedbirli davranıp büyük kum çölleri meydana getirdiniz. Koyunlar, inekler, tavuklar şöyle böyle iyi şeyler ama, doğrusunu isterseniz yılanlarla örümceklerden hiç hoşlanmadım. Soğanla enginar da çok iyi şeyler ama, yeryüzünü bir çok zehirli bitki ile kaplarken ne düşündüğünüzü anlayamadım; eğer dünya da oturanları zehirlemek istiyorsanız o başka… Öyle sanıyorum ki, otuz çeşit maymun bundan daha çok köpek, yalnız dört veya beş çeşit de insan yarattınız: sonuncu hayvana akıl dediğiniz şeyi vermekle de onu diğerlerinden ayırmak istediniz. Ama doğrusunu isterseniz, şu akıl hem gülünç, hem de deliliğe çok yakın bir şey. Zaten bana öyle geliyor ki, siz bu iki ayaklı hayvana pek öyle büyük bir değer vermiyorsunuz; çünkü kendisine bir sürü düşman, çok az savunma imkanı, bir sürü hastalık, çok az ilaç, bir sürü tutku, çok az bilgelik vermişsiniz. Anlaşılıyor ki siz, yeryüzünde bu hayvanlardan çok fazla sayıda bulunmasını istemiyorsunuz: çünkü karşılarına çıkan tehlikeleri hesaba katmasak bile, işinizi o kadar iyi ayarlamışsınız ki, günün birinde çiçek hastalığı her yıl bu çeşit hayvanların onda birini alıp götürecek, bu hastalığın kız kardeşide geriye kalan onda dokuzun hayat kaynağını zehirleyecek; bu da yetmiyormuş gibi, ve hadiseleri öyle iyi düzenlemişsiniz ki, geri kalanların yarısı dava peşinde koşmakla, yarısı da birbirlerini öldürmekle uğraşacak; böylece onların size minnet duyguları ile bağlanacaklarından emin olabilirsiniz; doğrusu ya güzel bir şaheser meydana getirdiniz." Demogorgon kızardı: yaptığı işte hem maddi hem de manevi kötülük olduğunu anlıyordu; ama kötülükten çok iyilik olduğunu da iddia etmekten geri kalmıyordu; "Tenkid etmek kolay, dedi; ama elindeki hürriyeti kötülükle kullanmayacak, her zaman aklı başında hür bir hayvan yaratmak kolay mı sanıyorsunuz ? Dokuz bin çeşit bitki dikmek gerektiği zaman bunlardan bir kaçının zararlı olmasına engel olmak kolay mı sanıyorsunuz? Bir parça su, kum, balçık ve ateş oldu mu, artık deniz ve çöl olmayacak mı sanıyorsunuz? Benimle alay eden sayın bay, siz de Merih yıldızını doğurdunuz; iki büyük şeritle bu işin içinden nasıl çıktınız, hele bir görelim; aysız geceleriniz bakalım nasıl bir tesir bırakacak; yarattığınız insanlarda delilikten, hastalıktan eser var mı, yok mu şimdi göreceğiz." Tanrılar hep beraber gidip Merih'i de incelediler; ve hep birden tanrının üzerine çullandılar. Zühal yıldızını doğuran o ağır başlı tanrı da ellerinden kurtulamadı; İuppiter Mercuros Zühre adındaki yıldızları yaratanlar da bir sürü sitem ile karşılaştılar. Ciltlerle kitap broşür yazıldı; nükteli sözler söylendi, şarkılar çıkarıldı; tanrılar ayıplarını birbirlerinin yüzlerine vurdular; herkes birbirine diş biledi; sonunda ilksiz Demiorgos hepsini susmaya mecbur etti; onlara: "İyi işler de gördünüz kötü işler de dedi; çünkü çok zekisiniz ama kusursuz da değilsiniz; eserleriniz ancak birkaç yüz milyon yıl sürecek; ondan sonra da daha bilgili olacağınız için daha iyi işler göreceksiniz: kusursuz, ölmez iş görmek yalnız bana mahsustur." İşte Eflatun'un çömezlerine anlattığı şeyler bunlardı. Sustuğu zaman bunlardan bir tanesi ona : "Sonra uyanıverdiniz değil mi üstat?" dedi.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
18 Şubat 2012
Okunma
bosluk

içerik