Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Garajımdaki Ejderha – Carl Sagan

Garajımdaki Ejderha – Carl Sagan

Septik düşünce sistemini özetleyen çok güzel bir yazı.. Garajimda agzindan ates püskürten bir ejderha var diyorum. heyecanla "göster" diyorsunuz. garajima götürüyorum ve "aha orda" diyorum. siz hiç bir sey göremiyorsunuz, "e hani nerde?" diyorsunuz. "ah, söylemeyi unuttum, bu ejderha görünmez" diyorum. "tamam o zaman" diyorsunuz, "yere biraz un serpelim, bari ayak izlerini görürüz." serpiyoruz unu yere ve bekliyoruz, hiç bir sey olmuyor. "tabii ki ayak izlerini göremeyiz" diyorum, "çünkü bu ejderha uçuyor." siz gaza geliyorsunuz, elinize bir sprey boya alip ortaliga püskürtmeye basliyorsunuz, ejderhanin orada olup olmadigini anlamak için. boya duvarlardan baska hiç bir seyi boyamiyor. "sprey boya tabii ki ise yaramaz" diyorum, "çünkü bu ejderha casper gibi bi sey, cisimler onun içinden geçer." siz kosup bi kizilötesi kamera getiriyorsunuz, o da hiç bir sey göstermiyor. "tabii ki göstermez" diyorum ben, "bu ejderha isi yaymiyor ki." Hikaye Carl Sagan'ın Tübitak Popüler Bilim Serisinden çıkan "Karanlığa Mum Işığı" isimli eserinden…

18 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Nietzsche acaba bu şarkıyı biliyor muydu?

Nietzsche acaba bu şarkıyı biliyor muydu?

Elbette bilmiyordu. O kocaman bıyıkları altında, mahçup, kırılgan, ince bir insandı Nietzsche. Çağını, insanını, kültürünü tarihiyle okuyabilen, çağının ötesini yaşayan acılı bir düşünürdü. Hocam Kemal Tüfekçi ile Mustafa Nafiz Irmak'n Şevk-efzâ şarkısını geçerken farkettim: Hem makamı hem de sözleri Nietzsche buyuruyordu! Sözler Râtip Âşir'indi. Söylenenlerin sevgiliye değil de hayata olduğunu düşündüğümüzde, önümüze kültürümüzden Nietzsche'ye Nietzsche'den kültürümüze ilginç bir köprünün açılabildiğini görüyoruz. Sözler arûzla yazılmış, vezni mefâlün/mefâilün/fâilün Sebeb sensin gönülde ihtilâle Sürüklersin beni sonsuz melâle Bilirsin müptelâyım ben ezelden Belâ-yı âteşe, belki hayâle Senin cevrin senin zulmünle şâdım Niçin dursun figânı-ı şûle-zâdım Benim sensin bu âlemde muradım Düşürsen de beni sonsuz melâle Nietzsche, kimi akademisyenleri ürpertecek belki: Bir gönül filozofudur. Sığ, kalıplanmış, çerçevelenmiş akıl, zihin, ben, anlama yetisi… gibi kavramlara itiraz eder: Hayatı açıklamaya; bütün bu sözcüklerle karşı çıktığımız kavramların tuzağına düştüğümüz düşünülürse, hayatı yaşamaya yardım edemezler. Yaşadığımız kavramlar, değerler, anlamlar dönüştürülmek, değiştirilmek ister. Umwertung aller werte, budur, değerlerin yeniden değerlendirilmesi. Gönüldeki ihtilâl, hayatın kendisinden gelir. İhtilâl'i duymak, yaşamak, yaşanan hayatın, basma kalıplığını anlamaya götürür, sonsuz melâle götürür. Bu, Nietzsche'nin Die ewige wiederkunft dediği bengi dönüşün, insanın yazgısı içinde sıkışmışlığının melâlidir. Burada melâl, asla bir melankoli değildir. Nietzsche hep sevinçlidir, tüm acılarına karşın. Çünkü o, uyarılara ve işaretlere karşı aşırı duyarlıdır, onların bolluğunu yaşamaktadır. (Überreichtum von Mitteilungsmitteln mit extremen Empfänglichkeit für Reize und Zeichen, bkz. Wille zur macht §809) Bu, belâ-yı âteştir, hayâldir! Belâ-yı hayâl! Üzeri yozlaşmış anlam molozlarıyla örtülmüş, dipdiri, capcanlı yaşamı yeniden bulup çıkarmaya çalışmanın ateşidir. Alevler saçan, bir haykırmadır, eskileri deyimiyle: figânı-ı şule-zâd! Onu hiç kimseyle karıştırmamak gerekir, Ecce Homo'daki çığlığıdır bu. Dionüsos'un çömezidir. Onun için hayatın zulmü onu şâd eder, mutlu eder. Yazgısını sever çünkü. (Amor fati!) Yaşamın kendisini ister: Murâdı hayatı. Hayatsa, onu yaşayamayanların hakikat (Wahrheit!) dedikleri pılı pırtının, ıvır zıvırın altında kalmıştır. İnsanlar, "hakikat" diye yaşamaya yakışmayan, yaşamı köklerinden kurutup, ortadan kaldıran tehlike yüzünden kokuşmaktadırlar. Alevler saçan haykırmam, çığlığım, sanat yoluyla, değersizleşmiş değerlerin kırılmasına, kırılıp, yok olup, yeni değerlerin ortaya çıkmasına yol açmak içindir. Sanat, hakikate kurban gitmeyelim diye vardır! (Wir haben die Kunst, damit wir nicht an der Wahheit zugrunde gehn. Wille zur macht, § 822) Sanat, yaşama ulaşmakta, dürtülerimizi âhenk içinde, yaratıcı atılımlarla işleyip, dokuyabileceğimiz bir dünyayı sürekli olarak tazelemekte en büyük güçtür. Sanat alevler saçan bir çığlıktır: Tüm kokuşmuşlukları, bayatlıkları, çürümüşlükleri kaldırır ortadan; yakar kül eder. Küllerinden Minerva'nın Baykuşu yeni güzellikler çıkarır. Ey hayat! Ey bilim! Ey sanat! Sebeb sizlersiniz gönülde ihtilâle. Gönülde ihtilâl yapan bilimin yorulmaz arayışçılarıyız. Nietzsche, bu bilime şen bilim (Fröhliche Wissenschaft!) diyordu. Bilim ciddidir, dikkat, emek gerektirir. Çileyle öğrenilir. Belâ-yı âteştir, bundan dolayı şendir. Bu topraklardaki kokuşmuşluğu, çıkar hesaplarını, bencil, yozlaşmış bakışları yenen bir şen bilim, uzağımızda değildir. Bilime, insana, hayata olan saygıyla, sevgiyle, arayışımız; bizi şen bilime götürecektir. Doğabilimlerinde, sosyal bilimlerde, düşünce ve sanat alanında, dünyadaki bilim duyarlı insanların gönüllerinde ihtilâller yaratacak şen bilime! Ahmet İNAM…

18 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Michel Foucault Kimdir?

Michel Foucault Kimdir?

MİCHEL FOUCAULT

Fransız filozof Michel Foucault, 15 Ekim 1926da Poitiersde doğdu.Le Mondun (27 Haziran 1984) yayınladığı tıp bültenine göre Michel Foucault , 25 Haziran günü saat l3 te Parisin de la Saipetridre Hastahanesinde acute septicemia (şiddetli kan zehirlenmesi) sonrası nörolojik komplikasyonlar sonucu hayata gözlerini yumdu. Haber gazetede iki sütunluk La mort du philosophe Michel Foucault (Filozof Michel Foucaultnun Ölümü) başlığı altında, birinci sayfayı dolduran olağanüstü bir övgü seli şeklinde yer aldı. Başyazıyı Foucault nun College de Frencedan seçkin bir meslektaşı olan Pierre Bourdieuyazıyordu.

Felsefe ve tarih üzerine yapmış olduğu çalışmaların, Başbakandan anısına bir övgü almış olsa da, zorluğu ve uzlaşmazlığına karşın herhangi bir başka çağdaş fılozofun ölümüne gösterilecek ilginin böylesine yoğun ve hürmete şayan olabileceğini, Fransa ve Foucault örneği dışında, tasavvur edebilmek güçtür. Foucaultnun ölümünün çok büyük bir kayıp olarak değerlendirilmesi ve düşüncesinin hala yaşayan şaşırtıcı gücü ve etkisi hakkında söylenenler, Onun bu ilgiye mazhar olmasının nedenini gösterir.

Nietzsche nin modern havarilerinin belki de en büyüğü ve aynı zamanda yirminci yüzyıl Batısının muhalif entelektüel yaşamının en dikkate değer açılımlarında merkezi bir sima olarak anlaşılabilir. Jean-Paul Sartre ve Maurice Merleau-Ponty, Georges Canguilhem, Jean-PierreVernant, Lucien Goldmann, Louis Aithusser, Jacques Derrida, Claude L. Strauss, Roland Barthes, Gilles Deleuze ve Bourdieu ile birlikte Foucault, muhtemelen gelecek birkaç kuşak boyunca göremeyeceğimiz denli parlak çalışmaların bir toplamı olarak yaklaşık kırk yıllık bir üretimin sonucu olan Paris estetik ve politik akımlarının alışılmadık bir devrimci birikiminden beslendi. Modern düşüncede gerçek bir ayaklanmaya varan şey, disiplinle arasında ve gerçekte dilde varolan duvarların yıkılması, sonra da bu duvarlarla bölünen alanların, yüzeyin altından en karmaşık üstyapılarına kadar yeniden şekillendirilmesiydi. İlham kaynakları, akademik ve isyancı düşüncenin aykırı bir karışımı olan bu isimlerden teoriler, şaşırtıcı verimliliğin silüetleri, ve büyük formal sistemler doğdu. Bahsettiklerimizin hepsi Marx tan ve teker teker az ya da çok oranda Freud dan derin etkiler taşıyor; bir çoğu teorik taktisyen ve gerçeği görmenin bir aracı olarak eğer gerçeğin kurucusu değilse -dil ile meşgul; bir kısmı üniversite derslerinden ve neredeyse efsane olmuş öğretmenlerden olduğu kadar- adı en çok anılanlar Gaston Bachelard, Geoges Dumdzil, Emile Benveniste, Jean Hyppolite ve (Hegel üzerine verdiği meşhur dersler ve seminerlerle bütün bir kuşağı şekillendirmiş görünen) Alexandre Kojeve -sürrealist şairler ve yazarlar Andre Breton ve Raymond Roussel dan, sıradışı yazar-filozoflar Georges Battaille ve Maourice Blanchot dan da etkilendiler. Nihayet bu Paris entelektüellerinin tamamı Fransanın politik yaşamındaki olaylarla, önemli kilometre taşları olan ikinci Dünya Savaşı, Avrupa Komünizmine tepki, Vietnam ve Cezayir koloni savaşları ve 1968 Mayısı ile yakından ilgiliydiler.

Fransanın ötesinde Almanya ve Alman düşüncesi ve nadiren de İngiliz ve Amerikalı yazarların çalışmalarına önem veriyorlardı.Bu benzersiz müstesna grup içinde Foucault öne çıkan isimdi. Bir kere en geniş alanlı eğitimi almıştı: aynı zamanda kuramsal incelemede en somut ve tarihselci olduğu kadar en radikal olan da oydu.

İkincisi kendini çalışmaya en çok adayan (Bourdieunun Onun hakkındaki sözleri le plaisir de savoir ve bu nedenle en az Parisli olan, en az moda olan ya da en az çekiştirilen isimdi. Hatta daha ilginci O, sosyal ve entelektüel tarihin muazzam sahalarını inceliyor, hem geleneksel hem de sıradışı (unconventional) metinleri eşit dikkatle okuyor ve hala alışılmış olan ya da özgün olmayan şeyler söylüyor görünmüyordu, hatta komik biçimde genel gözlemler yapma riskine eğilim taşıdığı kariyerinin en son evrelerinde bile. Foucault, ne yalnızca bir tarihçi, ne bir filozof ne de edebiyat eleştirmeniydi fakat hepsini ve daha fazlasını taşıyordu.

Adorno �ya muğlaklığının, parlak stiliyle ve ayrıca toplum, kültür ve bütün eserlerinin yöneldiği güç konularında sıkıcı biçimde geniş, çoğu zaman belirsiz, teorik ve yaratıcı fikirleriyle çok az ilgisinin olması bakımından benzemesine karşın tıpkı Theodor Adorno gibi tutumlarında sert, uzlaşmaz ve sofuydu.

Kısaca Foucault, eserlerinde çok ötesine geçtiği roman, tarih, sosyoloji, siyaset bilimi ve felsefe türlerine bağlı karma bir yazardı. Bundan dolayı O, yaptığı çalışmalara kasten belli bir sınırların dışındalık katıyordu, onun için hem Nietzscheci hem de postmoderndi: idolleri ve mitleri altüst edişinde alaycı ve ahlak dışıydı. Bununla beraber Foucaultnun en nesnel yazısında bile insan hala ayırt edici bir ses duyabilir: kültürel bir tür olarak röportajın ustası olması tesadüf olmasa gerek. Böylelikle eleştiri ve yaratı arasında var olan eski makbul hudut tayinleri, Foucaultnun yazdığı ve söylediği şeylerde geçerliliğini yitiriyordu, tıpkı Nietzschenin sözlerinde ya da Gramsci nin Prison Notebooksunda Barthesın genel olarak yazdıklarında, Glenn Gouldun piyano ve söz temsillerinde, Adornonun teorik ya da otobiyografık parçalarında, John Berger, Pierre Boulez, Luchino Visconti ya da Jean Luc-Godardın eserlerinde olduğu gibi.

Bu asla Foucaultnıın tarihinin, örneğin, tarihsel geçerliliği ya da doğruluğu olmadığı anlamına gelmez, bunun anlamı kendini bilme gibi başlıca dikkati gerektiren yapıtlar olarak bu tarihlerin -daha önce değindiğim diğer çalışmalar gibi- önümüzdeki karma türlü eserlerin öğrenmeyle, alıntılamayla ve bulgularla dopdolu olduğudur.

Entelektüel-kariyerinde en azından üç ayrı evre olmasına karşın Foucaultnun eserlerinde en başından sonuna değin tekrarlanan bir takım temalar vardır. Bu temalar en iyi. hareketsiz nesnelerden ziyade düşünce gezegenleri olarak kavranabilir. Foucault nun üzerinde çalıştığı ve yazdığı herşey çatışma izlerinin ısrarlı biçimde dayanıklı bir zinciri ve Onun meşhur arkeolojilerinin ve Nietzscheci geneolojileninin odağıdır. ilk başta Foııcault Avrupa�nın sosyal yaşamını, bir tarafta marjinal, itaatsiz, farklı ve diğer yanda makul, normal, genel olarak sosyal vb. arasında bir mücadele olarak anlıyor görünüyor. Foucault, bu mücaddelerin sonucunda (ve Foucaultnun şeyleri kavramasında doğum metaforu ve biyolojik sürekliliğin önemli bir yeri olduğu göz önünde tutulduğunda) bilgiyi meydana getiren disiplin ve hapsetme kurumları içinde gelişecek çeşitli tutumların doğduğunu düşünüyor. Böylece klinik, hapishane ya da yetimhane, tıbbi uygulama, cezai bilim ya da normatif hukuk ilminin doğuşuna tanık oluyoruz. Bu tutumlar -Foucaultnun daha sonraki dönemlerde formüle ettiği merhametsiz bir saptayışa göre- hapishaneler ve hastahaneler, sırasıyla kabahat ve hastalığa karşı fabrikalar olarak görülene değin önce direniş ve sonuç olarak da bu kurumlarda değişim yaratır.

Daha sonra Foucault gücün, kurumlar ve bilimler dahil olmak üzere sürekliliğin her yanında, patlayıcı ve etkileyici bir şekil olarak çoğunlukla seçilen isyancı baskı, hapse mahkum edilmiş birey ve topluluklar -deli, hayalperest, suçlu peygamberler. şairler, kovulmuşlar ve ahmaklar- ve de bilgi üretiminde kendisini hissettirdiğini iddia ediyor.

Foucaultnun çalışmalarında baştan sona var olan diğer bir ana düşünce gezegeni de bilginin (savoir) kendisiydi. Foucault bilginin kaynaklarını, formasyonunu, düzenini, değişim ve sabitlik biçimlerini, muazzam maddi varlığına daima karşılık vermesini bir ağ gibi karmaşıklığını, epistemolojik durumunu en ince detayına kadar inceledi. Onun arkeolojileri, bilginin sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla amaçlı olarak benzer biçimde tasarlanmamıştır. Bunun yerine O, kendi sözleriyle, tarihi kendi aleyhine çevirmeye, �bellek ile bağlarını koparmaya, metafizik ve antropolojik kalıbını kırmaya ve bir karşı-bellek zamanın büsbütün bütün farklı bir formu içine tarihin bir dönüşümü- inşa etmeye girişiyordu. (Nietzsche, Geneology, History).

Bu yüzden Foucault, kendisiyle bilgi arasında kararsız ve gittikçe karmaşıklaşan bir tavır geliştirdi. İlk büyük çalışmaları -Madness and Civilization (Histoire de la folie) (1961; İngilizce çevirisi 1965) ve The Order of Things (Les mots et les choses) (1966; 1970) belgeleri kazıp çıkaran, arşivleri yağmalayan, dini metinleri yeniden okuyan ve sır olmaktan çıkaran, merhametsizce alim bir araştırmacı görüntüsü verir

Foucault deyince akla tabi önce hapishaneler geliyor.Sonrasında keraneler ve elbette Tımarhaneler.Özellikle bu üç mekan üzerinde çok durmuştur.Bunların bedensel kısıtlamayı ihtiva ettiklerini söyler.Zaten Foucault’a göre örneğin tımarhanin doğuşu çok eski bir tarihe dayanmıyor.Hatta 18.yüzyıl ingilteresinde deliler dışarda rahatlıkla dolaşabiliyordu.Bu süreci anlattığı “Deliliğin Tarihi” kitabı en çok bilinen eserleri arasında yer alır.

Yine cinselliğin tarihi adlı kitabında geliştirdiği belirttiği bir görüş vardır ki ağzımı açık bırakmıştır.

Foucault’a göre modern hayat ile birlikte varlığını büsbütün hissettiğimiz tıp,psikayatri gibi dallar aynı zamanda insanları maipule ederek kendi içinde mistik ve içgüdüsel bir cinselliğe yol açtığını söylemiştir.Faucault’a göre bu dallar aynı zamanda insan cinselliğinin kurallarını belirleyen bir hale gelmişilerdir.

“Yıllar yılı görmekle bilmek aynı şey değildir.Görmek bilmenin başlangıç noktasıdır.Bilmek bir parça varsaymak iken görmek bilirken hissetmektir”
diyen bir genç olan ben

Sonraları -bundan bir kaç yıl önce- Foucault’un şu sözlerini okuyunca şaşkınlığım artmıştı.Faucault hapishanleri kast ederek:

“İnsanlarin bilmeleri yetmez gözleriyle görmeleri de gerekir. Çünkü korkmaları gerekir; ama ayni zamanda, cezalandirilmanin kefilleri olarak tanik olmalari ve beli bir noktaya kadar bu ise katılmalari gerekir”
demiştir.

Tartışmasız geçen yüzyılın en büyük düşünürleri arasındaydı..

Kaynak göstermeden alıntı yapmayınız (sevgiadasi.com)

3 Eylül 2010
Okunma
bosluk

Tüm Filozoflar 7

Tüm Filozoflar 7

PARMANİDES
Değişmeyi ve oluşu yadsıyan görüşü, birtakım aşilamaz güçlüklere yol açmış olan ünlü doğa filozofu.

30 Kasım 2009
Okunma
bosluk

Tüm Filozoflar 6

Tüm Filozoflar 6

Georg Wilhelm Friedrich Hegel
(1770-1831) XIX. yüzyılin ilk yansında temelde Kant ‘ın felsefesine tepki olarak gelişen Alman İdealizmi diye bilinen felsefe akımının bir yanda Fichte öbür yanda Schelling ile birlikte en büyük kurucularından; çoklarının gözünde fetsefe tarihinin son büyük dizgeci fılozofu.

Alman İdealizmi XIX. yüzyılin sonlarına gelinene değin Almanya’daki felsefe gündemini büyük ölçüde belirlemiş olması bakımından son derece önemli bir “felsefe okulu”dur. Kant sonrası felsefenin en büyük dizgeci idealist fılozofu olan Hegel , gerek yayımlanmış yazılarında gerekse de derslerinde “mantıksal” bakış açısından kapsamlı ve dizgeli bir varlık- bilgisi kurmaya çalışmıştır. Hegel en çok, kendisinden sonra Marx ‘ın başaşağı çevirerek komünist topluma doğru evrilen maddeci bir tarih anlayışı olarak yeniden yapılandırdığı “erekbilgisel tarih” anlayışıyla öne çıkmıştır. Nitekim XX. yüzyılda Hegel düşüncesinin mantıksal yönü büyük ölçüde gözdeliğini yitirmiş, düşünürün daha çok siyaset ve toplum felsefesi üzerine söyledikleri ilgi ve destek görmüştür. Bununla birlikte yakın dönemlerde Hegel ‘in pek değinilmemiş yönlerine giderek artan bir ilgi eşliğinde Hegel Felsefesinin yeniden canlandırılmaya çalışıldığı görülmektedir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
30 Kasım 2009
Okunma
bosluk

içerik