Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Şapka Devrimine Karşı Çıkanlara Cevap

Şapka Devrimine Karşı Çıkanlara Cevap

Şapkaya karşı çıkanların tepkileri ve gerekçeleri, Atatürk’ün bunlara cevabı ve alınan önlemler: Şapkaya tepkiler din örtüsü altında geldi. Yenilik karşıtları gülünç denebilecek iddialar ileri sürerek, sözde İslam savunucusu rolü üstlenerek şapkayı Atatürk’ün, dolayısıyla genç Cumhuriyetin “dinsizliğini” belgeleyen en önemli delil olarak ileri sürdüler. Şapka devrimi, 1925 yılından beri muhalif kitlelerin sembolü haline gelmiş, Atatürk devrimlerini benimsemeyenler, geleneksel yapının devamından yana olanlar, sözde din adamları ve gerici çevreler, şapkayı batılılaşmanın, dolayısıyla Hıristiyan kültürünün simgesi olarak değerlendirmişler, şapka giymeyi de İslam’dan çıkmak, Hıristiyanlaşmak, hatta dinsizleşmek olarak yorumlamışlardır. Oysa ki Atatürk tüm devrimlerinde olduğu gibi, Türk toplumuna “çağdaş olan”ı göstermek ve iddiaların aksine başa örtülen şeyin dinle herhangi bir ilgisi bulunmadığı gerçeğini topluma anlatmak amacındaydı: “(…) Şapka giydirdim anlasınlar ki insan, kisve ile din değiştirmez ve dini, herhangi bir kisveye alet etmez! Kısa bir zamanda bunu anlayacaklardır. Din ile kisvenin farkının ne olduğunu idrak edeceklerdir. Ben bu hesapları bir “gardrop” mevzuu üzerinde duracak kadar basit görmüş veyahut üzerinde durarak, onu inkılap kabul etmiş bir insan değilim. Şapka giydikten sonra bu iş ayrı, o iş ayrı diyecekler. Anlayacaklar ki, şapka giymekle kimse dinini değiştirmez”. Atatürk, “ Din ve şapka arasında bir bağlantı yoktur” dese de onun gibi düşünmeyenler halkı örgütleyip “şapka geldi, din elden gidiyor” yaygarası çıkardılar Halkın şapkaya tepkisinin diğer bir nedeni ise şapkanın biçiminden kaynaklanıyordu. İslam’da ister sivil, ister asker kesiminden olsun, baş giysilerinde kenar çıkıntısı bulunmazdı. Zira bu çıkıntı, namaz kılarken müminin alnının yere değmesine engel oluyordu. Bir başka söyleyişle şapka, namaz kılmanın, yani Müslüman olmanın işareti olarak algılanmaya müsait bir başlıktı. Şapka Kanun Tasarısı, Büyük Millet Meclisince görüşülürken, taslağın Anayasaya aykırı olduğunu ileri süren Bursa milletvekili Nurettin Paşa’ya zamanın adalet bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) şu yanıtı veriyordu: “Hürriyetin nasibi, irticanın elinde oyuncak olmak değildir… Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman Anayasaya aykırı olamaz, olmaması belirlenmiştir (mukayyettir).” Bu kanun elbette hemen benimsenmedi. Şapka Kanununun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde protesto olayları yaşandı İstiklal Mahkemeleri, TBMM’nin çıkardığı laiklikle ilgili iki yasaya karşı yükselen tepkileri kovuşturmaya başladı. Bunlar, şapka iktisası (giyilmesi) ve tekke ve zaviyelerin seddi (kapatılması) kanunlarıydı. Yasaya göre, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası üç aya kadar hafif hapis iken, kanunu protesto hareketleri, sistemin meşruluğuna karşı yönelen idamlık suçlar sayıldı Şapka, İstiklal Mahkemelerinin en önemli konusu haline geldi. Aslında Cumhuriyetin ilanı, hilafetin kaldırılması, şer’iye mahkemelerinin kapatılması, hıyanet-i vataniye yasasına “dinin politikaya alet edilemeyeceği”nin eklenmesi gibi girişimler yüzünden kabaran tepkiler, şapka olayını bahane ettiler Din adına resmi binaların duvarlarına asılan ve halkı, yeşil sancak altında gösterilerde bulunmaya çağıran pankartlar, bu davranışı körüklemişti. Emniyet kuvvetleri ve mahkemeler, öfkeyi bastırmak için var güçleriyle çalışmaya başlarlar. Şapka aleyhinde olanlar veya her ne gerekçeyle olursa olsun şapka giymeyenler mahkemeye sevk edilir. Birçok kimse sürgün veya on-onbeş yıla varan hapis cezalarına çarptırılır. Rize’de 8, Maraş’ta 7, Erzurum’da 4 kişi idam edilir. Bir başka kaynakta da, Rize’de 8, Sivas’ta 3, İskilip’te 2, Menemen’de 28, toplam 78 kişinin idam edildiği geçmektedir Mustafa Kemal Atatürk, şapka devriminden sonra şu görüşleri belirtmiştir: “Baylar, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte ve İstiklal mahkemelerinin çalışmakta bulunduğu süre içinde yapılan işleri göz önünde getirecek olursanız, meclisin ve ulusun güven ve inancının tam yerinde kullanıldığı kendiliğinden anlaşılır. Yurtta girişilen büyük ayaklanma, cana kıyma eylemleri ortadan kaldırılarak, sağlanan dirlik ve düzenlik, elbette kamuyu sevindirmiştir. Baylar; ulusumuzun giymekte bulunduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının simgesi gibi görülen “fes”i atarak; onun yerine, bütün uygar ülkeler halklarının kullandığı şapkayı giymesi ve böylece Türk ulusunun uygar toplumlardan, anlayış yönünden de hiçbir ayrılığı olmadığını göstermesi gerekiyordu. Bunu, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte bulunduğu sırada yaptık. Bu yasa yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Ama buna, yasanın yürürlükte oluşu da kolaylık sağladı denirse, bu çok doğrudur. Gerçekten, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte bulunuşu, kimi gericilerin kamuoyunu geniş ölçüde ağulamasına (zehirlemesine) olanak bırakmamıştır. Gerçi bir Bursa milletvekili, bütün yasama görevi boyunca hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman mecliste ulus ve Cumhuriyet yararlarını savunmak için bir tek söz bile söylememiş olan Bursa milletvekili Nurettin Paşa, yalnızca şapka giyilmesinin, “temel haklara, ulusal egemenliğe ve kişisel dokunulmazlığa aykırı işlem” olduğunu ileri sürmüş ve bunun, “halka uygulanmamasını sağlamaya” çalışmıştır. Ama Nurettin Paşa’nın ulus kürsüsünden alevlendirebildiği bağnazlık ve gericilik duyguları, en sonu birkaç yerde ve birkaç gericinin, İstiklal Mahkemelerinde hesap vermeleriyle söndü.”

17 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Çok Partili Hayat Denemeleri

Çok Partili Hayat Denemeleri

CUMHURİYETİN İLANI VE İLK YILLARI TBMM’NİN YENİLENMESİ 

Saltanatın kaldırılmasından sonra TBMM’de bulunan eski düzen yanlıları saltanatın kaldırılması kararına büyük tepki göstermiş­lerdi. Kurtuluş Savaşının kazanılmasın­dan sonra devle­tin rejiminin ne olacağı ve devlet baş­kanlığı gibi sorunlar yoğun biçimde tartışılmaya başlandı. Ayrıca Meclis Hükümeti Sistemi tıkanmıştı. Bu sorunlar TBMM’nin yıp­randığını ortaya çıkardı. Meclis sorunları çözmek için seçimlere kendisini yenileme kararını aldı ve 16 Nisan 1923’de son birleşiminde kendisini dağıttı .

 

HALK FIRKASININ KURULMASI

(9 Ağustos 1923)

 

Saltanatın kaldırılmasına tutucular şiddetle karşı çıkmışlardı. Mustafa Kemal Paşa bu durumu dikkate ala­rak planladığı devrimleri gerçekleştirilebilmek için II. TBMM’de güçlü bir gruba ihtiyaç olduğunu anladı. Mu­dafa–i Hukuk Grubu’nu esas alarak Halk Fırkasını kurdu. (9 Ağustos 1923).  

 

ANKARA’NIN BAŞKENT YAPILMASI

(13 Ekim 1923)

 

Kurtuluş Savaşı yıllarından itibaren Ankara fiilen baş­kent idi. Osmanlı Devletinin başkenti olan İstanbul I. Dünya savaşı yıllarında kolay bir şekilde işgale uğra­mıştı. Ayrıca toplumsal ve siyasal bakımdan TBMM’ne güç katacak bir özelliğe sahip değildi. Bu durumlar dik­kate alındığında Ankara daha güvenilir bir yapıda idi. İsmet İnönü’nün sunduğu bir kanun kabul edilerek, Ankara başkent yapıldı. (13 Ekim 1923)

17 Eylül 2008
Okunma
bosluk

Şeyh Sait ayaklanması- Nedenleri ve Sonuçları

Şeyh Sait ayaklanması- Nedenleri ve Sonuçları

Şeyh Sait, 13 Şubat 1925’te Ergani ilçesine bağlı Eğil bucağının Piran köyünde ilk defa isyana başlamıştır. Önce Genç ilinin merkezi Darhani’yi ele geçirmiş, bir alayı geri çekilmeye mecbur ettikten ve bir süvari alayını da pusuya düşürdükten sonra, Elazığ’ı almıştır. Daha sonra asiler, Diyarbakır’a yürüyerek şehri ele geçirmek istemişlerse de bundan bir sonuç alamamışlardır.

Olayın başlangıcında, Ali Fethi Okyar Hükümeti isyanı bölgesel ve çabuk bastırılacak bir olay olarak değerlendirmiştir. Ancak isyanın süratle yayılması; Diyarbakır, Elazığ ve Genç vilayetlerini içine alması ve genişlemeye başlamış olmasından ötürü hükümet bir ay süre ile bölgede sıkıyönetim ilan etmiştir. Olay, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit eden, inkılaplara karşı bir isyandır. Bükreş’te toplanan Hilafet Kongresinde Vahdettin taraftarları Türkiye’de suikastlar düzenleyerek ve isyan çıkararak karşı ihtilale teşebbüs kararı almışlardı. Karşı ihtilali hazırlamakla görevli ihtilal komitesi, ülke içinde gizli beyannameler dağıtıyor, gezici hocalar ve seyyar satıcılar eliyle devrim (inkılap) hamlelerini kötülüyor, hilafet lehine telkinde bulunuyordu. Hilafet komitesi, Şeyh Sait’le anlaşarak ihtilal hazırlığı yapmıştı.
I. Dünya Savaşı’nın sonucu Osmanlı İmparatorluğunun dağılması ile, Kürtler de bağımsızlık peşine düştüler. Bu amaçla kurulan, Kürt Teali Cemiyeti, İngiltere’nin mandası altında bağımsız bir Kürt Devleti kurmayı öngörüyordu. Bu cemiyet, Cumhuriyet’in ilanından sonra resmen dağıldı ise de, Kürt İstiklal Komitesi adı altında faaliyetine devam ediyordu. İsyan başladıktan sonra, Seyyit Abdülkadir, İstanbul’daki Kürtleri, silahlı bir irtica hareketine sevke teşebbüs etmiş, bu yolda planlar hazırlamıştır.

3 Eylül 2008
Okunma
bosluk

Osmanlıda Eğitim Öğretim

Osmanlıda Eğitim Öğretim

OSMANLILARDA EGITIM VE ÖGRETIM
Islâm ülkelerindeki ilmî hayatin gelismesinde XI. asrin müstesna bir yeri vardir. Zira bu asirdan itibâren sistemli bir egitim ve ögretim mahalli olarak medreseler, halkin kültürel ve dinî anlayis bakimindan yetisip gelismesinde faal bir rol oynamaya basladilar. Osmanlilar döneminde ise medreseler, hem program,hem de mimarî sahada büyük bir yenilik ve ilerleme kayd ettiler. Bu bakimdan, Osmanli sehirlerinin fizikî gelismesinde de medreselerin önemli bir yeri oldugu söylenebilir.

Osmanlilar, medrese egitimi ve dolayisiyla ilim ve bu sahanin adamlarina deger verdiklerinden, bunlarin tahsil ve egitim konusunda karsilasabilecekleri her türlü sikintiyi ortadan kaldirmaya çalismislardi. Bu devlette ilim ve mensuplarina itibar edilip saygi gösterildigi için Iran, Turan, Horasan, Dagistan, Hindistan, Buhara, Haleb, Sam, Misir ve Karaman gibi birçok Islâm ülkesinden bilginler Istanbul’a akin etmisti. Bu akin sebebiyle devletin merkezi olan Istanbul, yavas yavas Islâm dünyasinin ilim merkezi haline gelir.

Osmanlilar, medreselerdeki egitim ve ögretim faaliyetlerini vakiflar vasitasiyla devam ettirdiler. Fatih Sultan Mehmed’in, Istanbul’u feth eder etmez “Sahn-i Semân” medreselerini tesis ettirmesi ve bunlarin giderlerini saglamak için vakif kurmasindan sonra, devlet merkezi oldugu gibi ilim merkezi haline de gelen Istanbul’da basta hükümdarlar olmak üzere sultanlar, vezirler, ilim adamlari, bazi saray mensuplari ve maddî durumu iyi olan halk tarafindan pekçok medrese insa olunmustu. Yalniz Mimar Sinan’in bas mimarligi sirasinda Istanbul’da insa edilen medreselerin sayisi, 6’si Süleymaniye medreseleri olmak üzere 55’i bulmaktadir. XVII. asrin son çeyregi basinda ise Istanbul’daki medrese sayisinin 126’ya ulastigi görülmektedir. Fetihten XIX. asra kadar Istanbul’da insa edilen medrese sayisi 500’ü asmaktadir. Ancak bunlarin büyük bir kismi yangin ve deprem gibi tabiî âfetlere maruz kalarak yikilip yok olmus veya terk edilmistir.

22 Ağustos 2008
Okunma
bosluk

Vahdettin’in Hainliği

Vahdettin’in Hainliği
Bazı konular belirli aralıklarla yeniden gündeme geliyor.bunlardan biride bu konu.Vahdettin hainmidir değilmidir tartışması…Bilinçli olarak belirli bir kesim vahdettini kahraman ilan etmek sevdasında.Bunun amacı Atatürk’ün başarılarına gölge düşürmektir.Bunların bir kısmı kendine ikini cumhuriyetçi diyen karşı devrim peşinde koşan Mustafa Kemal’in düşüncelerinin günümüzde eskidiğini savunanlar oluşturuyor.Atatürk açıkça nutukta vahdettin’e hain demiştir.

Vahdettin’in Atatürk’e göz yumduğu yoksa bu kurtuluş mücadelesine başlınamayacağı ifade ediliyor.Mustafa Kemal Paşa’yı üçüncü ordu müfettişliğine tayin ediliyor ama talimatı veren İngilizler.Bolşevikler vaziyete hâkim oluyorlar, ingilizler biz de önüne set çekebilelim niyetindeler. Mustafa Kemal Paşa bundan yararlanarak oraya gidiyor ve sonra onlara da karşı çıkıyor.Tek yardım, Mustafa Kemal Paşa’ya verilen maaş..Bundan dolayıdır ki Mustafa Kemal bu durumdan yararlanmıştır.Vahdettin ingiliz işbirlikçisidir.Bu yüzden ordan alınan emirler dışına çıkamamıştır.İngilizler ne derse göz yummuştur.Ayrıca mandacıdır.Hiç bir zaman kurtuluş mücadelesine bağımsızlığa inanmamış bu olayda hiç bir katkısı olmamış Türk tarihinin Damat feritle beraber utanılacak isimlerinden biridir..

   

Atatürk’ün nutkunu dikkatle okuyunuz.Atatürk açıkça vahdettin’e hain diyor.Bundan daha önemli kanıt var mı?

Vahdettin’in ülkesini satip satmadığı tartışılmaz bir gerçektir.Vahdettin ingilizlerle iş birliği yapalım onlar vaziyete hakim olsun bizde onların sömürgesi olalım yoksa tamamen yok olacağız diyor.Kendine göre böyle yaparak vatanını düşünmüş oluyor.Bunu iyi niyet olarak algılacayacaksak bunu Türklerin kurtuluş reçetesi olarak ortaya koyan bir adama iyi niyetle yaklaşcaksak o zaman oturup düşünmemiz lazım.Mandaci olan, yabancılarla iş birliği yapıp ülkesinde bağımsızlık mücadelesi verenlere engel olmaya çalişan, bunuda Türklerin iyiliği için yaptığını söyleyen bir adama hain dememek hainlikle eş değerdir.

“Efendim O dönemde kim olsa öyle olurdu”
Tamamen palavra ve komik bir açıklamadır.Mustafa Kemal çok daha zor şartlarda İstanbul daki kukla hükümetide karşısına alarak büyük bir bağımsızlık savaşı içine girdi.
Demekki büyük komuanlar büyük insanlar zor zamanlarda belli olur.Zaten mandaciliğin zamanı olmaz.Bağımsızlık mücadelesine inanan her daim bunun uğruna savaşır..
İlkokul kitaplarında sadece vahdetin’in kaçtığı yazar.Derinlemesine inmez olaya.Bu da doğaldır.O yaştaki çocuklara emperyalizmden bolşeviklerden bahsedemezsiniz.Vahdettin bırakın vatansever olmayı yada ulusal bağımsızlık mücadelesine gizliden gizliye destek vermeyi,buna engel olmak için elinden geleni yaptı.İngilizlerin kuklasıydı çünkü.Onları gözünde büyüten Türk’e Türk’ün gücüne inanmayan basiretsiz bir insandı..

Image
ATATÜRK İLE ARKADAŞLARI HAKKINDA PADİŞAHÇA VERİLEN İDAM FERMANI
Dosya Tasnifi
Harbiye-Divan- Harp
DOSYA No : 70
Harbiye Nezareti
Adliye-i Askeriye Dairesi Şubesi
Nüsha : 705

PADİŞAH BUYRUĞU

Mehmet Vahidüddin

“Kuva-yı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla
para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp
yıkmaya kalkmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava
açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli
Mustafa Kemal Efendi, Eski yirmi yedinci fırka kumandan miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf
Bey, Eski yirminci kolordu kumandan Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile Eski Vashington (Washington)
elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan
Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336
(1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzere, Mülkiye Ceza Yasası’nın kırk
beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı
maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi unvanlarının
kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla yasa hükümleri gereğince
mallarının haczedilerek, usulüne göre yönetilmesine ilişkin İstanbul bir numaralı sıkıyönetim
mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak
üzere onaylanmıştır.
Bu Padişah Buyruğu’nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.

24 Mayıs 1336 (1920)

Sadrazam ve Harbiye Nazır Vekili

DAMAT FERİT

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
29 Temmuz 2008
Okunma
bosluk

içerik