Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu Kitap Özeti-Haldun Taner

Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu Kitap Özeti-Haldun Taner


Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu Kitap Özeti

          (Haldun TANER)

       

KİTABIN ADI: Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu

 

KİTABIN YAZARI: Haldun Taner

 

KİTABIN KONUSU:

Kitap sadece yazarın hayatta yaşamış olduğu bazı tecrübelere dayanarak yazmış olduğu denemeleri sunuyor. Hayatta neyin ne anlama geldiğini bazı yazılarında anlatmıştır.

 

26 Ocak 2009
Okunma
bosluk

Bir Bilim Adamının Romanı – Oğuz Atay

Bir Bilim Adamının Romanı – Oğuz Atay

Bir Bilim Adamının Romanı – Oğuz Atay

Yazar :

Oğuz Atay 1934’te İnebolu’da doğdu. 1957’de İ.T.Ü İnşaat mühendisliği bölümünü bitirdi. Bir yandan mesleğini, inşaat mühendisliği bölümünde öğretim üyesi olarak sürdürürken diğer yandan edebiyata olan ilgisini sürdürdü.

İlk romanı “Tutunamayanlar” ile 1971’de TRT ödülünü kazandı. 1973’te “Tehlikeli Oyunlar” adlı romanı, 1975’te “Korkuyu Beklerken” adlı öykü kitabı yayınlandı. Aynı yıl biyografik nitelikli “Bir Bilim Adamının Romanı” adlı kitabını da tamamladı. Kırk üç yaşında beyin rahatsızlığı nedeniyle yitirdiğimiz yazarın “Oyunlarla Yaşayanlar” isimli tiyatro oyunu da öldükten sonra sahnelendi.

4 Ekim 2008
Okunma
bosluk

Ahmet Hamdi Tanpınar – Huzur – Kitap özeti

Ahmet Hamdi Tanpınar – Huzur – Kitap özeti

1.KİTABIN KONUSU:
Mümtaz’ın Nuran’a olan aşkının öyküsü.

2.KİTABIN ÖZETİ:
Mümtaz ve Suat’ın Nuran’a olan aşklarıdır öykünün merkezi. Mümtaz ve Nuran birbirini sevmekte ve evlenmeyi tasarlamaktadırlar. Ümitsizliğe düşen Suat ise kendini asarak intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran’dan ayrılan Mümtaz’ın iç dünyası yıkılmıştır. Radyoda II.Dünya savaşının başladığı haberi verildiği sırada, Suat’ın hayalini gören Mümtaz merdiven başına yıkılır (bazı edebiyat incelemecileri, sonda Mümtaz’ın öldüğü biçiminde yorumlar yapmış olsalar da, Tanpınar’ın metninde ölüm telaffuz edilmiyor).
Mümtaz, Beyazıt Sahaflar Çarşısında, salaş dükkanlarda, bit pazarında, Çekmece’de balıkçı muhitinde ve kır kahvelerinde dolaştırırken, İstanbul’un bir kronikçisi, İstanbul’da eski zamanın donup kaldığı ve biriktiği köşelerin bir tasvircisi oluyor romanda. Huzur’un sonraki bölümlerinde Boğaz’a, zengin bir eve, sanki başka bir dünyaya geçiyoruz. Pırıl pırıl görünen modern semtte önceleri çok mutlu olan Mümtaz, giderek bu çevrede yaşayan insanlardan kaynaklanan olayların sonucunda yıkılır. Geçilmemesi gereken bir sınırı çiğnemiştir o!

10 Eylül 2008
Okunma
bosluk

Mehmet Rauf – Eylül

Mehmet Rauf – Eylül
Image

Servet-i Fünün romanının ikinci önemli romancısı Mehmet Rauf 1875’de İstanbul’da doğdu. Kısa dönem irtibat zabitliği yapmıştır. Mekteb-i Bahriye’de eğitimini devam ettirdi. Bu sırada Halit Ziya’ya gönderdiği mektupla Servet-i Fünün dönemine atılmış oldu. Popülaritesini Türk edebiyat Tarihinin ilk psikolojik romanı olan Eylül’le yakalamıştır.

Eylül, psikolojik roman türünde olduğundan anlatımı zor olabilir.Servet-i Fünun döneminin ağır dilinin etkisi eserde görülür fakat dili yine de o zamanki pek çok eserden daha sadedir…

Olayların gelişimine fazla yer verilmemiştir, ruh betimlemeleri daha çok yer tutar… Okuyucu,gelişen olayları kafasında kahramanların tasvir edilmiş ruh halleriyle anlamlandırır…

Roman, karı (Suad) – koca (Süreya) arasındaki saf ve temiz sevgi ile daha sonradan araya girecek olan üçüncü kişinin (Necib) kadına olan aşkı ve daha sonra kadının da kocasını yine ateşli bir aşka karşılık vererek aldatması üzerine kuruludur.
Esere bakıldığında Süreya’nın ruh haline pek yer verilmemiş,Necib’in duyguları ve Necib ile Suad’ın ruh halleri üzerinde durulmuştur… Suad, monoton ve durulmuş bir yaşamdan kopup ateşli bir aşka kendini kaptıracak fakat daha sonra kaçtığı yaşamı özleyecektir.

Kısacası Eylül,yaşanan bir “yasak aşk” üzerine kurulmuştur…

Yaşanan aşka bakılırsa da her yönüyle acı veren ve yazarın yaşadığı dönemde belki de sonunu hüsranla değil de mutlulukla bitirmekten çekindiği yoğun duygulardır…

7 Ağustos 2008
Okunma
bosluk

Nabizade Nazım – Karabibik

Nabizade Nazım – Karabibik

Türk edebiyatında köy ve köylü konusunu işleyen ilk yapıt olan Karabibik, Talip Apaydın’dan Kemal Tahir’e birçok yazarımızı etkilemiştir. Nâbizâde Nâzım’ın yapıtında bir köyü, köy yaşamını, gözleme dayandığı besbelli olarak bu denli ustalıkla canlandırması şaşırtıcıdır. Karabibik’te, örneğin Namık Kemal”in İntibah romanında olduğu gibi her hangi bir ahlaksal ders verme amacı güdülemez. Yansız bir tutum takınılır

Tanzimat’ın yüzü Batı’ya en fazla dönük yazarlarındandır Nabizade Nazım. Hem Türk öyküsünde çevre ve kişi tanıtımının gerçekçi ilk ustası olmuş hem de toplumun temel akışına uygun olayları ve kişileriyle çağcıl bir roman yazma çabası içinde olmuştur.
Hakikiyyun dediği realist ve natüralist anlatıma, 19. yy’da bilimsel bir anlam kazanan ”gözlem” fikrini katmış: olayları ”yansıtma”yı seçmiştir. Bu tavrını, ”Karabibik” adlı uzun hikayesinde gördüğümüz gibi, insani duygu ve zaafların -aşırı olduklarında- nasıl yıkıcılığa dönüştüklerini, bireye ve topluma verdikleri derin zararları ”gösterme” yolunu seçtiği Zehra adlı romanında da bulabiliriz. Kıskançlık psikolojisinin insan ruhunda açtığı yaraları, hırçın ve geçimsiz hale dönüştürdüğü bireyin ruh durumunu, insandaki yıkıcılığın kökenlerini, bireye dönük basit psikolojik tahlillerle anlatmıştır Zehra romanında. Karabibik’te ise amacı açıktır:

”Bilemem şu benim Karabibik’im de ne dereceye kadar gerçekçi, yani akla yatkın bir roman olabildi? O hükmü siz vereceksiniz. Fakat zannederim ki onu şu haliyle beraber ruhsuz bulmayacaksınız. Romanının zeminini Anadolu köylerimizden seçmekte bir düşüncem vardır ki, bu da köylünün, çiftçilik dünyasının yabancısı iseniz size o dünya hakkında bir fikir vermiş olmaktır; (…) halkın geçim şekli ve meşguliyeti hakkında kafi derecede malumat bulacaksınız; dillerine de aşina olacaksınız.”

Nabizade Nazım, hem Anadolu köy hayatını, diliyle ve tüm geçim şartlarıyla yansıtarak yakalamak istediği gerçekliği Karabibik’te yakalayarak hem de bireylerin ruhsal problemlerini nevrotik durumlarını -kimi eksikliklerine rağmen başarıyla- yansıtarak Halid Ziya’dan önce bireyde odaklaşmayı gerçekleştiren Tanzimat devrinin çağını aşan bir yazar olmuştur.

 

Nabizade Nazım/ Karabibik

Karabibik bugün erken kalkmıştı. Tarlasına harım çevirmek için dün Matarlı tepelerinden kestiği pırnal fidanı dalları harman yerinde koca bir yığın halinde durmaktaydı. Sağ elinde ağzı çentikli bir tahra bulunmakta olup geçen seneden beri nadaslı duran tarla içinde ağır adımlarla bu yığına doğru yürümekteydi. Ayağında iri, kalın pençeli, sökük yemenileri kemâl-i zahmetle sürüklemekte, liyme liyme, rengi cinsi belirsiz, muhtelif renkte yamalı dizliğinin deliklerinden iç donunun toprak rengine mail olan rengi görünmekte, bir eski istibdal neferinin kim bilir kaç sene evvel hediyesi olmak üzere malik olduğu ceketi tutar giyilir yeri kalmadığı halde ve bedenini ihâtadan âciz kalmakla beraber yine sırtında bulunmakta; bu ceketin altında kirli gömleğinin göğsü, yakası büsbütün açık kalarak kayış gibi sert ve siyah olan vücudunun göğüs ve bağır kısımlarını hep açıkta bırakmaktaydı. Çenesinde beyazlı siyahlı olmak üzere isbât-ı vücut eden tek tük kıllar dik ve seyrek bıyıkların da inzimâmıyle müdevver gayet esmer, ufarak gözlü olan çehresinin heybetini artırmakta ve bu hey’et-i acîbe insanda tuhaf bir korku uyandırmaktaydı.
Tarlayı otlar bürümüştü. Karabibik burasını babası Koca Osman’ın mirası olmak üzere ele geçirmişti. Tarla o zaman on iki dönümken dört dönümünü Kara Durmuş’a satarak vaktiyle bedel-i nakdî vermişti. Şimdiki halde sekiz dönümden ibaret kalan bu toprak parçasına bile tarla komşusu olan Yosturoğlu göz dikmekte ve bu sebeple aralarında ara sıra münazaât vukua gelmekteydi. Otuz iki dönüm tarlası olanların da el ayası kadar toprağa göz dikmesi münasebetsiz değil mi ya? Kendisi şu kadarcık tarla sayesinde ancak akşamları bir kaşık çorba içecek kadar mal kaldırabiliyor, elinden bu da çıksın da açlıktan mı ölsün? Zaten Yosturoğlu’nun babası da bu toprak hırsından ölmemiş miydi? O vaktin behrinde de babası, himdi kendisi gibi ötekinin berikinin damına tarlasına göz koya koya herkesin canını yakmıştı.
Karabibik yaprakları budanmış fidanlardan bir kucak alarak tarlasının Yosturoğlu tarafındaki an’ına doğru yürüdü, hâlâ tahrayı sağ elinde tutmaktaydı.
Güneş ufk-i şarkîyi teşkil eden tarafta, güya denizden çıkıyormuş gibi bahr-i sefidin donuk, durgun sathından doğru yükselmekteydi. Temre ovası gecenin ayazı içinde uyuşmuş, çiğlenmiş kalmışken güneşin henüz mail ve zaif olarak intişar eden şuââtının tesîrâtı sayesinde ısınmaya başlamıştır. Arkada Mira silsile-i cibâlinin sekiz yüz metre rakımı bile tecavüz eden sivri, çıplak tepeleri karla mestûr bulunmaktaydı. Mevsim şubat ibtidâları olup Karabibik’ten evvel davranmış olanların tarlalarında yarım karış kadar yemyeşil ekinler başkaldırmıştı. Karabibik her sene şimdiye kadar tarlasını sürmüş, harımını kaldırmış da bir karış da ekin almış bulunurdu. Fakat bu sene kör olası hastalıktan göz açabilmiş miydi ya? Sol böğrüne doğru bir tarafına kim bilir nasıl bir kurt musallat olmuştu da İnhal’deki hekim kendisine üç ay, tam üç ay damdan dışarı çıkmaya izin vermemişti. Üç ay bu! Dört duvar içinde tam üç ay oturduğun var mı senin? Hem de acı macı, tuhaf tuhaf ilâçlar da yutmalı. Hekim haa! Seni üç ay dört taş arasında hapsetmekten başka elinden ne gelir! İşte o kurt hâlâ hu tarafta mah! Huracıkta durup oturur.
Karabibik fidan dallarından bir tanesini sol eline aldı; ortasından avuçladı, sol kolunu uzatıp dalı şakulî bir vaziyette tuttu. Bir kere şöyle yukarıdan aşağıya baktıktan sonra sağ elinde tutmakta olduğu çentikli kör tahra ile dalın aşağıya gelen kalın tarafını sivriltti. Tepesinin de fazla kısmını uçurdu. Tuttu dalın sivri tarafını tarlanın anı üzerinde dün açmış olduğu deliklerden birisine sokarak ayağıyle bastı; dalın budağına tahranın tersiyle de hızlıca vurdu. İkinci bir dalı da bu suretle yontup düzelttikten sonra bir adım kadar ötede olan deliğe yerleştirdi. Harımın direklerini teşkil edecek olan bu parmaklığı uzatıp gitmeye başladı.
Bu sırada çiftçiler birer ikişer tarlalarına gelmekteydi. İki tarla ötede Çetecioğlu Mustafa bu sene mahsulünü kaldırdığı tarlayı nadas etmekle meşguldü; çiftini koşmuş, öküzlerin gayet batî olan yürüyüşlerini süratlendirmek, hayvanları doğru yürütmek için kaba, çatallı sesiyle arada sırada garip garip emirler vermekteydi. Daha öte tarafta Boduroğlu Ahmet, harımının dün kim bilir hangi yezit tarafından bozulan tarafını yapraklı dallarla örtmekteydi. Sol tarafta Hatib’in yemyeşil duran tarlasına Kara Ömer’in eşeği girmiş, nazik yaprakcıkları yolmaktaydı. Kara Ömer ise beri tarafta Koca İmam’ın tarlasını nadas eden Deli Ali ile lakırdıya dalmıştı.
Hatib’in ekin ortağı olan Karakâhyaoğlu Ali çavuş öteden seğirterek elindeki kalın boynuz dalıyle eşeğe bir âlâ sopa atmaya, eşek de bu dayağın tesirinden can acısıyle tarla içinde koşmaya başladı. Ali Çavuş’un hiddeti daha ziyadeleşti. Küfürün bini bir paraya. Kabahat eşekte değil sahibi olan eşekte. Herkesin bir sene üstüne alın teri döktüğü ekinleri bir saat içinde eşeğine yedirmek isteyen adam tembel tembel gezmemeli, rast geldiği ağaca masal söylememeli oğlum.
Kara Ömer atıldı. Eşeğini öldürmek mi istiyor? Ekinini çok seven adam tarlasına harım etmeli. Hayvan bu! Aklı mı var? Ali Çavuş hâlâ bağırıyordu:
—Seni gidi kafir hayvan! Mah hoyrat olana hoyratlık!
Kara Ömer koşup Ali Çavuş’un karşısına dikildi. İki adam soluk soluğa bir müddet birbirinin yüzüne baktılar. Kara Ömer bir müddet sonra dedi ki:
—Tarlana ni şekil harım etmiyon?
Ali Çavuş, Kara Ömer’in yüzüne doğru bağırarak dedi ki:
—Ni hal edelim? Mah! Alan hoykada durup oturur.
Kara Ömer temashur ederek:
—Ni hal edelim? Alan hoykada durup oturur. Hele honun kubatlığına bak.
Deli Ali aralarına girdi. Kara Ömer burnundan soluyarak merkebine doğru gitti. Merkep bu sefer Yosturoğlu’nun ekinlerine dalmıştı.
Karabibik tarlasının bir anını bitirmişti. Teşkil ettiği harım direklerinin aralarına aşağıdan yukarıya doğru yapraklı zeytin, pırnal dallarından, dikenler, falanlar örgü yapmaktaydı. Hele bak! Eşeklerini, hayvanlarını salarlar da ümmet-i Muhammed’in ekinlerini çiğnetiverirler. Na böyle üç gün harım etmeye uğraşmalı. Bu hayvanları hergele etseler yavuz değil mi? Mah! Aygır gibi kızanı da alanda durup oturur. Hey Rabbim hey!
Karabibik yorulmuştu. Koynundan tütün kesesini çıkardı; dolma gibi bir sigara sardı, fakat ateşi yoktu. Deli Ali’ye bağırarak dedi ki:
—Ehey Deli Ali! İspirto var mı?
Deli Ali başını kaldırarak dedi ki:
—Ko!
—Mustâ’ya ünle görelim.
Deli Ali, Çetecioğlu Mustafa’ya ateş diye ünledi. Mustafa sapanı toprağa derince gömerek övendireyi boyunduruk tahtasına dayadı. Taze sürülmüş toprak içinde kemâl-i zahmetle yürüyerek geldi. Üç çiftçi birleştiler, birer sigara tutuşturdular. Tarla kuşları Mustafa’nın sapanı altından henüz kurtulmuş olan kaba çığır üzerine kümeyle konarak buldukları tohumlara gaga çalmaktaydılar. Güneş epeyce yükselmiş, hava ısınmıştı. Fakat Köyiçi cihetindeki boğazdan doğru Temre vadisi serin bir rüzgar dökmeteydi.
Deli Ali demekteydi ki:
—Yay geliyo… Gündönümünden geri yaylaya çıkarız haa?
Karabibik sol böğrünü tutarak işmi’zaz ile dedi ki:
—Hay kafir! Mah hoykada oturup yatır.
Mustafa ile Dali Ali merhamet alâimi gösterdiler. Mustafa dedi ki:
—Sapan geçmeden harım ediyon.
Karabibik içini çektikten sonra:
—Koca İmam öküzlerini erte gün verecek… Bugün vimedi kim…
Deli Ali aklına bir şey gelmiş gibi tehâlükle dedi ki:
—Dur be! Koca İmam kayınçasını everiyomuş.
Diğer ikisi birden taaccüble:
—Sarı Simayil’i haa?
Deli Ali bunların henüz haberdar olmadıkları bir havadisi vermiş olmasından böbürlenmeye başladı. Kendisine her vukuata vâkıf adam tavrı vererek dedi ki:
—Köşkârlı Yusuf Aaa’nın beslengisini alıyyo.
Karabibik bu havadisten hiç hoşlanmadı. Çünkü onun başka bir hesabı vardı: “Sarı Simayil’e” kızı Huri’yi vermek arzusundaydı; bu tezevvüç sayesinde Koca İmam’ın öküzlerini bedava kullanabileceğini hesap etmekteydi. Sarı İsmail elden çıktıktan sonra bu öküzler de başkasının malı olacak, başkasının olmasa da yine her zamanki gibi parayla kullanmak lâzım gelecek.
Deli Ali, îtâ-yi havadiste devam etmekteydi: Sarı Simayil Yusuf Ağa’nın beslengisine öteden beri göz koymuş; yaylada, kuyu başlarında, otlakta gizli gizli konuşurlarmış; hani şu âşıkdaşlık yok mu? Hatta bir gün kendisi, Deli Ali Köşkârlar’da Kızıl Hüseyin’in damına giderken mah şurada Uzun Mehmet’in tarlası köşesini döneceği sırada boynuzun dibinde onları, beslengi ile Sarı Simayil’i, konuşurlarken görmüştü. Hey kuzum hey; buna gençlik derler. Kendisi de gençliğinde zavallı Zeyneb’i böyle tarla köşelerinde, harım kenarlarında, ağaç altlarında kollamaktaydı… O vaktin beherinde böyle harımsız tarlalara eşek salmazlardı. Mah işte bak! Sakalı ağardı fakat gönlü kocamadı, hala köyün taze kızları suya, çamaşıra giderlerken imrenmekteydi.
Çetecioğlu gülmekteydi. Fakat Karabibik Koca İmam’ın öküzlerini düşünmekteydi. Güneş yükselmiş, ova ısınmıştı. Henüz taze kabartılmış topraklardan keskin bir toprak kokusu gelmekte, ekinlerin üzerinden hafif hafif dumanlar çıkmaktaydı.
Solda Temre köyünün sakfları satranç haneleri gibi birbirine merbut harımlardan teşekkül eden tarlaların gerisinde lâtîf bir tablonun hududunu teşkil eylemekteydi. Ön tarafta Kum köyünün yığınları arkasından doğru açık mavi renkli bir sath-ı mâî görünmekte ve bu sathın ortasında gayet enli bir parlak yol enzâr-ı temâşâyı almaktaydı. Sağda dalyanın râkid, beyaz sathı harımlar ve ağaçlar arasından parça parça görünmekte, arkada Mira silsilesinin yüksek tepeler üzerine kara kara bulutlar yığılmaktaydı.
Boduroğlu Ahmet, Kara Ömer’e bağırarak diyordu ki:
—Hey Kara Ömer! Baka sapana. Harımı kaldıra mı? Het! Kum tepeleri üzerinde çatlak kaba bir ses avaz avaz bağırmaktaydı: “Birinti varmış. Koca öküzler! Camısların sütü kesildi mi? Mah işte onlar mah ho yakaya seğirtip oturur. Pırtıyı develere mi hal urdular. Hokta kızana bir çift bırakılı mı?”
Mustafa, Deli Ali’ye dedi ki:
—Gene Deli Yusuf ünleyip oturur.
Karabibik kendi kendine sormuş olduğu bir suale cevap vererek dedi ki:
—E gayrı ni hal idelim, kader değilmiş.
Herkes işinin başına gitti. Karabibik harımını ikmal ile uğraşmaktaydı. Fakat şu öküz hesabı bir türlü zihninden çıkmıyordu. Koca İmam’dan gündeliği yarım mut zahireye istiâre ettiği öküzler gibi bir çift öküze kendisinin dahi malik olması halindeki saadetini düşünmekteydi. Ah bir çift, bir çift! Bu hayvanları ne kadar sevecekti. Yazın yaylaya çıkarken eskisi gibi “malsız” olarak gitmeyecek, bir çift güzel öküzü önüne katarak köy halkının arasında sevincinden şarkı ünleye ünleye yürüyecekti. Bu saadetin hülyasına dalmış olduğu cihetle işinde makine gibi habersiz devam etmekteydi. Fakat ufk-ı hayâlâtı üzerinde bir karaltı peyda oldu: Para! Bunun için yirmi mecit olsun lazımdı. Ah bu yirmi mecidi nerden bulmalı? Tüccar Anderya’ya koşmalı. Fakat Anderya’ya olan borç da çoğaldı. Daha geçen gün herif bir salkım çetele gösterdi. Çetele artıyor. Lâkin çare yok bu isteği de yerine getirmeli. Günde yarım mut bu!
Deli Yusuf hâlâ çatlak, kaba sesiyle bağırmaktaydı:
—Ulan Hasaaaan! Halangile gitti buban halangile gitti buban. Ulan kıvrak varıvı… Dehey!
Karabibik elinde bulunan yapraklı zeytin dalını harım direklerinin arasına içerden dışardan iliştirmekteydi. Tarlanın Yosturoğlu tarafındaki an harımı yerden iki karış kadar yükselmişti. Çetecioğlu Mustafa ikinci dönüme başlamıştı. Sol eliyle sapanın koluna dayanmakta, sağ elindeki övendireyle arada sırada tembelliğe başlayan hayvanları dürtüştürmekteydi. “Dihey! Hele bah hele bah” “Huuut kafir” “hadi oğlum” gibi teşvik ve tekdîri ifade eder nidalar ve ibarelerle toprakta derin, enli çığır açmaktaydı. Sapanın her bıraktığı yolluk üzerine kümeyle tarla kuşu konarak buldukları tohumu yemekteydi. Boduroğlu Ahmet, Kara Ömer’in eşeğini kovaladıktan sonra gelmiş, harımının bozuk yerlerini takviye ve tahkim ile iştigal etmekteydi. Karakâhyaoğlu ise bin bir küfürü bir ipliğe dizerek damına doğru dönüp gitmekteydi.
Karabibik bir çift satın almayı zihnine koymuş, karar vermiş gitmişti. Fakat şimdi mesele öyle bir çift bulmaktaydı. Karabucak köylü Durali üç öküzden fazla olanını satmak istiyordu. Fakat bu da pek zaifti. Bir deri bir kemik, hem de on iki mecit istiyordu.
Kadıkum köylü Sarı Ali kızı Ayşe’nin de satılık bir hayvanı vardı. Ama bu da hastaydı. Temreli Andonoğlu’nun öküzleri ise pek yavuz, ama pek tuzlu: Çiftine otuz mecit istiyordu. Ni hal itmeli?
Karabibik bu meseleyi zihninde evirip çevirmekte ve fakat hiçbir hall-i sahîh bulamamaktaydı. Bir taraftan da Anderya’daki çetelelerin yekûnunu toplamaya çalışıyordu. Bilemem bundan kaç gün evvel yarım okka tuz için Anderya’nın mağazasına gittiği zaman bilmem ne kadar çentik saymıştı. Kırk mı, elli mi bilemiyor gayrı kim. Ah hocalar gibi yazıp okuma bilmemek ne kadar fena. Mah işte ne kadar borç vardır insan bilmez ki; keşke kızan iken mektebe gitseydi! O vaktin behrinde de köyde bir hoca var mıydı ya!
Bu sefer pırnal dalını örgü çubuklarına iliştirmekteydi. Çetecioğlu Mustafa boğuk, çirkin sesiyle acîp ve garip nağmeler çıkara çıkara bir şarkı söylemekteydi ki ne olduğu belli olmadığı halde nakaratı örs üzerine son düşen ağır bir çekiç sesi gibi etrafı çınlatmaktaydı: Bas gidelim!
Deli Yusuf hâlâ olduğu yerde kaba sesiyle bağırmaktaydı. Güya bir cemâat-i kesîreye söylüyormuş gibi elleriyle havada birçok mahrekler resmetmekte, sağa sola dönerek güya sözlerini her tarafa işittirmek istemekteydi. Sürekli bir kahkahadan sonra dedi ki:
—Hey köflüler! Hep öleceğiz. Davarı it gözleyi durur şuuut!
Deli Yusuf’un nutku her zaman böyle bir “şuuut” ile nihayet bulurdu. Zavallı deli bulunduğu tepeden ağır ağır inerek gözden kayboldu. Şüphesiz deniz kenarına doğru gitmiştir. Ya denizde açıklardan geçip giden gemiler nutkunu dinlemek şerefinden mahrum mu kalsınlar?

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
5 Ağustos 2008
Okunma
bosluk

içerik