Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Kapitalizmin Yarattığı Nevrotik Toplum

Kapitalizmin Yarattığı Nevrotik Toplum

Konumuz aslında doğrudan psikoloji değil.Ama kısaca günümüzün nevrotik kişiliği, bu kişiliğin tutum ve davranışları ve nevrotik kişiliğin oluşmasını sağlayan üst yapıya geçiş yapıp,günümüzün nevrotik kişiliğinin üst yapıdan nasıl etkilendiği üzerinde duracağız. Öncelikle şunu belirtmek gerekir.Nevrozlar çeşitlidir ve geniş bir anlam ihtiva eder. Ve toplumun önemli bir bölümü zaten nevrozlu yani nevrotiktir.Nevroz kişinin ideal kişiliğine kavuşmasına engel teşkil eder.Yani kişinin ideal kişiliğine ulaşması için toplum şartları beceri ve yetenekleri müsaitken nevrozları yüzünden ideal kişiliğine ulaşamaz.Ve dolayısıyla burada benlik ile ideal ulaşılmak istenen kişilik arasında bir çatışma yaşanır. Bir kişinin nevrotik olduğu kanısına varırken onun yaşadığı toplumu göz ardı etmemiz gerekir.Karen Horney’in meşhur örneğinde olduğu gibi adet kanaması gören bir kadına yaklaşmaktan onunla cinsel münasebet kurmaktan dini yada toplumsal ananeler nedeniyle kaçınan erkek nevrotik değildir.Fakat yaşadığı toplumun geleneklerinde böyle bir yasak olmadığı halde aksine hareket edip adet kanaması gören kadına yaklaşmayan erkek nevrotiktir. Yine Horney’den bir misal vermek gerekirse ölmüş atalarıyla sürekli konuşan bir insan nevrotiktir.Fakat Kızılderili kabilelerinde bu son derece normaldir. Örneğin herhangi bir alanda girişimde bulunup çok para kazanmayı insanlarla rekabet içersine girmekten korkmak dolayısıyla istemeyen insan nevrotiktir.Oysa söz konusu alanda rekabete girmenin yanlış olacağını düşünüp farklı alternatiflere yönelen insan kendince akıllıca karar verdiğini düşündüğü için nevrotik değildir. Burdan nevrotik kişiliğin içinde bulunduğu topluma uyumsuz olduğunu görüyoruz.Daha öncede dediğimiz gibi yinede nevrozlar muhteliftir.Nevrozların genel olarak özelliği insan üzerinde baskı yaratması sorun teşkil etmesi istenilen ideal kişiliğe ulaşılamamasıdır. Küçükken babası tarafından tacize uğramış bir kızın ömrü boyunca erkeklerden nefret etmesi ya da imtina etmesi nevrozdur.Çünkü küçük kız böyle bir olay yaşamış olması ideal kişiliği ile benliği arasında çatışma yaratmıştır.Eğer kız böyle bir olay yaşamamış olsaydı dolayısıyla böyle bir sıkıntı içersinde olmayacak ideal kişiliğine kavuşmuş olacaktı. Çok uç nevroz örnekleri vardır.Karen Horney bunların en marjinal olanlarıyla birlikte ortaya koymuştur. Örneğin kendi kitabında cinsel nevrozlardan bahsederken: “Tam içiniz kararmaya başlarken anüs kaslarının darlığı üzerine yapılan yarışmalarda aldıkları birincilikleri canlı referanslarıyla birlikte zikretmeye başlayınca irkilip kalıyordunuz.-Onlar için cinsel ilişkiler, sadece belli cinsel gerilimlerin boşaltılması değil, ayrıca insan ilişkisi kurmanın tek yolu anlamına gelir- Yediklerinin’ kalınlığı ve uzunluğu bir boğa yılanına ne kadar yakınsa o denli övündüklerini görünce bir kez daha hayret deryalarında yolunuzu kaybediyordunuz.(Nevrotik bireyin doymak bilmezliği, yeme-içme, satın alma, vitrin bakma,.., konularında da görülen genel bir kişilik özelliği olarak açgözlülükte belirebilir. …..Bir açgözlülük tutumunun, cinsel alanda, cinsel açıdan varolan doymak bilmezlikte olduğu kadar.” Nevrotik insan yapısının ortaya çıkması yani Nevrotizm tıpkı psikolojik tüm sorunların psikolojinin ortaya çıkması gibi bence Fred’un da işaret ettiği üzere çağdaşlaşmanın bedelidir.Adler ise bu sorunun aksi olarak yeterince çağdaşlaşamamanın bedeli olarak görüşünü belirtmiştir.Bunu da dip not olarak verelim. Genel olarak nevrotik insan tipleri gruplanarak belirlenmiştir.Bu insan tipleri hangi neden ile nevroz yaşamış ve nevrotik bir kişiliğe bürünmüş olursa olsun yaşadıkları olayların sonuçları itibariyle kabaca bir gruba dahil edilebilirler. Kabaca üç tip nevrotik insan modeli ortaya konulmuştur. Birinci tip Saldırgan kişiliktir.Bildiğiniz gibi Freud bize insanın en temel iki eğiliminden birinin saldırganlık olduğunu söyler.Kişinin cinsellik ve saldırganlık eğilimi ne kadar güçlü olursa toplumla uyumu o kadar zor olacaktır.İşte Bu modeldeki saldırgan insan tipi dünyayı birbiriyle çatışma halinde olan birbirinden üstün olmaya çalışan insanların mücadelesiyle dolu bir yer olarak görür.Kimseye güvenmez insanları kendisinin kötülüğünü isteyen kendisini yok etmeye çalışan yaratıklar olarak görür.Kimseye güvenemez.Meşhur Thomas Hobbes’in söylediği söz “İnsan insanın kurdudur” bu kişiliğin temel yaklaşımını oluşturur. İkinci Tip Bu tip insan en önemli özelliği dikkat çekmeme üzerine bir dünyası olmasıdır.Sorunlarını kendi kabuğuna çekilerek başkalarından kaçarak toplumla arasına adeta aşılmaz ve görünmez bir duvar çekerek, kendi içersinde halletmeye daha doğrusu kaygılarını ve acılarını kendi içine atarak, yaşama yoluna gider.Hiç bir şeyde gözü yoktur.Kendine önemli hedefler koyup yarışma hevesine girmez.Toplumdan ve aktif yaşamdan uzaktır.Diğer insanların ne yaptığı ne tür rekabetler içinde oldukları,bu dünyanın insanlar üzerinde oluşturduğu hırslar hedefler amaçlar onun umurunda değildir.Başarılı olmak somut bir varlığa sahip olmak adına çaba göstermek onun için gereksizdir.Bu kişilik, toplumun genel geçer olarak belirlediği hedeflere ulaşma hevesinde olmak için rekabete gireceği ve diğer insanlarla daha çok iletişim halinde olacağını bildiği için bunlardan sakınarak kendi yalnızlığına kaçar.Çünkü bu insan modeli için toplumdaki her birey potansiyel bir tehlikedir.Kendini korumak için insanlardan uzaklaşır.Kendisine zarar geleceğinden korkar. Tabi şunu unutmamak gerekir.Normal insan da yani herhangi nevrotik bir tipe ait olmayan insan da da bahsettiğimiz özellikler görülecektir.Her insan sırası geldiğinde saldırganlaşır sırası geldiğinde kendi kabuğuna çekilir.Sırası geldiğinde sevilme ihtiyacı içersine girebilir.Burada dikkatle ayırt edilmesi gereken şey, nevrotik kişiliğin normal kişiliğin aksine koşullar ne olursa olsun kendisi için en iyisi olduğunu düşündüğü davranışı sürekli sergilemesidir.Oysa normal kişilik sadece gerektiğinde ve sırası geldiğinde dengeli bir şekilde bu davranışlar içersinde olacaktır. Benim asıl bahsetmek istediğim nevrotik kişilik ise yukardakilerin dışında kapitalizmin yarattığı ya da ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu sevilme beğenilme arzusu hastalıklı hale dönüşmüş nevrotik tiptir. Günümüzün bu tip nevrotik kişiliğinin en önemli özelliği kendini beğendirme çabası ve sevilme arzusudur.Bu nevrotiğin temel problemi karşısındakinin yargılarının düşüncelerinin ne olduğundan ziyade kendisini ne kadar yücelttiği ve ilgilendiği üzerinde durmasıdır.Bu ilginin çeşitli nedenlerle azalıyor izlenimi bırakması kişinin üzerinde olumsuz etki yaratmakta bu etkı sonuç olarak yıkıcı olabılmektedır.Günümüzün bu tip nevrotik kişiliğinin bitmek tükenmek bilmeyen sevilme ihtiyacı sadakat bağlılık duygularına zarar vermekte sık sık ilişki kuran çoğu zaman ilişkilerinde umduğunu bulamayan, gündelik yaşayan, bir kişilik yapısına doğru sürüklemektedir.Bugün verdiği sözün ya da duygularının yarını bağlayıcı bir tarafı yoktur.O sürekli olarak arayış içersinde olmaya devam edecek sevilme ihtiyacını kesik kesik farklı insanlardan sağlayacaktır.Dengesiz ve ne yapacağı belli olmayan bu karakter içe dönük sevgiyi yücelten statik bir karakterle yolları kesiştiğinde ona tamiri çok zor olan zararlar vermesi derin tahribatlar bırakması muhtemeldir.Çağımızın bu nevrotik kişiliği anlık olaylara karşı hassas, geleceğe dair beklentilere verdiği sözlere geçmişindeki yaptıklarına karşı duyarsızdır.Bu nevrotiğin sağlam kesin hatlarla çizilmiş bir kişiliği olduğundan söz etmek oldukça güçtür.Birden fazla kalıba girebilir.Sık sık kişiliğinde farklı kişiliklerin özelliklerini taşıdığı gözlemlenebilir.Fakat bu aldatıcıdır. Bu nevrotik insan tipinin sevgiye açlığı onun aynı zamanda kolay kandırabilen biri olmasına katkıda bulunur.Çünkü sevgiye aç bu insan aynı zamanda güçsüzdür.Ona göre onu kimse anlamıyor kendisine hak ettiği değer verilmiyor haksızlığa ve kötülüklere uğruyordur.Kendisini güçsüz ve sevgi duygularıyla yüceltilmeye, aç hissettiği için yanında olacak ona destek gösterecek ona sevgi verecek onu bu kötü dünyanın şerrinden koruyacak birine gereksinim duyar.Burdaki sevgi açlığı ve dolayısıyla sevgi tanımı da kabaca ruhu doyuran tatmini sağlayan her şeydir.Sevginin nevrotik kişiliğin patolojik olarak sevgiye duyduğu ihtiyaç anlamında tam olarak tanımını yapmak zor olsa da genel olarak, sevgi ile patolojik sevgi gereksinimi yani sevgiye ihtiyaç duyan hastalıklı sevgi ihtiyacı arasındaki fark normal sevgide hastalıklı sevgi ihtiyacının tersine sevmenin sevilmekten önce gelmesidir.Yani işin doğası gereği nevrotik olmayan karakter sevmeyi öncelikli olarak esas alır.Oysa sevilmek sevilme ihtiyacında hastalık derecesinde gereksinim duymak ise korunmak yüceltilmek gibi nevrotik kişiliğin semptomlarını içerdiği için sevmek ikinci planda kalır.Beğenilmek,sevilmek duygusu hastalıklı hale gelmiş olan bu kişilikte yaşananacak hayal kırıklıkları sevilme duygusunun tatmin edilememesi yahut nevrotik kişiliğinin başına açtığı dertler sonucunda meydana gelen türlü anksiyite hallerinde, kendisini suçlayarak bir savunma mekanizması geliştirecek kendisinin dünyanın en kötü insanı olduğu herkesin ondan uzaklaşması gerektiği gibi sözlerle kendisini rahatlatmak adına çevresinde meydana gelen bu problemden kurtulma yoluna gidicektir Kişisel görüşüm şudur ki bu kişilik marazi de olsa bencil bir kişiliktir.Bu bencil kişiliğin türlü dengesizlikler içersinde sevilme ihtiyacını karşılamak için karşıdakini kullandığını düşündüğümüzde, üstelik nevrotik olduğunu da buna ilave edersek aslında gelecekte sevildiği kişiyi terk etme eğilimin hiç de azımsanmayacak ölçüde yüksek olduğunu söylemek gerekir.Zira bu kişi için sevmek sevilmekten sonra gelmiştir.Sevmesi sevilmeye bağlı olduğundan yani bir şart taşıdığından sevmenin önce geldiği diğer bir karakterle arasında çatışma yaşanması muhtemeldir. Günümüzün diğer bir kişiliği doğuştan gelen eğilimlerinin de etkisi toplumsal şartların kapitalizmin dayattığı değer ölçülerinin farklılaştığı günümüzde duygusal benliği gelişmemiş ikinci plana itilmiş ve rasyonel düşünen bir benliğe sahip olmuş kişiliktir.Bu kişiliğin temel özelliği idealist olması ve toplumsal statü kazanmak hedefi içersinde hareket etmesidir. Bu yer edinme çabası içersinde önüne gelen tüm engelleri aşmak uğruna feda edemeyeceği bir şey yoktur.Gölgede kalmış, uyandırılmamış olan duygusal tarafının tatminin toplumsal statü kazanarak kendisine duyulacak saygı, gösterilecek itibar ile doyuma kavuşturulur.Bu kişilik güç elde etme ve gücünü herkese kanıtlama peşindedir.Sonrasında bu gücün takdir edilmesini bekleyecektir. İşte bu diğer kişiliğin bir kız olması durumunda kız erkeksi eğilim kazanmış demektir.Oysa genel geçer olarak kabul edilen görüşe ters bir durum ortaya çıkmıştır. Şöyle ki: İnsanın doğası temelde sevgi veya güç arayışı içerisinde ve bir insanın davranışlarını yönlendiren en önemli etkenlerden birinin bu arayışını tatmin etmektir.Yani insanların bazıları diğerlerinin kendilerini sevmesine önem verirken, diğerleri sevilmekten çok güçlü olmak peşindedirler. Doğal süreç içersinde kadınların ikinci tipteki erkeksi eğilimler kazanmanın aksine kadınlar,yapısal olarak daha çok sevgi odaklı erkekler ise güç odaklıdır. Kadın için bir erkeğin sevgisini kazanmış olmak ön plandayken, bir erkek için ön planda olan kadının onu güçlü görmesidir. Sevgi ve güç arayışının cinselliğe de yönlenirken bundan farklı değildir..Kadının cinselliği daha çok "seviliyor olmanın" bir ifadesi olarak görürken erkeğin ise cinselliği "güçlü olmanın, kadına sahip olmanın" bir ifadesi olarak görme eğilimindedir. Her erkeğin içinde bastırılmış bir kadın her kadının içinde bastırılmış bir erkek yatar.Jung bunu anima ve animus olarak adlandırmıştır.Toplumun yapısına göre değişkenlik göstermekle birlikte bizim toplumumuz gibi toplumlarda erkekliğe farkında olunarak ya da bilinçdışı olarak özenildiğinden kızların erkeksi eğilim kazanmaları yahut bir şekilde erkeksi davranışlar göstermeleri çok daha rahat gözlemlenebilir niteliktedir..Örneğin kimi kızlar birbirlerine erkek arkadaşlarına söylemeleri gereken aşk sözcüklerini söylerler.Bunlar ne kadar dışardan masumane gözüküyor olursa olsun temelinde cinsellik ve güç gösterisi yatan eğilimlerdir.Bu erkeksi eğilimin ve derecesinin ne olduğunu ise yapılacak eylemler belirleyecektir.Kimi kızlarda bu hafifletilmiş bir şekilde çeşitli aşk sözcüklerinin hemcinslerine söylenmesi ile sınırlı kalırken kimilerinde bu daha ileri boyutlara gidebilir. Bazı Kızların birbirinin vücutlarına dokunması kimi zaman dudaklarından öpmesi,göğüslerine dokunması tıpkı bir erkek gibi birbirlerinin üzerinde kol kanat germesi onu sahiplenmesi kısacası bir erkeğin yaptığı ve yapması gereken eylemleri yapması temelinde gizli erkekliğin uyanması, kızın içinde var olan erkeksi kişiliğin toplumsal koşullarında izin vermesiyle birlikte ortaya çıktığını bize gösterir.Bir çok lezbiyenlik vakasında benzer durum söz konusudur.Cinsel eğilimin doğuştan gelen nedenlerle farklı olması bir tarafa bir çok lezbiyenlik vakasında kız erkeksi bir eğilim kazanarak içindeki var olan erkeği büsbütün ortaya çıkararak, erkeklere özenip onlarla rekabet haline girmiş ve onlardan çoğu zaman nefret ederek hemcinslerine yönelmiştir. Toplumun yapısının ve şartların müsait olmamasının erkeğinde tersi eğilimler içersinde olmayacağı anlamına gelmez.Sözgelimi yurtlar,askerlik,hapishane gibi kapalı ortamlarda erkeklerin içinde var olan bastırılmış kadınlık yahut eşcinsellik eğilimleri ortaya çıkabilmektedir.. Bu psikolojik girişten sonra sosyolojik gerçeklere ve günlük hayatımıza geçeceğiz.Bahsettiğimiz nedenlerle aç gözlü doymak bilmeyen sevgi ihtiyacı içersindeki yahut toplumda statü edinmek için gözü hiçbir şeyi görmeyen birey günlük yaşamında farklı alanlarda yine benzer eğilimler göstermektedir.Örneğin alışveriş yapmak doymak bilmeyen yerli yersiz her şeyi satın alma arzusunda olmak eşya fetişizmi,eşya tutkusu, kapitalizmin yarattığı bu dünya gerçekleri açısından da tüketim toplumunu meydana getirmiştir. Her şeyin hızla tüketildiği,geçmişin bir çırpıda unutulduğu bugüne endeksli bir dünyada yaşıyoruz.İlişkiler sevgiler aşklar arkadaşlıklar dostluklar kıyafetler beğeniler kullandığımız eşyalar hepsini kısa sürede tüketiyoruz. Kapitalizm Tüketim toplumunu ve ben merkezci bireyi ortaya çıkarmıştır.Kişinin bu denli ben merkezci bir yapıya büründürülmesi onun kimlik kazanmasına çok daha küçük yaşlardan sağlanmasına yönelik model alınabilecek yanlış örneklerin sunulması daha önemlisi toplumun bizzat bunu dayatması günümüzde çok şikayet ettiğimiz saygısısız,manevi değerlerimiz,teamüllerimizden kopuk,hayatı inişler çıkışlarla dolu çalkantılı bir hayatı olan dengesiz insan modelini ortaya çıkarmıştır. Kitle iletişim araçları ve teknolojinin bu denli kolay iletişim kurmaya olanak vermesi özellikle gençlerimizde kısa bir sürede sayısız arkadaş edinmesine olanak vermiştir.Madalyonun öbür yüzüne baktığımızda ise bunlar sabun köpüğü gibi dağılan değişen, kalıcı olmayan münasebetler olduğu görülmekte, gerçek anlamda beşeri münasebetlerin devam ettirildiği herhangi bir beklenti ve çıkar gözetmeyen dost tanımına uyan insan bulmakta insanlar zorlanmaktadır.Hatta sıklıkla büyük hayal kırıklıkları içerisinde bir çok insan yıllarca dostu olarak bildiği insanların beklenmedik davranışlara maruz kaldığını söylemektedir.Ne insanlar birbirini doğru düzgün tanıyabilmekte ne de insanlar insanlığını koruyabilmektedir. Her şeyin hızla tüketilerek kavramların,duyguların,özümsenerek yaşanmadığı bu yeni dünya düzeninde her şey araç olmuş, amaç durumunda görünen tek şey ise menfaat haline gelmiştir. Yeni dünya düzeninde beşeri münasebetler azalmıştır.Var olanların da büyük bölümü samimiyetsiz çıkar ilişkisine dayalıdır.Teknolojinin ve tüketim toplumun bize getirdiği bu noktada aynı apartmanda oturan insanların bile birbiriyle olan bu samimiyetsiz diyalogtan kaçan münasebetleri olayın vehameti hakkında bize ciddi ip uçları vermektedir. Kapitalizm çıkış noktası ekonomik bir sistem olmakla birlikte sonuçları ve etkileri bakımından siyasi,sosyal,psikolojik olarak toplumu her şekilde etkilemektedir.İnsan. üretim araçlarını kullanmayı öğrenip te ihtiyaç fazlası ürün elde etmeye başladığından bu da bölüşüm sorunu yarattığından beri üretim araçları ve üretim ilişkileri birlikte üretim biçimi dünyanın kaderini belirlemeye başlamıştır.Çünkü üretim biçimi bir alt yapı düzenidir.Üst yapı da bu şekilde oluşacaktır. İşte bugün oluşan üst yapı bu kaygıyla ve üzülerek baktığımız dünya düzenin yansımaları insanın insancıl eğilimlerini yok eden insanı, dünyayı, bir meta olarak gören kapitalizmdir.Kapitalizm üretim ve hızlı tüketim üzerine kuruludur.Üründen elde edilen gelir yine ürünün daha fazla gelişmesi ve o ürünün yan ürünlerine harcanır.Bunun yanında gerekli gereksiz bir sürü yan ürün tüketime sunulur . Örneğin hayatımızı kolaylaştırmak adına cd icat edilir sonra onun temizleyicisi, çantası.. Cep telefonu icat edilir..Sonra, titreşimlisi,fonksiyonlusu,renklisi, internete bağlanabileni,kameralısı,mp3 çalarlısı.. Tüketim toplumu yaratmanın en basit yollarından biri aniden değil de yavaş yavaş bir sürü gereksiz özellik ekleyerek tüketicinin elindekinin eskidiği düşüncesini uyandırarak yenisini satın almasını sağlamaktır Vahşi kapitalizm ve tüketim toplumunun yarattığı yeni dünya düzeni bununla sınırlı kalmaz.O kar sağlamak daha fazla ürün satmak adına bütün değerlerin içini boşaltmaktan çekinmez. Karacaoğlan “Silah icat oldu merlik bozuldu” demişti.Şimdi şunu söylüyoruz “Cep telefonu icat oldu merlik bozuldu” Hakikaten sevdiğini basit bir cep telefonu iletisiyle karşı tarafa iletmek mertlikten insanları uzaklaştırmamışmıdır? Çocukluğuma kısa bir yolculuk yaparsam,o zamanlar jetonlu ankesörlü telefonlar var.Birine telefon etmek için sarı renkli P.t.t jetonlarından alıp sıraya geçmelisin.Kar,kış,yağmur bazen bazı yerlerde dakikalarca dışarıda beklemek zorunda kalınır.Bu ızdırap gibi görünen hadise o zaman ki şartlarda rutin olarak algılandığından şikayet edilmez.İçerdeki adamın aradığı numara bir türlü düşmez.Ya da konuşmasını her dakika başı makineye jeton atarak uzatıyordur.Bu durumda dışarıda bekleyenler ister istemez kendi aralarında tatlı bir sohbete girişirler.İçerdekinin işinin uzamasıyla birlikte bir süre sonra mırıldanmalar başlar.Derken biri dayanamayıp telefon kulübesinin kapısına içerdekini uyarı amaçlı vurur.İçerdeki ona cevap verir kısa süreli bir tartışma başlar ve biter. Yahut makinede jetonu takılı kalan bayana makineye yumruk atmak suretiyle yardım edilir.Bütün bu hadiselerin geliştiği şartlarda telefonun amacından sapmaması, insanların ihtiyaçlarını yerinde ve makul bir şekilde gidermesi mümkün olabilmekte diyalog ve insanların birbiriyle olan ilişkileri daha sağlıklı ve dayanışma içersinde ilerleyebilmektedir. Yeni dünya düzeninin bize dayattığı daha fazla tüketim daha fazla harcama yapma olmuştur. Bizim mahallenin bakkal Mehmet Efendisi ve onun her mahalle sakini için itinayla düzenlediği veresiye defteri pek meşhurdur.Bir Pazar sabahı kahvaltısı için istenilen sıcak ekmek ve beyaz peynir sarılırken bir yandan da mahallenin son dedikoduları,hükümetin son durumu,memleket meselelerine değinilerek güzel bir sohbet ortamı yaratılır.Bugün veresiye defterinin yerini kredi kartları,bakkalın yerini süpermarketler,Mehmet Efendinin sohbetlerinin yerini de hepsi üniformalı ellerinde durmaksızın “bipleyen” robot gibi çalışan kasiyerler almıştır. Kredi kartları veresiye defterinin aksine insanın harcamalarını denetleyemediği zaaflarına karşı koyamadığı promosyonlara, reklamlara,kampanyaların albenisine kapılıp kendini bilmez bir şekilde yaptığı harcamaların ödenemeyecek boyutta katlanan faiziyle birlikte bedelini canıyla ödeme noktasına getirmektedir. Zamanla duygu ve düşüncelerimizi dile getirme aktarma biçimlerimiz değişmiştir.En önemli ciddi konularda dahi insanlar makinelerin onlara sunduğu imkanlardan yararlanma kolaycılığına kaçarak medeni cesareti olmayan korkak ve ilişkilerin gayri ciddi olmasına yol açmaktadır. Mazimizin vazgeçilmez haberleşme aracı mektuplar.Günümüzde yerlerini çoktan internete,cep telefonuna terk etmiş mektuplar Onlar sevdiğimize duyduğumuz o yüce hislerin büyüklüğünden o muhafazakar şartların getirdiği zorluklardan duyguları dile getirme aracı olmuştur..Oysa bir mektubun yerini ne bozuk bir Türkçeyle anlamsız karakterler serpiştirilerek yazılmış bir cep telefonu iletisi ne de gelişigüzel özensiz bir şekilde yollanan elektronik posta iletisi tutabilir. Mektup yazmak titiz bir iştir.Mektuba gösterilen özen bir nevi yollanana duyulan saygı sevgiyi de gösterir.Beyaz kağıdın üzerine kimi zaman hasret dolu satırlar karalanırlen büyük bir heyecan ve duygu yoğunlaşması ile yazılan kelimeler esnasında kağıda dökülen iki damla gözyaşı mektubu okuyanın yüreğine akar sanki.Kağıdın her bir köşesine sevgilinin kokusu siner.Mektubu alan bilir ki sevdiğinin elleri değmiştir o kağıda.O mutluluk ve coşkuyla defalarca kez okunur aynı heyecan ve sevgiyle satırlar.Mektup göğse bastırılır sevgilinin yerine…Özenle saklanır.Mukaddes bir emanet gibi.. Bilindiği gibi mektup yoluyla haberleşmek özellikle daha önceki devirlerde gidip gelmesi cevap yazması zaman alan bir hadisedir.Böyle olunca bu işin tadı artar.Sevgiler birdenbire tüketilmez.Hasret özlem duygusu sürekli tazelenir.Günümüzde ilişkilerin çok çabuk sona ermesinin nedenlerinden biri de budur.Bir ömür boyunca yaşanabilecek olaylar iletişim imkanlarının da desteğiyle çok çabuk seri bir şekilde küçük zaman dilimlerine sıkıştırılmakta bu kadar acele ve hızlı cereyan eden olaylar sevgiyi tüketmekte ve ilişkiyi sıradanlaştırmaktadır. Kimlik arayışı… Dengesizlik ve iniş çıkışlar içersinde olduğunu gözlemlediğiniz, yeterince olgunlaştığını yetişkin bir birey haline geldiğine inanan buluğ cağındaki bir gence onun kimlik arayışı içersinde olduğunu söylerseniz bu onu fazlasıyla kızdıracaktır.Kimlik arayışı içerisinde olmak ham kişiliğin kendine yer araması,her şeyden şüphe eder hale gelmek, bireyin neye nereye ait olduğunu belirleme sürecidir.Bu dönemde bireyin özgürlükçü ,otorite kabul etmez tavrı su yüzüne çıkar.Kendini keşfetmeye başlayan genç sorgulayıcı bir yapıya bürünür.Sorgulama süreci yararlı olduğu kadar tehlikeli de olabilir.Kişi gerçek nedir arayışı içerisine girerse olası kendisi için hiçbir şeyin bir anlam ifade etmediği sonucundan hareketle tutunacak bir dal aramaya başlar.Bu arayış bu hızla bu dönem boyunca devam edecektir. Bu her insanda yaşanacak bir süreçtir. Bunu kendisini aşağılayıcı bir durum olarak algılamak kadar bunu hakaret vari bir tarzda söylemek de yanlıştır. Gençlik yılları büyük bir özenti kendini kanıtlama temayülleriyle doludur. Olgunlaşmamış her birey ötekilerden farklı olduğunu ya da olgunlaştığını ispat etmek ister. Kendini yeterince iyi tanımadığı için türlü meşgaleler arar bulur. Erkeklerde cinsellik alabildiğine ön planda olduğundan ve bunun kanıtlanma zamanı geldiği düşünüldüğünden karşı cinse yönelim hızlanır.Bazı erkekler kendilerini aşık olmaya zorlarlar.Böyle bir durumda Aşık olma ya da sevme ön kabulüyle alelade bir kız seçilebilir.Bunların akıbetinin hüsran olacağı baştan bellidir.O yıllarda tecrübesizliğe dayalı bilinçsizliğin tesiri duyguları esir alır.Tecrübe yapılan hataların toplamı olduğu düşünülürse bu denemeler doğaldır.Aklın bedenden çıkıp havalanması ile birlikte düşüncesiz dikkatsiz hareketlerde bulunulabilir.Hatta bir çok kişiyle ilişki yaşayıp sonlandırmak bile sağda solda menkıbe niyetine anlatılabilir. Olur olmadık çoğu absürt abartılı cinsel deneyim hikayeleri alabildiğince yaldızlı olarak aktarılır.Bu erkekliğin önemli bir hücceti sayılır. Türk erkekleri için ilişkiler üzerine en temel kaidelerden biri olan bir yaklaşım o zamandan başlar aslında.”Cinsel ilişkiye girilecek kız başka; Evlenilecek kız başkadır” Bu yaklaşımdan da yola çıkarak söylebiliriz ki erkekler hiçbir zaman gerçekten sevdikleri aşık oldukları ve büyük bir ciddiyetle hayatını paylaşmak istedikleri kadınla olan ilişkilerini sağda solda anlatmazlar.Bunu gözlere sokarcasına teşhir etmek olay kahramanı söz konusu kıza verilen değerinde kadranıdır aslında. İnsandaki en temel iki eğilimden biri olan cinsellik bir yana yan temayüller muhteliftir..Kimlik arayışının ve toplumda yer edinme isteğinin hız kazandığı bu dönemde toplumun o zamanki şartlarına bağlı olarak bir gruba ait olmak istenir. Kişinin arkadaş çevresi bu zaman diliminde onu manipule edecektir. İçe dönük insanlarda bu süreç dışadönük insanlara göre daha farklı gelişecektir.İçe dönük insan sessiz ve derinden gider.Arkadaş çevresi daha dar, çoğu zaman birkaç taneyi geçmeyen tiplerdir.İçe dönük insan dışardan sıradan bir insan görüntüsü vermesine rağmen aslında onu içe dönük olmaya yönelten sebepler üzerine düşünen dış dünyayla ilgilenmeyen sevincini üzüntüsünü kendi içinde yaşayan çoğu zaman dış dünyanın gerçeklerini, yaşam tarzını,moda haline gelmiş idealize edilen mefhumları reddeden farklı fikirleri radikal yaklaşımlarını kendine saklayan ilişki kurması daha zor,genellikle yanlış yorumlanan,sofu ve anlaşılması daha çetrefilli kişilerdir.Bu kişiler herhangi bir sebeple entelektüel bir eğilim kazanırlarsa düşüncelerini kabul etmedikleri dış dünyanın yaşam tarzının eleştirisini ve onun yerine ikame ettikleri alternatif yaşam ütopyasını, marjinal düşünürlerin kitaplarında arayacaktır. Durmak bilmeyen keşfetme ve kimlik arayışı ivedilikle yoluna devam eder. Okul defterlerine,sıralara duvarlara sanki dünyanın en güzel sözü keşfedilmişte bundan sonraki yaşamında kendisine bu söz rehberlik edecek, önüne gelen her kilitli kapıyı açacakmış gibi “Dünyada sevmek yasak olsaydı cehennem sevenlerle dolardı” yalınlığında sofistike manalar içermeyen alelade sözler yazılacaktır. Keşfetme, yerine koyma, özdeşleşme,örnek alma,özenmenin doruk noktasına ulaştığı bu dönemde efrat her gün farklı bir düşüncenin, sanatçının,yazarın,şairin etkisi altına girecektir.Bu tıpkı ufak bir çocuğun her gün farklı bir oyuncakla oynamak istemesine benzer.Özellikle dışadönük tip daha hızlı yaşama ve bir an önce kendini ispat etme isteğiyle doludur.Keşfettiğini dışa vurma isteği tavan yaptığından, o an için etkisi altında kaldığı ne varsa bunları yansıtmaktan kendini alıkoyamaz.Bir okulda sınıfın içersinde nerden açıldığı bilinmeyen bir tartışmayı kendisi için fırsat olarak görür.Seri ve kendinden emin cümleler sarf ederek herkesin dikkatini çekmeyi başarır.Yine bu anlamda dışadönük bir kız hemcinslerinin bile tepkisini çekebilecek kadar feminizm yanlısı sert ifadeler kullanabilir. Dışadönük tipler aceleci ve nisbeten değişken yeniliğe açık insanlardır.Uzun vadede bulundukları kabın şeklini almaları oportunist bir yaklaşım içersine girmeleri beklenebilir Bu yüzden bir dışadönük hayata boyunca her türlü düşüncenin içine girip çıkabilir. Özellikle gençlik döneminde bazı kesimlerde bu perspektifte siyasi kimlik kazanma eğilimi baş gösterir. Siyasi kimlik kazanmak için kitleleri harekete geçirebilecek henüz körpe yahut cahil bir beyinin bile rahatlıkla anlayabileceği sloganlara ihtiyaç vardır.Çünkü büyük kalabalıkları alt yapısı sağlam olmayan düşüncelere sahip boş beyinlerı sofistike düşünceler geniş açıklamalı manifesto niteliğindeki nutuklarla harekete geçiremezsiniz.Daha basit bir şeye ihtiyaç vardır.Slogan! Slogan küçük ve herkesin anlayabileceği niteliktedir.Kafa yormaz.Bazen bir cümledir bazen sadece birkaç kelime. Fakat olgunlaşma sürecindeki bireyin nereye ait olduğunu ya da olacağı belirlenirken onun o sloganlardan etkilenmesini sağlayacak başka bir şeye daha ihtiyaç vardır.Çoşku ve heyecan.. Coşku ve heyecanı tetikleyen hızlandıran derinden ve bütün benliğinde hissetmesini sağlayan en önemli araçların başında müzik gelir. Müzik sadece efratın beğenisini ifade etmez. Müzik zevki aynı zamanda yaşadığı çevrenin bulunduğu statünün etkisiyle kafasında şekillenen düşünceleri notalarda bulmaktır. Notalar kişiliğin derinliğindeki hislere tekabül ederken, güfte de hislerin yazıya dökülmesi, yani düşünceye karşılık gelir. Gençlik döneminde Nazım Hikmet okuyarak veya radikal müzik grupları dinlenerek solcu olan bir kesim olmuştur.Bunlar genellikle özentili içi boş farklı olmak adına bir grubun kisvesine giren beyinlerdir.Bu kişilere duyduğum kişisel antipatiden bahsetmeden geçemeyeceğim.Bu tiplerin önemli bir bölümü solculuğu farklı olmak,sonsuz özgürlük, istediğini söyleyebilmek,dilediğini giyebilmek,dogmalarda dahil kimsenin düşüncelerine saygı göstermek zorunda olmamak şeklinde algılamıştır.Bu tipler öylesine boş ve akılsızdır ki fakirin, ezilenin,ekmek parası olmayın,malı mülkü bulunmayanın destekçisi,savunucusu olmak adına herhangi bir düşünce akıllarında yoktur..Okulun kılık-kıyafet yönetmeliğine muhalif olmayı solculuk sanar.Ezilmeyi,kendilerine uygulanan eylem, ezileni farklı düşüncelere sahip olduğunu zannetiği için kendisi, ezilenleri de değişik düşüncelerini dile getiren sol görüşlü insanlar olarak değerlendirirler.Kıyafet özgürlüğü sloganıyla, mankenlere nazire yaparcasına çeşit çeşit kreasyonlarını sergileme heyecanıyla dolu olduklarından elbisesi olmayan kesimin,mustazafın öyle bir ahvalde nasıl sıkıntılı olabileceğini hiç düşünmez.Onun için aylak serseri kuralsız kaidesiz hayat solculuk demektir.Bu kisve arkasındadır sürekli.. Bunların şımarık zengin kız çocukları olanları vardır ki onlara ayrıca parantez açmak gerekir.Taşrada bir okulda her sosyal tabakadan insan bir araya gelebilmektedir.Fabrikatör bir babanın kızıyla öksüz ve yurtta kalan bir çocuk aynı sınıfı paylaşabilir.Ya da genç kızımız gibi “pazartesi sendromu” yaşadığı için değil de Pazar günü tarlada ailesine yardım ettiği için yorgunluktan uyuklayan bir çocuk vardır sınıfta.Nasırlı pütürlü yıpranmış ellerini saklamaya çalışır.Ailesi iyi okullarda okusun diye onu şehre uğurluyordur her sabah köyünden.Ahırla bitişik,rutubetten dökulen sarı renge gelişigüzel boyanmış odasının duvarı minder ve hasırla oluşturulmuş yatağından her sabah kahverengi kızıl karışımı horozun sesiyle uyanıp o alacakaranlıkta el sümesi ayağına gelişigüzel geçirdiği lastik ayakkabıyla avludaki çeşmeye elini yıkamak için hareketlenir.Sonra içeri gelip,kapının arkasına iki çivi ile tutturulmuş demir askıya takılı okul ceketini giyer.Ve okula gider.. Sınıfında ekseriyetle kendine nisbeten daha yakın sosyal tabakadaki insanlar yan yana oturur.Ya da sınıfın bir köşesinde geldiği ilk günden beri yalnız oturan tek kişidir.Üstüne başına revaçtaki deodarant,parfümleri boca etmemiş, edememiştir..Saman kokar,toprak kokar,tezek kokar,rutubet kokar,dağ kokar,bayır kokar,çimen kokar,Anadolu kokar.. Bu Anadolu çocuğunun gönlünde mihribanım dediği sarı saçlı kendisiyle tanışıklığı bile olmayan bir yar yatar.Bazen ondan habersiz gizli gizli seyrettiği mihribanı onu izlediğini farkettiği şüphesiyle yarım dakikadır başını önüne eğip gözlerini yerdeki taşlara sabitlerken,bir süre sonra ne olduğu muamma tuhaf bir olaya kulakları tırmalarcasına kendi gibi zirzop arkadaşlarıyla koro halinde gülmelerine dayanamayıp yerdeki gözlerini yeniden ona doğru çevirdiğinde anlar gerçeği.Farkedilmediğini;fark etmediğini.. Onlar ki anadolu toprağında yeşermeye çalışan çile çiçekleri.Anadolunun.kokusunu,türkülerini,manilerini,sevdalarını getirirler içeri..Halbuki yorgun,kederli Nasırlı ellerine dokunmaya imtina eder fondotenli,puduralı,cilalı kalem gibi ince uzun ak eller… İşte bu özenti dolu kokuşmuş zihniyet acıyla cebren olgunlaştırır arı,berrak,saf Anadolu çocuğunu.Ve beraberinde onun hayatı boyunca omzundaki taşıyacağı yükü de ağırlaştırır. Okul yılları demişken bahsetmeden olmaz.. Okul yıllarımdan ukde bir şey vardır.Okulun düzenlediği piknik amaçlı geziler.. Kalabalık sınıflar ekseriyetle -birkaç tanesi- toplu olarak bu alanlara gider.Herkes evinde ne varsa bir gün öncesinden hazırlar getirir.Ve nihayet o gün geldiğinde kelimelerin anlatmaya yetmediği son derece trajik bir olay yaşanır.Konun hassasiyetinin yeterince mütehakkim olamayan bir öğretmen sınıfın kendince gruplar oluşturmasını ister.Yaşı ne olursa olsun insan insandır.Öğrenciler kendi akranları ile birlikte bir grup oluşturular.Varlıklı öğrenciler beraberce oluşturdukları gruplarında taşımaya zorlandıkları tıka basa dolu çantalarından çıkardıkları türlü türlü yiyecekleri sıralarken yan tarafta domatesi ekmeğe sürmek suretiyle, haşlanmış patates ve yumurta ile açık havada olmanın verdiği iştahla acıkmış olan grup karnını doyurmaya çalışmaktadır. Ve öğretmenler asla o grupların değil şen şakrak kahkahaların yükseldiği sınıfın en gözde isimlerinin olduğu grupla ilgilenir hep.Tıka basa dolu bir koca ordunun bile doyabileceği çanta dolusu yiyecekler Öğretmenlerin hizmetine sunulur.. Birlik beraberliği sağlama, beraberce eğlenme ve sosyalleşme amaçlı olması gereken gezi kimin hangi tabakaya ait olduğunu teşhir eden herkese haddini bildiren canlı bir deney haline sokulmuştur. Öğretmen deyince aklıma her zaman uzun önlüğü tıknaz yapısı ile hayatımın ilk dersini aldığım sınıf öğretmenim Nurten hocam gelir.O bir öğretmenin ötesindeydi.Öğretmen demek sadece size okuma yazma öğreten kişi demek değildir.Hayatında ilk kez okula giden bir çocuk ailesinden ve çevresinden öğrendiği yarım yamalak bilgiler dışında boş körpe bir beyine sahiptir.Çocuğun henüz gelişmemiş kişiliği kol kanat gerilemeye muhtaç bir benliği vardır.Ona gösterilen yaklaşım öğretilenler temel olması bakımından çok önemli olduğu gibi hayatı boyunca aklından çıkmayacak hafızasına kazınacak olaylardan bir bölümünü de bu dönemde yaşayacaktır.Nurten öğretmenim anaç bir insandı.Otoritesiyle sevgi dolu yüreğini harmanlayabilmiş bu dengeyi çok iyi ayarlayabilmişti.Öksüz çocuklara bir anne sevgisiyle yaklaşmış,ailesi olan şanslı çocukların da ikinci bir annesi olmuştu. Bize öğrettiği değerler… Kazandığımız istiklal savaşımız.Bu ulusun vazgeçilmezleri.Kurduğumuz Cumhuriyet.O cumhuriyetin kurucu Mustafa Kemal Atatürk ve onun devrimleri..Bir öğretmen öncelikle gelecek nesilleri kendisine emanet eden baş Öğretmen Atatürk’ü iyi anlayabilmiş kendisine verilen bu kutsal emanetin değerini özümseyebilmiş olması gerekir.-Tabi bunları kendi ulusumuz için söylüğyorum- Cumhuriyetin öğretmenleri gelecek nesilleri yaratan karanlığın cehaletin yılmaz savaşçılarının kendileri olduğunu unutmamalıdırlar. Bir öğretmenin görevi mesai saatini doldurmak değildir.Öğretmenlik, şartları bakımından (tatil-garanti iş) tercih edilen bir meslek olduğu sürece o kuşaklara bakarak geleceğe dair umut beslemek hayalcilik olur.Öğretmen olmak mesleğin çok ötesinde bir gönül işidir.Kendini geleceğe adamaktır öğretmenlik. Günümüzde bu kutsal mesleğin oldukça yozlaştığını söylemek mümkün.Ulusal bilinci aşılamak fedakarlık ve özveriyle üstün bilgi birikimini gelecek nesillere aktarmaya çalışan nitelikli öğretmenlerimizin sayısı oransal olarak her yıl daha da geriye gitmekte daha da tehlikelisi öğretmenlik en kolay yoldan kendini devletin kapısına atmanın bir yolu olarak görülmektedir. Ulusal değerlerimiz, her pazartesi sabahı Cuma ders çıkışı hep beraber söylediğimiz istiklal marşımız,öğrenci andımız,ulusal bayramlarımız, coşkuyla kutladığımız saygıyla andığımız özel günlerimiz,bize bu günlerin mukaddesliğini bize aşılayanlar.. Şimdi bu milli değerlerimiz bizi biz yapan ulusal bayramlarımız ne hale geldi getirildi? Renksiz ve bayağı bir şekilde hazırlanan programlar hiçbir çoşku heyecan yüklemeden gelişigüzel samimiyetsiz törenler sonucunda günün önemini kavramayan ruhunda hissedemeyen beyinler bugünleri angarya olarak görme noktasındırlar.Büyük bir ızdırap duyarak söylüyoruz ki bütün ulusal ve dini bayramlar tatil için birer fırsat haline gelmiştir. Bu utanılacak durumun müsebibbi bütün manevi değerlerin içini boşaltıp tatsız tutsuz ruhsuz heyecansız ham,ermemiş meyva gibi ağzımıza sunan kapitalizmdir. Ne bayram eski bayramdır ne merasim eski merasim.Ne öğrenci eski öğrencidir ne öğretmen eski öğretmen.Okullar her gün başka bir skandalın yaşandığı kapı önlerinin uyuşturucu satıcılarının mekanı olduğu şiddetin kol gezdiği yerler haline gelmiştir. Mahalle Kültürü… Hayata Gözünü açtığınızda beton yığınlarının arasında,gökdelen vari yüksek apartmanların boy boy yana yana dizildiği,kimsenin kimseyi tanımadığı,kendi apartmanında olan olayı gazeteden okuyan birbirini tanımayan tanımak istemeyen kişilerin olduğu bir mühitte değilde Annelerin babaların,çocukların birbirine karıştığı sokakların akşam ezanına kadar her dem dolu olduğu bir mahallede açmışsanız gerçekten şanslınız demektir. Köyden kente göç ile birlikte sayıları hızla azalan eski taşra mahallerinde yaşam bir başkadır.Son yıllarda moda haline dönüşen deprasyon ve psişik vakalar modern çağın hastalıkları haline gelmiştir.Depresyon,tatminsizlik,doyumsuzluk,monotonluğa bağlı sıkıntılar modern yaşamın getirdiği maddiyaçılığın,sahteliğin, samimiyetsizliğin,hırsın ve yalnızlığın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır..Sözüm ona modern aileler beton duvarlar arasında çocuklarına koydukları kurallar çerçevesinde yalnızlığa itmişler onları sokaktaki yaşamın acımasızlığı kendi yaşamının dışında çok farklı şartlarda yaşamını sürdüren insanlardan uzak kılmışlar çocuklarını belki büyüyünce kimi zaman tatlı bir hüzün kimi zaman acı bir tebessümle anımsayacağı geçmişini hatırlama hakkını elinden almışlardır. Taşra mahallerde özellikle yaz günleri bir başka olurdu.Güneşin kavurucu sıcağının elini kısmen çektiği ikindi vakitlerinde ellerinde el işleri ile kapının önünde oturan kadınlar bir yandan yakınlarda ise çocuklarını kontrol eder bir yandan işlerini görür bir yandan da dedikodu ederlerdi.Bu buluşmalar ekseriyetle avlusu geniş mustakil evlerde olmakla birlikte periodik olarak düzensiz bir sırayla giderdi.Yazdan kışa hazırlığın yoğun bir şekilde sürdüğü bu dönemde kasa kasa domatesler bizim tır tır dediğimiz sonraları üç tekerlekli denilen araçlarla taşınır.Salça yapmak için bidonlar yıkanıp hazır hale getirildikten sonra yardım etmek isteyenler kızlı erkekli eline aldığı bıçaklarla bidonun içine salçalık domatesleri doğrarlardı.Bir kaç kez bu işe katıldığımı hatırlıyorum.İmece usulü yaşam taşranın vazgeçilmez öğesidir.Yine halı yıkama işi de buna bir örnek teşkil eder.Ayaklar çıplak paçalar dizlere kadar sıvalı bir şekilde zemine sürülen ilaç ve eski elbise artıklarının filelerin atletlerin bez olarak kullanarak halıyı çitileyen bir grup insan.Hatta çocuklar bunu oyun haline de getirmekten kendini alamaz.Çeşmeye takılı olan hortum ve sürekli akan suyu baş parmak yardımıyla tanzikli hale getirip etrafa korku saçmak etraftakileri gelişigüzel ıslatmak da alışıla gelmiş eğlenceli sahnelerdir.Yine kadınların bezme,(gözleme) pişi(hamurun sıcak yağda kızartılmasıyla yapılan bir tür yiyecek)yufka günlerinde oyun oynayan çocuklar ve etrafta her kim varsa çağırılır sokaktan tesadüfen geçenlerde dahil herkes bu işten nasibini alırdı.Şimdi bunları anımsayınca aklıma geçenlerde evde yalnız başıma kaldığımda üst kattaki komşumuzun hafta sonunda kızının gelmesi şerefine yapılan börek ve çöreklerin kokusunun olduğu gibi evimizi işgal etmesini,karnı aç olan bir insanı fevkalade rahatsız edebilecek bu durumu artık alışılagelmiş eskilerine eklenen bir duyarsızlık,bencillik halkasını hatırladım.Zira eskiden bu tür durumlarda kesinlikle evde pişen güzel bir tabak içinde komşuya ikram edilir.O tabak onda kalır.Bir başka zaman da o tabağı başka bir yiyecek konarak iade edilirdi.Böyle zamanlarda bu geleneğin ne kadar insancıl öğeler barındırdığını daha iyi anlıyorsunuz. Kalplerini birbirine bağlayan sevgi ve sevginin kaynağı paylaşmaktır.Paylaştıkça her şeyin tadı artar.Kuşkusuz herkesin içli dışı olduğu ortamlarda sorunlar olmuyor değildir.Yıllanmış tozlu halıyı koca demir bir sopayla silken üst katta oturan Neriman Teyze ve bundan şikayet eden Nimet hanım,balkon demirlerini naşırfa ile(yıkamak ya da yıkanmak için kullanılan plastik bir su kabı) yıkayan Serpil Hanım seken damlaların bazılarının balkona, bazılarının yeni sildiği camlara çirpidiğini görüp hiddetlenen Selver teyze atışmaları bilindik muhtemel olaylar arasındadır.Tabi tam da bu noktada sofra altı mevzusuna değinmeden olmaz.Eskiden yemekler yere yazılan bir bez üzerinde yenirdi.Bağdaş kuran insanlar sofranın etrafına toplanarak heyecanla yemeğin gelmesini beklerdi.Koca bir tasın içindeki çorbaya sallanan kaşıkların tasa çarpmasıyla oluşan ses yemeğe başlamak için verilmiş bir gong sesi işlevi görürdü adeta.Sofraltının bu noktadaki işlevi ekmeğin ve yiyecek maddelerinin halının üzerine dökülmesini önlemektir.Sofra altı basit görünümlü sıradan,desenli ya da ekose bir bezdir.Yemeklerin masada yeme alışkanlığı yerleşmesi ile yok olma noktasındadır.(Hala her öğünümü yerde ve sofra altının üzerinde yesem de)Halen zorunlu durumlarda (öğrenci evleri,inşaat işçileri)gazete kağıtları sofra altı bezi yerine ikame edilir.Gazeteler düzgünce yere serilir.Üzerlerine sahip olunan yiyecek maddeleri konulur.Kahvaltı türü bir öğün geçirildiğini varsayarsak bu noktada garip bir durum cereyan eder.Önceleri yüzüne dahi bakılmayan gazeteler her daim böyle bir durumda kıymete biner.Bazen çaydanlık burçlara inanmayan bir arkadaşınız tarafından tam kendi burcunuzun üzerine konmuştur bazen de en sevdiğiniz köşe yazarının bir yazısının veya yabancı bir mankenin boylu boyunca Allah ne verdiyse objektiflere verdiği pozun üstünde şekerliği görmeniz ile cinnet geçirmeniz mümkün olabilmektedir.Kesin olan bir şey vardır ki gazete üstünde yemek yenirken gazetede nasıl bir insan olursanız olun ilginizi çekecek bir haber bulursunuz. İşte bu sofra altı sürekli balkondan aşağı silkilen bir bez olduğundan bir çok komşu kavgasının merkezindeki nesne olabildiği gibi bazı evlerde kendi balkonuna silkilerek artıklarıyla serçe kuşlarının karnını doyurmak gibi mübarek bir amaca da hizmet etmiştir. Muhtelif mahallerde de evrensel kaidelerle belirlenmiş bir yapı varmışçasına benzer manzaralar görülür.Sözüm ona her mahallenin bir delisi vardır.Mahalle sakinleri ona bu benzetmeyi kişinin nörolojik yapısının maruf olduğundan veya akli bir teşhis koyma yetisinin bir sonucu olarak değil de yaşam tarzı itibariyle herkesten farklı bir hayatı seçen genellikle kalender, yeri geldiğinde mahalle sakini standartlarının üstünde laflar edebilen insanlara bu ismi verirler.Mahallenin delisi aynı zamanda üstü başı pejmurde,kalender, iradi ya da gayri iradi olarak mutavazi kırık dökük ihtirassız bir hayatı kendine seçmiş adamdır.Mahallenin delisi bu yönüyle insanlar üzerinde daha sevimli daha doğal daha sıcak izlenimi bırakır.Bu etki insanların aslında kendisine bilinçaltından gelen etkilerle gıpta ile bakma duygusudur.Bir çok insan hırslı bir yaşamın kurbanı olduğunu zaman zaman fark eder lakin yinede kendini bundan alıkoyamaz.Bu en büyük bağımlılıklardan bile daha kuvvetli gayri iradi bir istektir.İnsan hayatında meydana gelebilecek büyük şoklar dışında bu kuvvetli zincirlerin kırılması hemen hemen mümkün değildir.Sevilmesinde kendisine sahip çıkılmasında gizli neden de budur. Ve Üzerinde ekmek pişen odun ateşinin dumanın yüzeyine sindiği,karnı acıkmış bir kuşun giderayak yaptığı işgüzarlığı aniden bastıran sağanak yağmurun temizleyip,aşındırdığı,yaz sıcağında soluksuz kalmış terlemiş orta yaşlı bir amcanın ağır aksak ziyaret ettiği,yine mahalle arasında oynanan oyunlarda meydana gelen küçük bir kaza sonrası büyük bir gürültü ile hüngü hüngür ağlayan bir ufaklığın kısa süreli dinlenmesi amacıyla oturtulduğu,yazın elde edeceği gelirle kışın okul masraflarını çıkarmaya çalışan bir ilkokul talebesinin günün muhasebesini ve simitlerin teftişini,tertibini yapmak amacıyla ekmek teknesiyle beraber üzerinde mola verdiği ve aynı zamanda kırık dökük ve bir evin bahçe sinirlarını gösteren ikinci sınıf kalitede birinci sınıf görev yapan taşlar…. Akşamüstü akşama çalarken eski elbiselerimle üzerinde oturduğum taşlar.Ve o taşlardan seyrettiğim mahallem.Gözümün iliştiği sokak lambaları.O sokak lambaları ki sarı ve beyazdırlar.Kimisi edebiyete intikal etmek üzere olan mustakbel bir mefta adayının son çırpınışları gibi hızlı hızlı yanar söner durur.Kimisi çoktan ölmüştür.Ve ölen o lamba çevresini de karanlığa hüzne boğar.En sıhhatli en parlak,mukavematı en yüksek lambalar.Ve çevresinde daireler çizerek dolanan kara küçük serseri sinekler.Başımızı döndürcesine hareler.Sanki mistik bir ayin gibi.İbadet eder gibi.Semazenlerin semaları gibi namutenahi. Yaşanan devir hangi devir olursa olsun yaşamaya dair her gün hayatıma hangi yeni neden giriyor olursa olsun bütün bunlardan otonom garip felsefik sofistike düşünceleri bu dünya gerçeklerinden uzaklaşarak nesnelere yüklemek aynı zamanda bu dünya düzenine bilinçdışı bir tepki olarak yorumlanmalı belki de… Günümüzde bütün bu anlattıklarımız sahip olduğumuz değerler çok büyük bir erozyona uğramıştır.Silkilen sofra altılar görmüyoruz artık.Artık anlattığımız mevzulardan atışmalar olmuyor.Daha doğrusu günümüzde iletişim asgari düzeyle sınırlandırıldığından herhangi bir atışma olması söz konusu olmuyor.Bırakınız aynı mahalleyi,sokağı aynı apartmanda oturanlar dahi birbirini tanımamaktadır.Toplu taşıma taşıtlarında tesadüfen tanışan insanların aynı apartmanda oturduklarını şaşkınlıkla öğrenmesi insanlık adına gelinen noktanın bir özeti gibidir.Eskiden güldüğümüz inanmak istemediğimiz büyük şehirler için söylenen bir çok şey anadolu’ya da sirayet etmiş,altlı üstlü oturan komşular biribirnden bihaber bir vaziyette yaşamaya başlamışlardır. Evet artık kapının önünde halı yıkayan ayağı çıplak paçaları sıvalı,marketlerden hazır salça almayıp kendi salçasını yapan,sofra altısını silken insanlar görmüyorum.Daha acısı ben her bir katında dört daire olan yedi katlı bu yedi blokta tesadüfi merdiven rastlantıları dışında insan yüzü görmüyorum. Mahalle maçları…. Mahallede kız çocukları umumiyetle ip atlama,sek sek,saklambaç,yakantop gibi oyunları tercih ederken erkeklerin vazgeçemediği oyunların başında Futbol ve bilye-gazoz kapağı oyunları gelirdi.Futbolu belki bütün oyunlardan ayırmak lazım.Simon Kuper’in dediği gibi “futbol asla sadece futbol değildir”Bir futbol maçının içinde her tür türlü duygu ve hayata dair ne varsa o sürenin içinde yer alır.Doksan dakikalık sürede insan yaşamının süresini sembolize eder.İnsan yaşamı içerisinde ne varsa o doksan dakikaya sığar şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşımdır. Mahallede yapılan futbol maçları için gereken en önemli iki malzeme vardır.Bunlardan birincisi ve en önemlisi toptur. İktisadi koşulların etkisi olmalı ki top,bizim zamanımızda çok değerliydi.Öyle ki bir top bulunamadığı için saatlerce ne yapacağını bilmeden yolun iki tarafına cenah olmuş ahali olurdu hep.Diğer olmazsa olmaz da oynayacak alandır.Bunun da sorun teşkil ettiği sıklıkla görülür.Mahallede etraf tehlikelerle doludur.Bir çok kişinin bahçesi ekili dikilidir.Ve oyununuzu topunuz bahçeye kaçtığında patlatılacağı riskiyle oynarsınız.Bu korku tüm oyun boyunca içinizden asla çıkmaz.Oyunun yarıda kalması bir yana herhangi bir sebeple topun patlamasının patlatan üzerine yüklediği sorumlulukları da unutmamak gerekir.Yaşımın daha küçük olduğu zamanlarda topun patlamasının doğuracağı herhangi bir sonuç yoktu aslında.Top patlamışsa patlamıştır.Bugün benim topum patlar yarın seninki.Böylece denge kendiliğinden sağlanmış olur mantığı tedavüldeyken daha sonraları topu patlayan elemana teselli olsun diye midir bilinmez kaideler değişip zarara uğrayanın kefaleti ortaklaşa ödeme yoluna gidilmiştir.Sonraları ise bu da değişerek sadece zararı gerçekleştirene mesuliyetin yüklendiği bir hale geldi.Buradaki değişim gerçekten dikkat çekici. Hangi muhitte olursanız olun mutlaka birileri maddi durum babında kalbur üstüyken bazıları çok daha zor şartlarda yaşamak zorundadırlar.Kimi mahallerde akülü arabası olan zengin sayılırken kimi mahallerde de bir çift temiz pabucu olmak züğürtün çenesini yormak için yeterli bir sebeptir. Ne işe yaradıkları meçhul dikenli ve pis kokulu bitkilerin istilasina uğramış bir arazide kaderine terk edilmiş,köhne,yıpranmış, sönmüş patlak eski bir topu sahiplenmesi dışında hiçbir zaman böyle bir mutluluğa mazhar olduğuna şahit olunmamış fakir bir erkek çocuğun haliyle eğer topu patlatırsa ödemek zorunda kalacağı bir oyuna girmesi cesaret isteyen bir girişimdir.Gururlu çocuk, oyun alanın kenarında, yüzünde yaşamın omuzlarına yüklediği yükün acısı ile maçı izler.Bu hazin tablo öylesine yürek burkucudur ki zaman zaman bir tiran despotluğu intibası ile asla taviz vermeyeceği sanılan topun sahibi bile dayanamayıp onu da oyuna dahil etmek için kendisini oyuna davet eder.Ama nafile.Gururu kırılmıştır bir kere.Sanki şu eski pabucunun arkasında görülen kirli ve çıplak ayakları ile topun peşinden koşması mı önemlidir yoksa ilelebet içinde bir yara olarak kalacak acımasızca camın tuz buz olması gibi kırılan gururu mu? Ama hayır çocuk ne olursa olsun o oyunun içinde olmak ister.İçi acır, yanar içi.Ne kadar kendisine getirilen ısrarlar karşısında kararlı gibi duran bir tavır sergilediyse de.Üstüne üstlük oynamak istemediğini söylemesi basit bir savunma mekanizmasıdır.O hafif kısık dolu dolu olmuş gözleri yalan söylemez.Ve çaresizce o esnada ayağının önüne gelen taşa attığı güçlü tekme esasında hayata kendisine sorulmadan yazılmış mukadderata savrulan bir tekmedir. Topun en önemli sorun olduğu mahallerdede top genellikle maddi durumu nisbeten daha iyi çocuklarda bulunur.Bu çocuklar,yeni ayakkabıları,formasıyla pırıl pırıl parlayan genelde dışarı çıkmalarına pek müsaade edilmeyen oyunlarını küçük kardeşleriyle evde oynadıkları için şu zamana kadar toplarının sağlam kalabilmesini sağlayabilmiş çocuklardır.Bu tam teşekküllü çocuklar çoğunlukla aslında futbol oynamasını da pek bilmeyen mahalle ağzıyla dilendirmek gerekirse “süt” “hanım evladı” “muhallebi çocuğu” diye tabir edilen çocuklardır. Eskiden beri değişmeyen hatta sav olmuş bir kural vardır.Top kiminse oyunun kurallarını o koyar.Ve istediği kadar kötü bir oyuncu olsun, oyun hakkında isterse hiçbir şey bilmiyor olsun.,topun sahibi oyuna dahil olacak herkesi buradan aldığı güçle yönetme eğiliminde olacaktır.Yani sermayeyi koyan aynı zamanda oyunun kurallarını da koyar.”Top benim oynamazsam giderim”in altında yatan budur. Bilindiği gibi futbol mücadele esasına dayalı sert bir oyundur.Bu sertliğin sebeplerinden biri futbola kendini adamış insan profillerinin geçmişinde gizlidir.Hayatı zorluklarla geçmiş fakir çocukların umumiyetle kurtuluş kapısı haline gelmiş olan futbol insanın içinde biriktirdiği hıncın yaşama karşı duyduğu öfkenin topa yansımasıdır adeta..Derebeylerin serfleri gibi ezik, büyümüş efrat sahada akıl almaz bir mücadele içine girer.Kaybedeceği bir şeyi yoktur.Ne üzeri kirlenecek diye sakındığı yeni bir elbisesi ne de yırtılacak diye korktuğu bir ayakkabısı.O delik, yarı yırtık ayakkabısıyla, topla harikalar yaratan çocukların aksine iyi giyimli şık çocukların muaffak olamayışındaki suçu ya topun yamuk olmasında arar ya da yeni aldığı ayakkabısında.. Bazen top, içersinde kimsenin oturmadığı ulaşılması mümkün olmayan yükseklikte bir balkona gidebileceği gibi bazen de asırlık bir ağacın karmakarışık üst dallarından birinin üstüne konardı. Aşağıdan topu düşürmek için atılan çakıl taşlarının fayda sağlamayacağı maruf olan bu durumlarda işte o yaşamın tüm ağırlığını küçücük bedeninde hisseden cesur gözü pek çocuk adeta kahramanca düşme tehlikesinin hiç de azımsanmayacak kadar çok olduğu ağaca çıkar.Canının kıymeti yoktur çünkü.Yaşadıkları şu düz ağaca çıkmaktan daha mı kolaydır?Hem de her gün her saniye.Belki de ezilen gururunu tamir etmek bir kere olsun etraftan takdir almak için tek fırsattır bu.Kimsenin yapamadığı bir şeyi yapmak ancak kimsede olmayan bir şeyle yapılabilir.Belki para, belki zeka ama bunların hiç biri onun için geçerli değildir.Onda herkeste olamayan başka bir şey vardır. Yürek… Sokak aralarında nerdeyse her akşamüstü oynanan futbol maçları bazen başka bir boyut alır.Başka mahallerdeden bilinmedik yüzler mahalleye teşrif eder.Yarı şaka yarı ciddi atışmaların ardından işler kızışmaya başlar.En sonunda bu sorun futbol yoluyla çözümlenmek istenir.Farklı iki mahalleye mensup insanlar aralarında maç yapacaktır.Maç başladığında yıllar yılı aynı sokakta top koşturmuş mazide aralarında husumet meydana gelmiş çocuklar bile bir yumruk olup birleşirler. Kavgalı olanlar barışır.Ortak bir amaç vardır çünkü. Kendi mahallende başka mahalleye yenilmek büyük bir ayıp ve utanılası bir durumdur.Cansiparane,cengavarce müthiş bir mücadele içine girilir.Düşman işgaline dayanır gibi.Neyi var neyi yoksa elinden ne geliyorsa ortaya koyar. Bazen maç sonrası kavgaların meydana geldiği de görülmüşse de musabaka arkasından olayları hataları neden kazanıldığını ya da kaybedildiğini adım adım sorgulamak tartışmak munazara etmek değişmez bir kuraldır. Bilindiği gibi eski zamanlarda aşkın daha kıymetli olduğu söylenir.Bu bir şehir efsanesi değil hakikaten böyledir.Eski zamanlarda sevgililerin birbirini görmesi için yeterli şartlar oluşmadığı doğrudur.Camdan cama görmek ıslıkla mektuplar aracığıyla haberleşmek soylu bir aşk hayatını doğurmuştur.Hızla tüketilemeyen ilişkiler insanları soylu davranmaya yöneltmiştir.Hatta az önce bahsettiğimiz mahalle arasında yapılan maçlar içersinde sevdiği kızın uzaktan gizlice kendisini seyrettiğini fark eden çocuğun normal oyun standartından sapıp ona argo tabirle “hava atmak” onun nazarında değer kazanmak adına topun eline ayağına dolaşması vardır ki görülmeye değerdir.Böyle zamanlarda bu tür motivasyon gibi görünen eylemler aksi yönde sonuçlar vermektedir.Bunun yanında mahalle kültüründe birden fazla kızla beraber olmanın üzerinde sayısız engel vardır.Bunlardan bir tanesi de toplumsal denetimdir.Küçük mahallelerde herkes herkesi tanır.En ufak bir olay çok çabuk bir şekilde yayılıp mahallenin ağzına pelesenk olacaktır.Bu sofu,tutucu kültür içersinde sevdiğiniz kızın bir arkadaşınızın kız kardeşi olması da oldukça aykırı bir durumdur.Toplumsal mekanizma insanları soylu olmaya itmektedir. Bütün bunları yan yana koyduğumuzda geçmişle bugün arasında münasebetler anlamında tuhaf bir çelişki olduğunu görmekteyiz.Bugün geldiğimiz noktada insanların birbiriyle diyalog kurmalarının önünde engeller kalkmıştır.Herkes herkesle cinsiyet farkı gözetmeksizin rahat bir şekilde ilişki kurabilme olanağına sahip iken ne tuhaftır ki bu imkan olumlu ve sağlıklı bir şekilde kullanılmak yerine sadece menfaate ve cinselliğe dayalı bir şekilde kullanılmaktadır.Geçmişte insanların birbiriyle çok yakın ve samimi ilişkiler kurduğunu tek sıkıntının erkek ile kadın arasında diyalog kurmanın zorluklarından kaynaklandığını söyleyebiliriz.Günümüzde bu ortadan kalkmış fakat insanların diğer insanlarla ilişkileri çarpık düzensiz menfaate dayalı vefasızlık üzerine kurulu hastalıklı ve değersiz ilişkiler yumağına dönüşmüştür.O halde günümüzde kadın ile erkek arasındaki ilişki kurma olanaklarının artması gelişmekten ve çağdaş düşüncenin yarattığı bir toplumun ortaya çıkmasından değil kapitalizmin cinselliliği,ilişkileri,kadını meta olarak gören yapısının topluma sirayet etmesi olarak değerlendirmek daha doğru olur. Bütün değindiğimiz konular ışığında kapitalizmin özgürlük getirmesine rağmen bu özgürlüğün manevi değerleri bütünleştirici yönde gelişmediğini hastalıklı bir toplum yarattığını insan münasebetlerini menfaate çıkar ilişkilerine dayalı yüzeysel ve resmi bir hale soktuğunu söyleyebiliriz.Eylemin nasıl hangi insancıl öğeler taşıyarak yapıldığı bu yeni dünya düzeninde ikinci plana itilmiş amaca ulaşmak için en hızlı kestirme yol esas alınmıştır.Hızlı iletişim olabildiğince münasebetlerin asgari düzeye indirildiği bu düzen birbirini anlamayan sevgisiz kalabalıklar içinde yalnız bireyleri ortaya çıkarmıştır.Bu sistemin daha da psikolojik olarak sorunlu ve nevrotik insanları yaratması kaçınılmazdır. Kapitalizm aşk kavramını adeta yeniden tanımlamış hatta böyle bir duygunun olup olmadığı konusunda insanları şüpheye düşürür hale getirmiştir.Çünkü kapitalizmin yarattığı nevrotik kişilik hastalıklı aç gözlü doymak bilmeyen bir kişiliktir.Bu kişiliğin dengesiz iniş çıkışlarla dolu duygusal hayatı normal kişilikli insanlarını da etkileyecek toplum büsbütün hastalıklı insanlardan oluşacak yahut toplumun diğer kesimlerinin değerlere yüklediği anlam ciddi tahribatlara uğrayacaktır.Kapitalizm çıkar,menfaat,meta somut amaçlara en kısa yoldan ulaşma hedefini insanlara aşıladıkça insanlar sapkın kişiliklere bürünecek bu sapkın kişilikler sevgi yoksunu sevgi fakiri insanlar olacaktır. Velhasıl psikoloji biliminin ortaya çıkışı,depresyon,birçok anksiyete rahatsızlığı panikatak, othello sendromu gibi bir çok sendrom çağdaşlaşmanın bedeli olarak ödediğimiz ödediğimiz rahatsızlıklardır. Çağdaşlaşmanın bedelini her şekilde ödüyoruz ve ödemeye devam edeceğiz.. OnuR HTML clipboardsevgiadasi.com(alıntı kurallarına  özen gösteriniz)

26 Mayıs 2013
Okunma
bosluk

Jean Paul Sartre’ın – Duvar adlı eseri

Jean Paul Sartre’ın – Duvar adlı eseri

DUVAR:ODA Mme Darbedat parmaklarının arasında bir lokum tutuyordu. Lokumu sakına sakına dudaklarına yaklaştırdı, lokumun bulandığı pudra şekeri tozlarının uçuşmasından korktuğu için nefesini tuttu. Kendi kendine Güllü, dedi. Bu billurlaşmış eti birden ısırdı ve ağzının içine beklemiş bir su tadı yayıldı. Hastalık, duyguları nasıl da inceltiyor; ne garip bir şey. Camileri, saygılı Doğuluları düşünmeye başladı (Düğünden sonra balayı gezilerinde Cezayir'e gitmişlerdi) ve solgun dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Latilokum da saygılıydı. Elinin ayasını kitabının sayfalar üstünde birçok kereler dolaştırması gerekti, çünkü, bütün sakınmalarına karşılık, sayfalara beyaz pudradan bir tabakayla kaplanmıştı. Elleri, düz ve parlak kâğıt üstündeki küçük şeker taneciklerini kaydırıyor, yuvarlıyor, gıcırdatıyordu. Bu bana Arcochon'u, kumsalda kitap okuduğum zamanları hatırlatıyor. 1907 yazını deniz kıyısında geçirmişti. O zaman başında yeşil kurdeleli büyük hasır şapkası vardı, elinde Gyp ya da Colette Yver'den bir roman, gidip dalgakıranın hemen yanında bir yere oturuyordu. Rüzgâr dizlerine bir kum sağanağı yağdırıyordu. Zaman zaman kitabını köşelerinden tutup silkelemek zorunda kalıyordu. Bu da tamı tamına aynı duyumdu: Yalnızca kum taneleri kupkuruydular, oysa bu şeker tanecikleri parmaklarının ucuna biraz yapışıyorlardı. Siyah bir denizin üzerindeki boz inci rengindeki gök parçası tekrar canlandı gözünde. Eve, daha dünyaya gelmemişti. Kendini hatıraların âğırlığı altında, sandal ağacından yapılma değerli bir çekmece gibi hissediyordu. Derken, okuduğu romanın adı birdenbire aklına geldi: Adı Küçükhanım'dı ve sıkıcı değildi. Ama bilinmeyen bir hastalık onu odasına bağladığından beri, Mme Darbedat, anıları ve tarihsel yapıtları yeğliyordu. Acının, ağırbaşlı okumaların, anılarına, çok incelmiş duygularına yönelmiş ve keskin bir dikkatin, onu güzel bir sera meyvesi gibi olgunlaştırmasını diliyordu. Biraz da sinirlenerek, kocasının neredeyse gelip kapısını vuracağını düşündü. Haftanın öbür günleri sadece akşama doğru geliyordu, kadını alnından sessizce öpüyor ve Temps'ını, kadının karşısında, bir koltuğa oturup okuyordu. Ama perşembe günü M. Darbedat'ın günüydü: Genellikle saat üçten dörde kadar bir saati gidip kızında geçiriyordu. Dışarı çıkmadan önce karısının yanına giriyor ve ikisi damatlarından üzüntüyle söz ediyorlardı. Bu perşembe söyleşileri, en ince ayrıntılarına kadar nereye varacağı bilinen bu konuşmalar, Mme Darbedat'yı tüketiyordu. M. Darbedat sakin odayı bütün varlığıyla dolduruyordu. Oturmuyor, bir aşağı bir yukarı yürüyor, kendi çevresinde dönüp duruyordu. Öfkeyle söylediklerinin her biri Mme Darbedat'yı bir cam kırığı gibi yaralıyordu. Bu perşembe her zamanki alışılmış perşembelerden daha da kötüydü: Şimdi Eve'in itiraflarını kocasına tekrarlamak ve bu koca bedenin kızgınlıktan titrediğini görmek düşüncesi Mme Darbedat'yı kan ter içinde bırakmıştı. Tabaktan bir lokum daha aldı, birkaç dakika tereddütle düşündü, sonra kederli kederli gerisin geri koydu; kocasının onu lokum yerken görmesini istemiyordu. Kapının vurulduğunu duyarak sıçradı. Zayıf bir sesle: -Girin, dedi. M. Darbedat ayaklarının ucuna basarak içeri girdi, her perşembe olduğu gibi: -Eve'i görmeye gidiyorum, dedi. Mme Darbedat ona gülümsedi. -Benim için de öp onu. M. Darbedat karşılık vermedi, kaygılı bir tavırla alnı kırıştı. Her perşembe aynı saatte pis bir öfke midesindeki hazımsızlıkla birbirine karışıyordu. -Ondan çıkınca Franchot'yu görmeye gideceğini; hemen Eve ile ciddi ciddi konuşmasını ve onu inandırmaya çalışmasını isteyeceğim. Doktor Franchot'yla sık sık görüşüyordu. Ama boşuna. Mme Darbedat kaşlarını kaldırdı. Eskiden, sağlığı yerindeyken, omuzlarını kaldırırdı. Ama hastalık bedenine bir ağırlık verdiğinden beri, bedenini çok yorduğundan, beden hareketlerinin yerini yüz çizgileri alıyordu. Gözleriyle evet, ağzının kenarlarıyla hayır diyordu. Omuzlarının yerini de kaşları almıştı. -Onu elinden alabilmek gerek. -Ben sana bunun imkânsız olduğunu söylemiştim. Zaten yasa çok kötü yapılmış. Franchot, geçen gün bana, hastaların aileleriyle kendi aralarında akıl almaz sorunlar doğduğunu söyledi: karar veremeyenler, hastayı evde tutmak isteyenler. Doktorlar da eli kolu bağlı kalıyorlar, düşüncelerini söylüyorlar, hepsi bu. Ya hastanın, herkesin ortasında bir rezalet çıkarması ya da hastanın kendisinin `beni kapatın' demesi gerek. -Bu da, dedi Mme Darbedat, bugünden yarına olmaz. -Olmaz. Adam aynaya doğru döndü, parmaklarını sakalına daldırarak taramaya koyuldu. Mme Darbedat duygusuzca kocasının kuvvetli ve kırmızı ensesine bakıyordu. -Kız böyle devam ederse, dedi M. Darbedat, ondan daha divane olacak, korkunç derecede tehlikeli bir şey. Bir adım yanından ayrılmıyor, bir seni görmek için dışarı çıkıyor, kimseyi kabul etmiyor. Odasının havası dayanılır gibi değil. Pencereyi açmıyor, çünkü Pierre istemiyor. Sanki insan bir hastadan akıl almak zorundadır. Kokular yakıyorlar, sanırım buhurdanda, pis bir şey. İnsan kilisede sanıyor kendini. Aman Tanrım, bazı bazı kendi kendime soruyorum… bir garip gözleri var kızın, biliyorsun. -Farkında değilim, dedi Mme Darbedat. Ben onu doğal buluyorum. Kederli bir hali var elbette. -Benzi ölü gibi. Uyur mu? Yer mi? Bu konularda ona soru sormamak gerekiyor. Ama Pierre gibi bir adamın yanında geceleri gözünü kırpmamalı diye düşünüyorum. Omuzlarını silkti: İnanılmaz bulduğum da, yani bizim, ana babasının onu kendine karşı korumaya hakkımız olmayışı. Pierre'in, Frachot'nun yanında çok daha iyi bakılacağını da göz önünde tut. Koskoca bir bahçe var. Sonra, diye biraz gülümseyerek ekledi, kendine benzer insanlarla daha iyi anlaşır diye de düşünüyorum. Bu tür yaratıklar çocuk gibidirler, onları kendi benzerleri arasında bırakmak gerekir, bir çeşit masonluk örgütü kuruyorlar. Daha ilk günden onun oraya konması gerekirdi ve ben söyledim; kendisi için. Bu onun yararı için elbette. Bir süre sonra ekledi: -Sana diyeceğim şu ki: onun bir başına Pierre'le birlikte olması, özellikle gece, hoşuma gitmiyor. Düşünsene, dünyanın bin türlü hali var. Pierre fazlasıyla içinden pazarlıklı. -Bilmem ama, dedi Mme Darbedat, pek kaygılanmaya gerek yok; çünkü onun her zamanki hali bu. Herkesle alay eder gibi bir izlenim bırakıyor. Zavallı oğlan, önce çalım sat sonra da bu hale gel, diye içini çekerek ekledi. Bizim hepimizden daha akıllı olduğunu sanıyor. Tartışmayı kesmek için sana şöyle bir: `Haklısınız' deyişi vardı… Durumunu fark edememesi onun için Tanrının bir lütfudur. Her zaman bir parça yana eğik o uzun alaycı yüzü can sıkıntısıyla hatırlıyordu. Eve'in evliliğinin ilk günlerinde, damadıyla biraz sıkı fıkı olmak Mme Darbedat'nın canına minnetti. Ama adam çabalarını boşa çıkarmıştı; hemen hemen hiç konuşmuyordu, her zaman aşırı hareketlerle ve dalgın bir tavırla başını sallıyordu. M. Darbedat düşüncesini söylemeye devam etti: -Franchot bana binasını gezdirdi. Mükemmel. Hastaların meşin koltuklu ve yatar koltuklu, nasıl istersen öyle, özel odaları var. Biliyorsun bir tenis alanı var, bir de yüzme havuzu yaptırıyor. Pencerenin önünde dikilip duruyordu, bacaklarının üzerinde yaylanarak camdan dışarı bakıyordu. Birden, omuzları inik, elleri ceplerinde topuklarının üstünde döndü. Mme Darbiedat neredeyse terlemeye başlayacağını hissetti. Her seferinde aynı şeydi. Şimdi kafese kapatılmış bir ayı gibi bir aşağı bir yukarı yürümeye başlar ve her adım atışında ayakkabıları gıcırdardı. -Dostum, dedi kadın, rica ederim otur, beni yoruyorsun. Sakınarak ekledi: Sana söyleyeceğim önemli şeyler var. M. Darbedat geniş koltuğa oturdu, ellerini dizlerine koydu. Mme Darbedat'nın sırtında hafif bir ürperti dolaştı. Zamanı gelmişti, konuşması gerekiyordu. -Biliyorsun, dedi sıkıntıyla öksürerek, salı günü Eve'i gördüm. -Evet. -Bir yığın şey üstüne gevezelik ettik, çok sevimliydi, uzun zamandan beri ben onu bu kadar güven içinde görmemiştim. Sonra ona bazı sorular sordum, Pierre'le ilgili konuşturdum. Uzatmayalım, dedi yeniden sıkılarak, iyice ona tutkun olduğunu öğrendim. -Hay Allah bunu ben de biliyorum, dedi M. Darbedat. Mme Darbedat'ın biraz canını sıkıyordu. Sözcüklerin üzerine basa basa her şeyi enine boyuna ona açıklamak gerekiyordu. Mme Darbedat, leb demeden leblebiyi anlayan ince duygulu kişilerin arasında yaşamayı hayâl ediyordu. -Ama ben demek istiyorum ki, diye yeniden söze başladı, kız bizim düşündüğümüzden başka türlü tutkun ona. M. Darbedat, tanımlanan ya da anlatılan bir şeyin anlamını pek kavrayamadığında yaptığı gibi gözlerini kızgınca ve kaygıyla kaydırdı: -Ne demek istiyorsun yani? -Charles, dedi. Mme Darbedat, beni yorma. Bir annenin bazı şeyleri söyleyebilmek için güçlük çekeceğini anlamalısın. -Bütün bu anlattıklarının tek sözcüğünü bile anlamıyorum, dedi M. Darbedat, öfkeyle. Şimdi bana şey mi demek istiyorsun yoksa? -Evet ya! dedi kadın. -Onlar daha… daha şimdi? Kadın sıkılarak kuru kuru üç kere: -Evet! Evet! Evet! dedi. M. Darbedat kollarını iki yana salıverdi, başını eğip sustu. -Charles, dedi karısı kaygıyla, bunu sana söylememeliydim. Ama kendime de saklayamazdım. -Çocuğumuz, dedi adam ağır ağır. Bu deliyle! Üstelik adam onu tanımıyor artık, Agathe diye sesleniyor. Kızın duyması gereken duyguyu kaybetmiş olması gerek. Adam başını kaldırıp karısına baktı. -İyi anlamış olduğuna emin misin? -Ortada kuşkulanacak hiçbir şey yoktu. Ben de senin gibiyim, diye canla başla ekledi. Ona inanamıyordum. Zaten onu anlamıyorum. Bana göre, bu zavallı bahtsız adam tarafından etkilenmek düşüncesi yalnızca… İşte, diye içini çekti, sanırım adam onu buradan yakalıyor. -Çok yazık! dedi M. Darbedat. Gelip kızı bizden istediği zaman sana söylediğimi hatırlıyor musun? Sana: Eve'den fazlasıyla hoşlanıyor galiba, demiştim. Bana inanmak istememiştin. Birden masaya vurdu ve kıpkırmızı oldu. -Bu bir sapıklık! Kızı kollarının arasına alıyor, Agathe diyerek, onu, uçan heykeller, yok bilmem ne üstüne bir yığın boş lâf geveleyerek kucaklıyor! Kız da kendini ona bırakıveriyor! İyi, ama ne var aralarında? Kız ona bütün yüreğiyle acısın, ama uygun saatlerde onu her gün gidip göreceği bir dinlenme evine koysun. Ama hiç düşünmemiştim… Kızı dul gibi kabul ediyordum. Dinle, Janette, dedi ağır bir sesle, seninle açık konuşuyorum, bazı duyguları varsa, bir sevgilisi olmasını yeğlerdim ben! -Charles, sus! diye bağırdı Mme Darbedat. M. Darbedat, girerken yuvarlak bir masanın üstüne bıraktığı şapkasını, bastonunu yorgun bir tavırla aldı. Sözlerini: -Bana söylediklerinden sonra, benim pek umudum kalmıyor. Gidip şimdi yine de onunla konuşacağım, çünkü bu benim ödevim, diye bitirdi. Mme Darbedat, gitsin diye acele etti. Adamı yüreklendirmek için, -Bilirsin, her şeye karşın, Eve'de her şeyden… çok dikkafalılık vardır sanıyorum. Adamın hastalığının iyi olmayacağını bilir, ama dikkafalılık eder, bu yüzden başarısızlığa uğrayıp utanmak istemez; dedi. M. Darbedat dalgın dalgın sakalını okşuyordu. -İnatçılık mı? Evet, belki. Peki, sen haklıysan, sonunda yorulacaktır. Adamın her gün keyfi yerinde değil; hem sonra konuşmuyor. Günaydın dediğim zaman bana şöyle bir elini uzatıyor, konuşmuyor. Yalnız kaldıklarında saplantılarına yeniden döndüğünü sanıyorum. Kız, bana, onun boğazlanan bir adam gibi bağırdığını, çünkü sanrılar gördüğünü söylüyor. Heykeller yüzünden. Onu korkutuyorlar, çünkü vızıldıyorlar. Çevresinde uçtuklarını, gözlerini bulandırdıklarını söylüyor. Eldivenlerini giydi, yeniden söze başladı: -Bıkıp usanacak, demiyorum sana. Ama ya bu yakınlarda sapıtırsa? Biraz dışarı çıksın istiyorum, dünyayı görsün. Birkaç kibar gençle karşılaşsın, Simplon'da mühendis olan Schroder'i al işte; geleceği olan biri, birilerinde biraz görür, ötekilerde biraz görür ve hayatını yeniden kurmak düşüncesine yavaş yavaş alışır. Mme Darbedat, sözü uzatmaktan korktuğu için karşılık vermedi. Kocası üstüne doğru eğildi. -Haydi, dedi, gitmem gerekiyor. -Hoşça kal, tontonum, dedi Mme Darbedat, alnını ona uzatarak. Onu öp ve zavallı bir kızcağız olduğunu benim tarafımdan söyle. Kocası gidince Mme Darbedat koltuğunun içine gömüldü, bitkin bir halde gözlerini yumdu. Ne canlılık, diye düşündü sitemle. Biraz kuvvet bulunca, el yordamıyla ve gözlerini açmadan solgun elini yavaşça uzatıp tabaktan bir lokum aldı. Eve, kocasıyla birlikte Bac Sokağında eski bir binanın beşinci katında oturuyordu. M. Darbedat yüz on iki basamak merdiveni çevik adımlarla tırmandı. Zilin düğmesine uzandığı zaman solumuyordu bile. Mme Dormoy'un sözü aklına geldi, hoşlandı: Yaşınıza göre harkuladesiniz, Charles. Özellikle bu hızlı çıkışlardan sonra hiçbir zaman perşembe günü olduğu kadar kendini sağlam ve sağlıklı hissetmiyordu. Kapıyı açan Eve oldu. Doğru ya hizmetçi yok. Bu kızlar hiç kalamazlar. Kendimi onların yerine koyuyorum da. Kızını öptü. -Günaydın zavallı yavrum. Eve de ona belirgin bir soğuklukla, -Günaydın, dedi. -Biraz solgunsun, dedi M. Darbedat, kızının yanağına dokunarak. Yeteri kadar hareketli değilsin. Bir sessizlik oldu. -Annem iyi mi? diye sordu Eve. -Şöyle böyle. Salı günü görmedin mi? İşte her zaman olduğu gibi. Louise Teyzen dün onu görmeye geldi, hoşuna gitti annenin. Konuk gelmesinden pek hoşlanıyor, ama çok kalmamaları koşuluyla. Louise Teyzen şu ipotek sorunu için çocuklarla birlikte gelmiş Paris'e. Sana anlatmıştım, garip bir hikâye. Bana danışmak için işyerime geldi. Yapılacak tek şey vardı: Satmak. Zaten alıcı da bulmuş. Şu Bretonnel. Bretonnel'i hatırlıyor musun? Şimdi işten çekildi. Birdenbire durdu. Eve onu şöylesine dinliyordu. Kızın artık hiçbir şeyle ilgilenmediğini üzülerek düşündü. Kitaplar gibi. Eskiden kitapları elinden çekip almak gerekiyordu. Şimdi okumuyor bile artık. -Pierre nasıl? -İyi, dedi Eve. Onu görmek ister misin? M. Darbedat, sevinçle, -Elbette, dedi, onu görmeye geldim. Bu zavallı çocuğa karşı içi acımayla doluydu. Ama iğrenmeden de ona bakamıyordu. Hastalıklı yaratıklardan korkuyorum. Gerçekte bu Pierre'in hatası değil: Alabildiğine soyuna çekmiş. M. Darbedat iç geçiriyordu: Önlemler almak boşuna, bu gibi şeyler hep çok geç öğrenilir. Hayır, Pierre sorumlu değil. Ama yine de bu kusuru her zaman içinde taşımıştı. İnsanı yargılamak istediğimiz zaman bu hastalıkları hesaba katmayabiliriz; bu kusur kişiliğinin temelini oluşturuyordu. Bir kanser ya da verem gibi değildi. Kızla aşk dönemini yaşadığı zamanlar, Eve'in bu kadar hoşuna giden, bu sinirli çekicilik, bu incelik, bu delilik çiçekleriydi. Kızla evlendiği zaman zaten deliydi, ama belli etmiyordu. İnsan kendi kendine sormalı, diye düşündü M. Darbedat, sorumluluk nerede başlar, ya da daha çok nerede biter. Her an, kendini çok dinlerdi, her an içine dönüktü. Ama bu onun hastalığının nedeni mi, sonucu mu? Uzun loş bir koridorda kızının arkasından gidiyordu. -Bu apartman sizin için çok büyük, dedi. Başka yere taşınmalısınız. -Hep bunu söylersin, baba, dedi Eve. Sana, Pierre'in, odasından ayrılmak istemediğini söyledim. Eve şaşırtıcıydı. Bu yüzden, insan kocasının durumunu iyi bilip bilmediğini kendi kendine soruyordu. Adam bağlanacak cinsten deliydi ve kadın, sanki sağduyu sahibiymiş gibi onun kararlarına ve düşüncelerine saygı gösteriyordu. M. Darbedat hafifçe canı sıkılmış olarak yeniden söze başladı: -Bütün bu söylediklerim sana. Bana öyle geliyor ki, kadın olsaydım, kötü aydınlanan bu eski odalardan korkardım. Ben senin için aydınlık bir apartman olsun isterim, şu son yıllarda bu dediğimden bir tanesini Auteuıl'ün köşesine yaptılar, iyice havadar üç küçük odası var. Kiracı bulamadıklarından kirayı iyice indirdiler, tam zamanı. Eve kapının tokmağını yavaşça döndürdü, odaya girdiler. M. Darbedat ağır bir günlük kokusunun boğazını sardığını hissetti. Perdeler örtülmüştü. Yarı gölgede bir koltuğun arkalığından gözüken zayıf bir ense fark etti. Pierre'in arkası dönüktü, yemek yiyordu. -Günaydın Pierre, dedi M. Darbedat, sesini yükselterek. Ee, bugün nasılsın bakalım? M. Darbedat yaklaştı: Hasta, küçük bir masanın başına oturmuştu, sinsi bir tavrı vardı. -Rafadan yumurta ha, dedi M. Darbedat, sesini daha yükselterek. Çok iyi! Pierre tatlı bir sesle: -Sağır değilim, dedi. M. Darbedat, şaşkın şaşkın, işte gör gibilerden Eve'e çevirdi gözlerini. Ama Eve ona sertçe baktı ve sustu. M. Darbedat onu kırdığını anladı. Pekâlâ, onun bileceği iş. Bu zavallı çocukla konuşma biçimi bulmak olanaksızdı. Dört yaşında bir çocuktan daha az aklı vardı. Eve ise onun bir adam yerine konmasını istiyordu. M. Darbedat, bütün bu gülünç ilgilerin gereksiz olacağı zamanı sabırsızlıkla bekleyip sesini çıkaramıyordu. Hastalar, hep onu biraz sıkardı, özellikle de deliler, çünkü haksızdılar. Sözgelişi, zavallı Pierre her yönden haksızdı, düşünüp taşınmadan konuşuyordu, gelgelelim ondan biraz alçakgönüllülük beklemek, hatlarını geçici olarak kabul etmesini istemek boşunaydı. Eve, kabukları ve yumurta fincanını kaldırdı. Pierre'in önüne çatal bıçakla, bir örtü koydu. M. Darbedat neşeli neşeli: -Şimdi ne yiyecek? diye sordu. -Biftek. Pierre çatalı eline almıştı, uzun solgun parmaklarının ucuyla tutuyordu. Çatalı dikkatle inceledi, sonra hafifçe güldü: -Bu kez bu olmayacak, diye mırıldandı çatalı koyarak. Önceden haberliydim. Eve yaklaştı, çatala aşırı bir ilgiyle baktı. -Agathe, dedi Pierre, bana bir başkasını ver. Eve emri yerine getirdi ve Pierre yemeğini yemeye başladı. Kız kuşku uyandıran çatalı eline almıştı, gözlerini ondan ayırmadan sıkıca elinde tutuyordu: Müthiş bir kuvvet harcıyor gibiydi. M. Darbedat, Bütün hareketleri ve bütün ilişkileri ne kadar da karanlık! diye düşündü. Rahatsız olmuştu. -Dikkat, dedi Pierre, kıskaçları nedeniyle orta yerinden tut onu. Eve içini çekti ve çatalı masanın üstüne koydu. M. Darbedat kafasının kızmaya başladığını hissetti. Bu bahtsızın bütün zıpırlıklarına boyun eğmenin iyi olacağını düşünmüyordu, hatta Pierre açısından da bu zararlıydı. Frachot ona iyi söylemişti: İnsan bir hastanın taşkınlıklarına asla göz yummamalı. Ona bir başka çatal vermek yerine yavaş yavaş onu düşünmeye zorlamak, ilk çatalın ötekilerin tıpkısı olduğunu anlatmak daha doğru olurdu. Masaya doğru ilerledi, göz göre göre çatalı aldı, parmağının ucuyla çatalın dişlerine dokundu. Sonra Pierre'e döndü. Ama beriki sakin sakin etini kesiyordu. Kayınbabasına tatlı ve anlamsız bir bakışla baktı. M. Darbedat, Eve'e, -Seninle biraz gevezelik etsek iyi olur, dedi. Eve sesini çıkarmadan onun peşinden salona gitti. Kanepeye otururken çatalı elinde tuttuğunu fark etti M. Darbedat. Çatalı kızgınlıkla konsolun üstüne attı. -Burası daha iyi, dedi. -Hiç gelmiyorum buraya. -Sigara içebilir miyim? -Elbette baba, dedi aceleyle Eve. Puro ister misin? M. Darbedat sigarayı tercih etti. Birazdan yapacağı konuşmayı düşünüyordu: Pierre'le konuşurken, bir dev, bir çocukla oynarken nasıl zor duruma düşerse, aklı başında olmasından dolayı sıkıldığını hissediyordu. Kendinde taşıdığı bütün aydınlık, açıklık, kesinlik nitelikleri ona sırt çeviriyorlardı. Benim zavallı Jeannette'imle birlikte, kabul etmemiz gerekirse, durum yine aynı. Muhakkak ki Mme Darbedat deli değildi, ama hastalık onu… yatıştırmıştı. Eve, aksine, babasına çekmişti, doğru ve aklı başında bir yapısı vardı. Onunla konuşmak bir zevk olurdu. İşte bunun için aramız bozulsun istemiyorum. M. Darbedat gözlerini kaldırdı, kızının akıllı ve ince çizgilerini yeniden görmek istiyordu. Hayâl kırıklığına uğramıştı: Eskiden o kadar anlamlı ve açık seçik olan bu yüzde bulanık ve donuk birşeyler vardı. Eve her zaman çok güzeldi. M. Darbedat kızın özene bezene, hatta fazlasıyla boyanmış olduğunu fark etti. Gözkapaklarını maviye boyamış, rimel uzun kirpiklerine kadar çıkmıştı. Bu eksiksiz ve çarpıcı makyaj babasına dokundu: -Boyanın altında yemyeşilsin, dedi kıza, hasta değilsin korkarım. Hem şimdi ne kadar da çok boyanıyorsun! Eskiden daha ölçülüydün. Eve yanıt vermedi. M. Darbedat, siyah saç yığınının altındaki bu parlak ve yıpranmış yüzü bir an sıkıntıyla seyretti. Kızda bir trajedi oyuncusu havası var, diye düşündü. Kime benzediğini de tam tamına biliyorum. Orange'da Phedre'i Fransızca oynayan şu kadına, şu Romanyalıya. Bu yersiz açıklamayı yaptığı için onu gücendirmiş olmaktan kaygılandı: Lâf olsun işte! Küçük şeyler için tatsızlık en iyisi. -Kusura bakma, dedi gülümseyerek, bilirsin ki ben yaşlı bir doğalcıyım. Günümüz kadınlarının yüzlerine sıvadıkları bütün bu güzellik müstahzarlarını pek sevmiyorum. Ama haksız olan benim, insan çağında yaşamalı. Eve, sevimli sevimli güldü. M. Darbedat sigarasını yaktı, birkaç nefes çekti. -Yavrucuğum, diye konuşmaya başladı, uzun lâfın kısası, ikimiz eskiden olduğu gibi gel yine gevezelik edelim. Haydi gel, otur, akıllı uslu beni dinle. Şu yaşlı babacığına kulak vermen gerek. -Ayakta durayım daha iyi, dedi Eve. Bana söyleyecek neyin var ki? -Sana basit bir soru soracağım, dedi M. Darbedat; biraz kuru bir tavırla. Bütün bunlar seni nereye sürüklüyor? -Bütün bunlar mı? diye şaşkın şaşkın tekrarladı Eve. -Evet, tabii, bütün bu yaşadığın hayat. Dinle, diye yeniden başladı, seni anlamadığıma kimse inanmaz (birden bir ilham gelmişti). Ama senin de yapmak istediğin şey insanoğlunun gücünü aşıyor. Yalnızca hayâl kurarak yaşamak istiyorsun, değil mi? Onun hasta olduğunu hiç düşünmüyor musun? Bugünün Pierre'ini görmek istemiyorsun, öyle değil mi? Gözünün önünde eskinin Pierre'i var. Yavrucuğum, kızım, bu olur şey değil, diye tekrarladı M. Darbedat. Bak sana belki bilmediğin bir hikâyeyi anlatayım: Biz Sablesd' Olonne'dayken, sen üç yaşındaydın, annenin genç sevimli bir hanım tanıdığı vardı, kadının da güzel ve gösterişli küçük bir oğlu. Bu küçük oğlanla kumsalda oynuyordunuz, siz üç elma boyundaydınız, sen onun nişanlısıydın. Birkaç zaman sonra, annen Paris'te bu genç kadını görmek istedi. Öğrendik ki kadının başına bir felâket gelmiş: Bir otomobilin ön tarafı çocukcağızın başını koparmış. Annene: Haydi git onu gör, ama çocuğunun ölümünden ona hiç söz açma, çocuğun öldüğüne inanmak istemiyor, dediler. Annen kadının yanına gitti, yarı yarıya delişmen bir yaratıkla karşılaştı. Sanki oğlu daha hayattaymış gibi yaşıyordu. Onunla konuşuyor, sofrada yerini hazırlıyordu. Böylece öyle bir sinir bozukluğu içinde yaşadı ki altı ay sonra zorla bir dinlenme evine yatırılması gerekti, orada üç yıl geçirmek zorunda kaldı. Hayır yavrucuğum, dedi M. Darbedat, başını sallayarak, bu gibi şeyler olanaksızdır. Kadının gerçeği cesaretle karşılaması daha yerinde olurdu. Gereği gibi acı duyardı ve sonra zaman bunun üstüne bir sünger çekerdi. İnan bana, her şeye kendini kandırmaya çalışmadan bakmak, en iyisidir. -Yanılıyorsun, dedi Eve. Çok iyi biliyorum ki, Pierre… Gerisi ağzından çıkmadı. Dimdik duruyordu ve elleri bir koltuğun arkalığındaydı. Yüzünün alt kısmında kuru, çirkin bir anlam vardı. -İyi ya… sonra? diye sordu M. Darbedat, şaşkın şaşkın. -Sonrası ne? -Sen?.. Eve, canı sıkılmış bir tavırla, -Onu olduğu gibi seviyorum, dedi çabuk çabuk. -Bu doğru değil, dedi M. Darbedat, üstüne basa basa. Doğru değil. Sen onu sevmiyorsun, sen onu sevemezsin. Böylesi duygular ancak sağlam ve normal bir insana karşı duyulabilir. Pierre'e gelince, sen ona ilgi duyup acıyorsun, bundan kuşkum yok; ona borçlu olduğun üç mutlu yılın anısı var içinde. Ama bana onu sevdiğini söyleme, sana inanmayacağım. Eve susup kalmıştı; orada değilmişçesine halıya dikmişti gözlerini. -Bana yanıt verebilirsin, dedi M. Darbedat, soğuk soğuk. Bu konuşmanın senin için can sıkıcı da benim için daha az can sıkıcı olduğunu sanma. -Nasıl olsa bana inanmayacaksın. -İyi öyleyse, onu seviyorsan, diye bağırdı çileden çıkarak, bu senin için, benim için, zavallı annen için büyük bir felâket, çünkü gözlemeyi yeğ tuttuğum bir şeyi şimdi sana söyleyeceğim: Üç yıla varmadan Pierre tam bir çılgınlığın içine düşecek, bir hayvan gibi olacak. Adam kızına gözlerini dikip baktı; inadıyla kendisini bu üzücü açıklamayı yapmaya zorladığı için kızına öfkeleniyordu. Eve, oralı olmadı, gözlerini bile kaldırmadı. -Bunu biliyorum. -Kim söyledi sana? diye şaşırarak sordu adam. -Franchot. Bunu altı aydır biliyorum. -Bense sana söylememesi için onu uyarmıştım, dedi M. Darbedat, acı acı. Neyse, böylesi belki daha iyi. Ama bu durumda Pierre'i yanında tutman bağışlanır şey değil. Giriştiğin mücadele başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkum, onun hastalığı affetmez. Yapılacak bir şey varsa, özen göstererek kurtarılabilecekse bir şey demem. Ama bak biraz; güzeldin, akıllıydın, neşeliydin, kendini bile bile ve bir hiç uğruna harap ediyorsun. Evet, herkes biliyor, yaptığın şey çok güzel, ama bak işte, bitti artık, ödevini tam yaptın, fazlasıyla yaptın, şimdi ısrar etmek saçma. İnsanın kendine karşı yapması gereken ödevlerin var, yavrucuğum. Sonra bizi de düşünmüyorsun. Pierre'i, diye tane tane tekrar etti, Franchot'nun kliniğine göndermen gerekiyor. Sana mutsuzluktan başka bir şey getirmeyen bu apartmanı da bırakıp yanımıza geleceksin. Başkalarının acılarını dindirmek ve yararlı olmak istiyorsan işte annen. Zavallı kadın hastabakıcıların elinde kaldı, yakınında birine ihtiyacı var. O kadın, diye ekledi, iyilikçiliğinle ve ona yapacaklarınla senin değerini bilecek. Uzun bir sessizlik oldu. M. Darbedat, yan odada Pierre'in şarkı söylediğini duydu. Bir şarkı da değil, daha çok dokunaklı, hızlı bir şiir gibi bir şeydi. M. Darbedat gözlerini kızına kaldırdı. -Oldu mu? -Pierre benimle kalacak, dedi kız, yavaşça, ben onunla iyi anlaşıyorum. -Bütün gün alıkça şeyler yaparak mı? Eve gülümsedi, babasına alaycı, daha çok da neşeli tuhaf bir bakışla baktı. Doğru, diye düşündü M. Darbedat, öfkeyle, bundan başka bir şey yaptıkları yok; bir aradalar ya. -Sen iyice delisin, dedi ayağa kalkarak. Eve kederli kederli gülümsedi, o da kendi kendine mırıldanır gibi: -Pek değil, dedi. -Pek değil mi? Sana söyleyecek tek sözüm var yavrucuğum, beni korkutuyorsun. Kızını çabucak öpüp çıktı. Merdivenlerden inerken: Bunlara şu zavallıyı yakalayıp götürecek ve düşüncesini sormadan soğuk suyun altına sokacak iki tane esaslı adam göndermek gerekiyor, diye düşündü. Sakin ve güzel bir sonbahar günüydü. Güneş, geçenlerin yüzlerini altın sarısı bir renkle aydınlatıyordu. M. Darbedat bu yüzlerin sadeliğiyle irkildi. Aralarında yüzleri karanlık olanlar da vardı, ışıldayanlar da, ama bunlar hep kendisine yakın olan mutluluklardan ve kederlerdendi. Saint-Germain Bulvarında yürürken Eve'in kusurunu yüzüne vurduğumu çok iyi biliyorum. Ona insanoğlunun dışında yaşadığı için kızıyorum. Pierre artık bir insan değil. Ona gösterdiği bütün özeni, bütün sevgiyi, bütün bu insanlardan esirgiyor. İnsanları bir yana atmaya kimsenin hakkı yok; zar zor da olsa toplum halinde yaşıyoruz. Geçenlere sevgiyle, yakınlıkla bakıyordu. Onların ağırbaşlı ve duru bakışlarını seviyordu. Bu güneşli sokaklarda, bu insanların arasında, insan sanki büyük bir aile kalabalığı içindeymiş gibi, kendini güvencede hissediyor. Gür saçlı bir kadın bir açık hava sergisinin önünde durmuştu. Küçük bir kızı elinden tutuyordu. Küçük bir kız radyo alıcısını göstererek sordu: -Bu nedir? -Hiçbir şeye dokunma, dedi annesi, bir alet; müzik aleti. Bir süre hiç konuşmadan durdular. M. Darbedat sevecenlikle küçük kıza doğru, eğildi ve gülümsedi. 2 Gitti. Giriş kapısı kuru bir gürültüyle kapanmıştı. Eve salonda yalnızdı. Keşke geberse. Elleriyle koltuğun arkalığına tutunup gerindi. Babasının gözleri aklına geliyordu. M. Darbedat, Pierre'in üstüne uzmanca bir tavırla eğilmişti. Ona: İyi iyi! demişti hastalarla konuşmasını bilen biri gibi. Ona bakmış ve Pierre'in yüzü iri, fıldır fıldır gözlerinin dibinde belirmişti. Babamdan nefret ediyorum Pierre'e baktığı zaman, onu gördüğünü düşünürken. Eve'in elleri koltuktan aşağı doğru kaydı, pencereye döndü. Gözleri kamaşmıştı. Oda güneş içindeydi, her yerde güneş vardı: Halının üstünde yusyuvarlak solgun ışıltılar halinde, havada, kör edici bir toz gibiydi. Eve, bu her yere dalan, her köşeyi temizleyen, eşyaları silip süpüren ve iyi bir hizmetçi kadın gibi onları pırıl pırıl yapan bu patavatsız ve hamarat ışığa karşı alışkanlığını kaybetmişti. Yine de pencereye kadar gitti, camın önündeki muslin perdeyi kaldırdı. O sırada M. Darbedat binadan çıkıyordu; Eve, birdenbire onun geniş omuzlarını gördü. Adam başını kaldırdı, gözlerini kırparak gökyüzüne baktı, sonra genç bir adam gibi geniş adımlarla uzaklaştı. Eve: Kendini zorluyor, şimdi göğüs sancısı tutacak, diye düşündü. Artık ondan nefret etmiyordu. Onun kafasında, henüz genç görünmek gibi küçük kaygılar vardı. Yine de babasının Saint-Germain Bulvarının köşesini dönüp kaybolduğunu görünce kızdı. Pierre'i düşünüyor. Hayatlarının bir parçası kapalı odadan kaçmış ve güneşte, insanların arasında sokaklarda sürükleniyordu. Bizi hiç akıllarından silmeyecekler mi? Bac Sokağı hemen hemen bomboştu. Yaşlı bir kadın küçük adımlarla karşıdan karşıya geçiyordu; üç genç kız gülerek geçip gittiler. Sonra erkekler, ellerinde çantaları ve aralarında konuşarak geçen güçlü kuvvetli erkekler. Normal insanlar, diye düşündü Eve, içinde böylesine kuvvetli bir kin olduğuna şaşırdı. Etine dolgun güzel bir kadın şık bir adama doğru koştu. Adam, kadına sarıldı, dudaklarından öptü. Eve, acı acı güldü, perdeyi indirdi. Pierre artık şarkı söylemiyordu, ama üçüncü kattaki genç kadın piyanoya başlamıştı. Chopin'in bir Etüd'ünü çalıyordu. Eve, kendini çok sakin hissediyordu. Pierre'in odasına doğru bir adım attı, ama birden durdu, sıkıntıyla sırtını duvara dayadı. Odadan her çıkışında oraya yeniden girmek düşüncesiyle korkuya kapılıyordu. Yine de bir başka yerde yaşayamayacağını pekâlâ biliyordu: Odayı seviyordu. Cesaretini toplamak için durduğu bu gölgesiz ve kokusuz odada, biraz zaman kazanmak istermiş gibi, soğuk bir ilgiyle bakışlarını çevresinde dolaştırdı. Bir dişçinin bekleme odasına benziyor. Gül kurusu renginde ipek koltuklar, divan, tabureler, insana yakın, babacan, loş ve sessizdiler. Eve, pencereden gördüklerine benzer, ağırbaşlı ve açık renk elbise giymiş beylerin başladıkları bir konuşmayı sürdürerek salona girişlerini gözünün önüne getirdi. Bulundukları yerin neresi olduğuna aldırmadan odanın ortasına kadar dosdoğru ilerliyorlardı. İçlerinden biri elini bir dümen gibi arkasına salıvermiş, yolu üstündeki yastıklara, masanın üstündeki öteberiye hafifçe dokunuyor, bu ilintilerden hiç irkilmiyordu. Yollarına çıkan bir eşya oldu mu da bu oturaklı adamlar çarpmamak için sakınacakları yerde eşyanın yerini sakin sakin değiştiriyorlardı. Sonunda, aralarındaki tartışmaya dalmış, arkalarına bir göz bile atmadan oturuyorlardı. Normal insanlar için bir oda, diye düşündü Eve. Kapalı kapının tokmağına bakıyor, sıkıntı boğazına yapışıyordu. Buraya girmeliyim. Onu bu kadar uzun zaman yalnız bırakmamalıyım. Bu kapıyı açması gerekecek, sonunda gözlerini yarı karanlığa alıştırmaya çalışarak Eve eşikte duracak ve oda onu bütün gücüyle itecekti. Eve'in bu direnişi yıkması ve odanın ta içine kadar girmesi gerekiyordu. Birden içinde Pierre'i görmek isteği uyandı. Onun M. Darbedat ile alay etmesinden hoşlanmıştı. Ama Pierre'in ona ihtiyacı yoktu. Eve adamın onu nasıl karşılayacağını önceden bilemiyordu. Birden, bir çeşit gururla hiçbir yerde yeri olmadığını düşündü. Sıradan insanlar benim onlardan olduğumu sanıyorlar. Ama ben onların arasında bir saat bile yaşayamam. Benim orada, bu duvarın öte yanında yaşamaya ihtiyacım var. Ama orada da beni isteyen yok. Çevresinde derin bir değişim olmuştu. Işık yaşlanmıştı; kırçıllaşıyordu: Günlerdir değiştirilememiş bir vazodaki su gibi ağırlaşmıştı. Eve, bu yaşlanan ışık altında eşyalarda, çoktandır unuttuğu bir hüznü yeniden buluyordu. Bu biten bir sonbaharın hüznüydü. Biraz utanarak, çekinerek çevresine bakıyordu. Bütün bunlar ne kadar uzaktı. Odada ne gündüz, ne gece, ne mevsim, ne de hüzün vardı. Çok eski sonbaharları, çocukluğunun sonbaharlarını şöyle bir hatırladı, sonra birdenbire kendini topladı: Anılardan korkmuştu. Pierre'in sesini işitti. -Agathe! Neredesin? Kadın: -Geliyorum, diye bağırdı. Gözlerini faltaşı gibi açıp ellerini öne doğru uzatırken ağır günlük kokusu burun deliklerini ve ağzını doldurdu -koku ve yarı gölge, su, hava ya da ateş gibi ona bildik, basit bir öğeydi; boğucu ve tiksindirici gelmiyorlardı- ve sis içinde yüzermiş gibi duran solgun bir gölgeye doğru sakınarak ilerledi. Bu Pierre'in yüzüydü. Pierre'in elbisesi (hasta olduğundan beri siyahlar giyiyordu) karanlığın içinde eriyip gitmişti. Pierre başını geriye doğru atmış, gözlerini kapamıştı. Güzeldi. Eve onun uzun kıvrık kirpiklerine baktı, sonra yanındaki alçak iskemleye oturdu. Acı çeker gibi bir hali var, diye düşündü. Kadının gözleri yavaş yavaş alacakaranlığa alışıyordu. İlk olarak yazı masası belirdi, sonra yatak, sonra koltuğun yanındaki halının üstüne dağılmış Pierre'in kendi eşyaları: ustura, zamk kutusu, kitaplar, kuru ot koleksiyonu. -Agathe, sen misin? Pierre gözlerini açmıştı, ona gülerek bakıyordu. -Çatal, biliyorsun değil mi? dedi. Bunu adamı korkutmak için yaptım. Çatalın hemen hemen hiçbir şeysi yoktu. Eve'nin kaygıları silindi, hafifçe güldü. -Çok iyi başardın, dedi. Çok şaşırdı. Pierre güldü. -Gördün mü? Çatalı elinde uzun süre kurcaladı; avucunun içinde tutuyordu. Bu nesneleri tutmasını bilmemekten, avuçluyorlar, dedi. -Doğru, dedi Eve. Pierre sol elinin ayasına sağ elinin başparmağıyla hafifçe vurdu. -Bununla tutuyorlar. Parmaklarını yaklaştırıyorlar, nesneyi yakalayınca avuçlarını onu gebertmek için üstüne bastırıyorlar. Hızlı hızlı, dudaklarının ucuyla konuşuyordu. Şaşkın bir hali vardı. Sonra, -Kendi kendime ne istediklerini soruyorum, dedi. Bu adam daha önce gelmişti. Niçin beni oraya göndermek istiyorlar? Ne yaptığımı öğrenmek istiyorlarsa, ancak perdede okumak zorundalar, evlerinden çıkmaları da gerekmez. Hatalar yapıyorlar. Bense hiç hata yapmam, bu benim kozum. Hoffka, dedi, hoffka: Uzun ellerini alnının önünde oynatıyordu: -Sürtük! Hoffka paffka suffka. Daha da ister misin? -Çan mı? diye sordu Eve. -Evet. Çan gitti. Ağırbaşlılıkla yeniden konuşmaya başladı: -Bu herif bir ast dedi. Onu tanıyorsun, onunla salona gittin. Eve karşılık vermedi. -Ne istiyor? diye sordu Pierre. Sana söylemiş olmalı. Kadın bir an karar veremedi, sonra birdenbire: -Senin oraya kapatılmanı istiyor, dedi. Pierre'e gerçek yavaş yavaş söylenince kuşkulanıyordu, şaşırtmak ve kuşkularını felç etmek için gerçeği şiddetle yüzüne vurmak gerekiyordu. Eve onu aldatmaktansa, sert davranmayı yeğ tutuyordu. Ona yalan söylediği ve adam buna inanmış göründüğü zaman, kadın ona karşı hafif de olsa, üstün gelmiş gibi bir izlenimden kendini kurtaramıyor ve bu kendi kendisinden tiksinmesine yol açıyordu. -Beni kapatmak ha! diye alaycı bir tavırla yeniden söze başladı Pierre. Doğru yoldan çıkıyorlar. Duvarlar bana ne yapabilir ki? Bunun beni durduracağını sanıyorlar. İki türlü çete var mı yok mu diye, bazı kez soruyorum kendime: Doğru çete, yani Zencinin çetesi. Öteki çete, karıştırıcının, burnunu her şeye sokan ve aptallık üstüne aptallık yapan müsveddelerin çetesi. Elini koltuğun kenarına doğru attı ve eline neşeli bir tavırla baktı: -Duvarlar aşılır canım. Sen ona ne yanıt verdin? diye merakla Eve'e dönerek sordu. -Seni kapatamayacaklarını. Adam omuzlarını silkti. -Bunu söylememek gerekiyordu. Sen de yapmayacağın bir hatayı yaptın. Bırakalım oyunlarını oynasınlar. Adam sustu. Eve üzgün üzgün başını önüne eğdi. Tutup avuçluyorlar. Nasıl aşağılayıcı bir tavırla söylemişti bunu ve doğru gibiydi. Ben de nesneleri sıkıyor muyum? Boşuna gözlüyorum kendimi, hareketlerimin çoğu onun canını sıkıyor sanıyorum. Ama bana bunu söylemiyor. Kadın kendini birdenbire zavallı hissetti, tıpkı on dört yaşındayken ve M. Darbedat'nın, canlı ve hafifçe: İnsan sana bakınca, ellerini ne yapacağını bilemiyormuşsun sanıyor, dediği zamanki gibi. Bir hareket yapmaya cesaret edemiyordu ve tam bu anda, durumunu değiştirmek için dayanılmaz bir istek duydu. Ayaklarını halıya değdirerek yavaşça iskemlenin altına götürdü. Masanın üstündeki lâmbaya, Pierre'in alt kısmını siyaha boyadığı lâmbaya ve satranç takımına bakıyordu. Satranç tahtasının üstünde Pierre yalnızca siyah taşları bırakmıştı. Bazı bazı ayağa kalkıyor, masaya kadar gidiyor, taşları bir bir eline alıyordu. Onlarla konuşuyor, onlara Robot'lar diyor ve sanki parmaklarının arasında daha gerçekleşmemiş bir hayata can veriyordu. Onları yerine koyunca sıra Eve'e geliyor, gidip o dokunuyordu. (Biraz gülünç oluyordu bu.) Taşlar, ölü tahta parçaları haline dönüyorlardı, ama üstlerinde değişik, kavranamaz birşeyler kalıyordu, anlam gibi birşeyler. Bunlar onun nesneleri, diye düşündü. Odanın içinde bana bir şey kalmıyor. Eskiden onun birkaç mobilyası vardı. Ona anneannesinden kalan markalı küçük bir tuvalet masası ve ayna. Pierre buna alay yollu senin masan, diyordu. Pierre onları kendisiyle birlikte sürüklemişti; eşyalar gerçek yüzlerini yalnız Pierre'e gösteriyorlardı. Eve onlara saatlerce bakabiliyordu. Eşyalar, yorulmadan inatla onu hayâl kırıklığına uğratıyorlar, ona dış görünüşlerinden başka birşeylerini açık etmiyorlardı. Franchot ve M. Darbedat'a da öyle olmalıydı. Eve kendi kendine sıkıntıyla, Yine de ben onları tam babam gibi de görmüyorum. Tıpkı Pierre gibi görmem de mümkün değil, dedi. Eve birazcık dizlerini oynattı. Bacakları karıncalanmıştı. Bedeni sert ve gergindi, ona acı veriyordu. Bedenini çok canlı, delişmen hissediyordu: Görünmez olmak ve orada kalmak istiyorum; o beni görmeden, ben onu görmek istiyorum. Bana ihtiyacı yok; odada fazlalığım ben. Biraz başını çevirdi ve Pierre'in üst tarafındaki duvara baktı. Duvarın üstünde tehlikeli şeyler yazılıydı. Eve biliyordu, ama onları okuyamıyordu. Gözlerinin önünde oynamaya başlayana kadar hep duvar kâğıtlarındaki iri kırmızı güllere bakıyordu. Güller alacakaranlıkta alev alev yanıyorlardı. Tehlike, çoğu zaman, yatağının sol üstünde, tavana yazılmıştı. Ama bazı bazı yer değiştiriyordu. Kalkmam gerekiyor. Uzun zaman oturamıyorum, olmuyor. Duvarda, soğan kesitlerine benzeyen beyaz yuvarlaklar da vardı. Yuvarlaklar kendi çevrelerinde döndüler ve Eve'in elleri titremeye başladı: Çılgına döndüğüm anlar oluyor. Ama hayır, diye düşündü acı acı, ben deli olamam. Sinirleniyorum o kadar. Birden elinin üstünde Pierre'in elini hissetti. Pierre tatlı tatlı, -Agathe, dedi. Ona gülümsüyordu, ama elini parmaklarının ucuyla, bir çeşit iğrenmeyle tutuyordu, sanki bir yengeç yakalamıştı da yengecin kıskaçlarından korunmak istemişti. -Agathe, dedi, sana fazlasıyla güvenmek isterdim: Eve gözlerini yumdu ve göğsü kabardı: Hiç yanıt vermemek gerekiyor, yoksa hemen kuşkulanacak, hiçbir şey söylemeyecek. Pierre, elini bırakmıştı. -Seni ne kadar seviyorum Agathe, dedi. Ama seni anlayamıyorum. Niçin her zaman odada duruyorsun? Eve, yanıt vermedi. -Söyle bana, niçin? Kadın kuru kuru: -Seni sevdiğimi çok iyi biliyorsun, dedi. -Sana inanmıyorum, dedi Pierre. Niçin beni sevecekmişsin? Sana korku vermem gerek, ben kafadan sakatım. Güldü, ama birden ciddileşti. -Seninle benim aramda bir duvar var. Seni görüyorum, seninle konuşuyorum, ama sen öte yandasın. Bizi sevişmekten alıkoyan nedir? Bana öyle geliyor ki bu eskiden çok kolaydı. Hamburg'dayken. -Evet, dedi. Eve, acı acı. Hep Hamburg. Gerçek geçmişlerinden hiç söz etmiyordu. Ne Eve, ne de o, hiçbir zaman Hamburg'da olmuşlardı. -Kanallar boyunca gezerdik. Bir mavna vardı, hatırlıyor musun? Mavna siyahtı. Kaptan köşkünün üstünde bir köpek vardı. Alabildiğine uyduruyordu, yapmacıklı bir hali vardı. -Senin elinden tutuyordum, başka bir tenin vardı. Bana söylediklerinin hepsine inanıyordum. Susunuz! diye bağırdı. Bir an kulak kabarttı. Tasalı bir sesle: -Şimdi geliyorlar, dedi. Eve sıçradı: -Geliyorlar mı? Artık hiç gelmeyeceklerini sanıyordum. Üç günden beri Pierre çok sakindi, heykeller gelmemişti. Her ne kadar hiç kabullenmese de Pierre'in heykellere karşı müthiş bir korkusu vardı. Eve'in yoktu, ama gelip de odada vızıldayarak uçmaya başladılar mı kadın Pierre'den korkuyordu. Pierre: -Bana ziuthre'ü ver, dedi. Eve ayağa kalktı ve zuithre'ü aldı. Bu Pierre'in kendi yapıştırdığı karton parçaları yığınıydı. Bunu heykelleri savuşturmak için kullanıyordu. Ziuthre bir örümceğe benziyordu. Bu kartonlardan birinin üstüne Pierre: Tuzağa karşı kuvvet, ötekinin üstüne: Kara, diye yazmıştı. Bir üçüncüsünün üstüne de gözleri kırış kırış, gülen bir yüz resmi çizmişti. Bu Voltaire'di. Pierre, ziuthre'ü bir ayağından yakaladı ve anlaşılmaz bir tavırla dikkatle baktı. -Artık bana hizmet etmiyor, dedi. -Niçin? -Onu altüst etmişler. Kadına uzun uzun baktı. Dişlerinin arasından: -Pek isterdin bunu, dedi. Eve, Pierre'e kızmıştı. Her gelişlerinde, haberi oldu; nasıl yapıyor bunu? Hiç aldanmaz. Ziuthre, Pierre'in parmaklarının ucundan acınacak bir halde sarkıyordu. Onu kullanmamak için her defasında iyi bir bahane bulur. Pazar günü geldiklerinde ziuthre'ün kaybolmuş olduğunu ileri sürüyordu, ama ben onun zamk kutusunun arkasında olduğunu görüyordum. Pierre onu görmek istemiyordu. Heykelleri kendine çekenin yine kendisi mi, değil mi diye kendi kendime soruyorum. İnsan onun içten olup olmadığını asla bilemiyordu. Bazı zamanlar, Eve'e öyle geliyordu ki Pierre elinde olmadan düşünce ve görüşlerinde hastalıklı bir bollukla dolup taşıyordu. Ama başka zamanlar, Pierre'in uydurur gibi bir hali vardı. Acı çekiyor. Ama nereye kadar heykellere ve Zenciye inanıyor? Ne olursa olsun heykelleri görmediğini biliyorum, yalnızca işitiyor. Onlar geçerken başını çeviriyor, -hemen arkasından onları gördüğünü söylüyor, onları betimliyor. Birden Doktor Franchot'nun kırmızı yüzünü hatırladı: Ama, hanımefendi, bütün akıl hastaları yalancıdırlar. Gerçekten hissettikleriyle, hissettiklerini ileri sürdüklerini ayırdetmeye kalkarsanız zamanınızı boşa harcarsınız, dediğini hatırladı. Sıçradı: Franchot niye dışarıdan gelip işe karışıyor? Ben kendimi onun yerine koyup düşünemem. Pierre ayağa kalkmıştı, zuithre'ü gidip kâğıt sepetine attı: İstediğim senin gibi düşünmektir? diye mırıldandı kadın. Pierre mümkün olduğu kadar az yer kaplamak için dirseklerini yanlarına yapıştırıp ayaklarının ucunda, küçük adımlar atarak yürüyordu. Geri gelip oturdu ve anlaşılmaz bir tavırla Eve'e baktı. -Siyah duvar kâğıtları yapıştırmak gerek, dedi. Bu odada yeteri kadar siyah yok. Koltuğa yığılmıştı. Eve, her zaman çekilmeye, büzülmeye hazır bu cimri bedene kederle baktı: Kollar, bacaklar, kafa, içeri çekilebilen uzuvlar gibiydiler. Saat altıyı vurdu, piyano susmuştu. Eve içini çekti: Heykeller hemen gelmiyorlardı, onları beklemek gerekiyordu. -Işığı yakmamı ister misin? Kadın, onları karanlıkta beklemeyi yeğliyordu. -İstediğini yap, dedi Pierre. Eve küçük masa lâmbasını yaktı ve odayı kırmızı bir sis kapladı. Pierre de bekliyordu. Konuşmuyordu, ama dudakları kıpırdıyordu; kırmızı siste iki koyu gölge yapıyorlardı. Eve, Pierre'in dudaklarını seviyordu. Eskiden coşturucu ve duygulandırıcıydılar, ama haz vericiliklerini yitirmişlerdi. Biraz titreyerek birbirlerinden ayrılıyorlar ve durmadan birleşiyorlardı, yeniden ayrılmak için birbirlerini eziyorlardı. Bu içine kapanmış yüzde yalnızca onlar yaşıyorlardı; iki korkak hayvan gibiydiler. Pierre ağzından tek bir ses çıkmadan saatlerce böyle mırıldanabiliyordu ve çoklukla Eve, bu sürekli küçük hareketlerle büyüleniyordu. Ağzını seviyorum. Pierre onu hiç öpmüyordu artık; dokunuşlardan korkuyordu: Geceleri Pierre'e, katı ve kuru erkek elleri dokunuyordu, bütün bedenini çimdikliyorlardı; çok uzun tırnaklı kadın elleri iğrenç iğrenç okşuyorlardı onu. Her zaman baştan aşağıya giyimli yatıyordu, ama eller elbiselerinin altına giriyorlardı ve gömleğini çekiyorlardı. Bir kere, gülme duymuştu ve şişkin dudaklar kendi dudakları üstüne gelip yapışmıştı. O geceden beridir artık Eve'i öpmüyordu. -Agathe, dedi Pierre, ağzıma bakma! Eve gözlerini indirdi. Arkasından nobranca: -Dudaklardan birşeyler okumanın öğrenilebileceğini bilmiyor değilim, dedi. Eli koltuğun kolu üstünde titriyordu. İşaret parmağı gerildi, gelip başparmağa üç kere vurdu ve öteki parmaklar kasıldılar: Bu bir kötü ruhları kovma işaretiydi. Kadın Başlıyor, diye düşündü. Pierre'i kollarının arasına almak istedi. Pierre yüksek sesle ve kibar bir tavırla konuşmaya başladı: -San Pauli'yi hatırlıyor musun? Yanıt vermemeli. Belki bir tuzaktır. -Ben seni orada tanımıştım, dedi hoşnutça. Bir Danimarkalı denizcinin elinden almıştım seni. Az daha dövüşecektik, ama hesabını ödedim de seni götürmeme ses çıkarmadı. Güldürüden başka bir şey değildi bu. Yalan söylüyor, söylediklerinin birine inanmıyor. Adımın Agathe olmadığını biliyor. Yalan söylediği zaman ondan nefret ediyorum. Ama kadın, onun sabit bakışlarını gördü ve kızgınlığı eriyip gitti. Yalan söylemiyor, diye düşündü, tükenmiş bitmiş. Heykellerin yaklaştığını hissediyor. Onları duymamak için konuşuyor. Pierre iki elini de koltuğun kenarlarına yapıştırıyordu. Yüzü uçuktu, gülümsüyordu. -Bu karşılamalar her zaman bir gariptir, dedi adam, ama ben rastlantı olduğuna inanmıyorum. Seni kimin gönderdiğini sormuyorum, biliyorum ki yanıt vermeyeceksin. Ne olursa olsun, sen beni çâtlatma konusunda oldukça beceriklisin. İğneleyici ve aceleci bir sesle güçlükle konuşuyordu. Doğru dürüst söyleyemediği ve ağzından yumuşak ve şekilsiz bir madde gibi çıkan sözcükler vardı. -Beni şenliğin orta yerine götürdün; siyah otomobillerin olduğu yere, ama ben sırtımı döner dönmez kırmızı gözleri ışıl ışıl yanan bir kalabalık vardı otomobillerin arkasında. Benim koluma girmiş, onlara işaret ettiğini düşünüyorum, ama ben bir şey görmüyordum. Ben Kutlama Törenlerinin büyüsü içindeydim. Kadının önüne doğru, gözleri iri iri açılmış, baktı. Elini, çabucak, kısa bir hareketle ve konuşmasını kesmeksizin alnından geçirdi. Konuşmasını kesmek istemiyordu. -Bu Cumhuriyeti kutlama törenleriydi, dedi keskin bir sesle. Sömürgelerin tören için gönderdikleri cins cins hayvanlar nedeniyle ilgi çekici bir görüntü vardı. Sen maymunların arasında kaybolmaktan korkuyordun. Maymunlar arasında dedim, diye çevresine bakarak küstah bir sesle tekrarladı: Zenciler arasında diyebilirdim! Masaların altına kaçan ve görünmediklerini sanan eciş bücüşler, benim bakışım tarafından hemen ortaya çıkarılmışlar ve çivilenip kalmışlardır. Emir susmak'tır, diye bağırdı. Susmak. Herkes yerine ve heykellerin girmesi için hazır ol, bu emirdir. Taralala -uluyor ve ellerini ağzına götürüp boru gibi yapıyordu- tralala, trala-lalala. Adam sustu ve Eve anladı ki heykeller odaya girmekteler. Solgun ve aşağılayıcı bir ifadeyle dimdik ayakta duruyordu. Eve de kaskatı olmuştu ve ikisi birden sessizlik içinde beklediler. Koridorda biri yürüyordu: Marie, hizmetçi kadındı bu, kuşkusuz şimdi gelmişti. Eve düşündü: Gaz için ona para vermem gerekecek. Sonra heykeller uçmaya başladılar, Eve ile Pierre'in arasından geçiyorlardı. Pierre Hınk, yaptı ve ayaklarını altına alarak koltuğa büzüldü. Başını çeviriyordu, zaman zaman sırıtıyordu, ama alnında ter damlaları boncuk boncuk beliriyordu. Eve, bu solgun yüzün, yumuşak bir titremeyle şekil değiştiren bu ağzın görünüşüne dayanamadı, gözlerini kapattı. Gözkapaklarının kırmızı fonunda yaldızlı çizgiler oynamaya başladılar. Kendini yaşlı ve bitkin hissediyordu. Kadının hemen yanında Pierre gürültüyle soluyordu. Heykeller uçuyorlar, vızıldıyorlar, onun üstüne doğru eğiliyorlar… Hafif bir gıdıklanma, omzunda ve sağ böğründe bir ağrı duydu. İçgüdüsüyle, bedeni iğrenç bir şeye değmekten sakınır gibi, ağır ve biçimsiz bir eşyanın geçişine yol verir gibi sola doğru eğildi. Birden yer tahtası gıcırdadı, içinden, gözlerini açmak, elleriyle havayı yoklayarak sağına bakmak isteği delice kabarmıştı. Hiçbir şey yapmadı. Gözlerini kapalı tuttu ve yakıcı bir sevinç onu ürpertti: Ben de korkuyorum, diye düşündü. Bütün yaşarlığı gelip sağ yanına sığınmıştı. Gözlerini açmadan Pierre'e doğru eğildi. Küçücük bir çaba ona yetecek ve ilk kez bu dokunaklı evrene girecekti. Heykellerden korkuyorum, diye düşündü. Bu şiddetli ve gözü kapalı bir kabullenme, bir dua idi. Kadın bütün gücüyle onların varlığına inanmak istiyordu. Sıkıntı sağ yanını kötürümleştiriyordu. Bundan yeni bir duygu, bir dokunum çıkarmaya çalışıyordu. Kolunda, böğründe ve omzunda onların geçişini hissediyordu. Heykeller alçaktan ve yavaş uçuyorlardı. Vızıldıyorlardı. Eve onların kötücül bir tavırları olduğunu ve gözlerini çevreleyen kirpiklerin taştan çıktığını biliyordu, ama onları çok kötü canlandırabiliyordu. Onların tümüyle canlı olmadıklarını da biliyordu, ama koskoca bedenlerin üstünde et tabakalarının, ılık pulların görüldüğünü de biliyordu; parmaklarının ucunda taş, deri soyulur gibi soyuluyor ve avuç içleri onları kaşındırıyordu. Eve bütün bunları göremiyordu. Devanası gibi iri, gösterişli ve gülünç kadınların, bir insanoğlu tavrı ve taşın som inatçılığıyla, tam onu yalayıp geçtiklerini düşünüyordu yalnızca. Pierre'in üstüne eğiliyorlar. Eve öyle bir güç harcıyordu ki elleri titremeye başladı. Bana doğru eğiliyorlar… Korkunç bir çığlık birdenbire onu dondurdu. Pierre'e dokundular. Kadın gözlerini açtı: Pierre başını ellerinin arasına almıştı, soluk soluğaydı. Eve tükendiğini, bittiğini hissetti: Bir oyun, diye düşündü acı bir pişmanlıkla, bir oyundan başka bir şey değil, bir an olsun buna içten inanmadım. Ama bu sırada Pierre gerçekten acı çekmiştir. Pierre yatıştı ve derin bir soluk aldı. Ama gözbebekleri garip bir şekilde iri iri duruyorlardı; terliyordu. -Onları gördün mü? diye sordu adam. -Görmedim. -Böylesi senin için daha iyi, seni korkuturlardı. Ben alıştım buna. Eve'in elleri hep titriyordu, kanı başına çıkmıştı. Pierre cebinden bir sigara çıkarıp ağzına götürdü. Ama sigarayı yakmadı. -Benim için fark etmez onları görmek, dedi, ama bana dokunmalarını istemiyorum. Bana sivilce bulaştırmalarından korkuyorum. Bir an düşündü ve sordu: -Onları işittin mi? -Evet, dedi Eve, bir uçak motoru gibi. (Pierre, geçen pazar, kadına tam böyle söylemişti.) Pierre biraz babacan bir tavırla gülümsedi. -Abartıyorsun, dedi. Ama solgundu. Eve'in ellerine baktı: Ellerin titriyor. Seni etkiledi bu. Agathe'cığım. Ama sinirlenmenin gereği yok, yarından önce gelmeyecekler. Eve konuşamıyordu, dişleri takırdıyordu ve Pierre'in bunu görmesinden korkuyordu. Pierre ona uzun uzun baktı. -Adamakıllı güzelsin, dedi başını sallayarak. Yazık, gerçekten yazık. Hızla elini uzattı ve kulağını okşadı. -Benim güzel şeytanım! Biraz canımı sıkıyorsun; çok güzelsin. Beni rahatsız ediyor bu. Özetleme söz konusu olmasaydı… Durdu ve şaşkın şaşkın Eve'e baktı: -Bu sözcük olmadı… Dilimin ucunda… Dilimin ucunda, dedi belirsiz bir tavırla gülümseyerek. Bir başka sözcük var dilimin ucunda… Şey canım… tam yerinde. Sana söyleyeceğimi unuttum. Bir an düşündü ve başını salladı: -Haydi, dedi, ben uyuyorum. Çocuksu bir sesle ekledi: Biliyorsun Agathe, yoruldum. Kafamı toparlayamıyorum. Sigarasını attı ve kaygıyla halıya baktı. Eve yastığı başının altına koydu. -Sen de uyuyabilirsin, dedi gözlerini kapayarak, gelmeyecekler. ÖZETLEME. Pierre uyuyordu, dudaklarında saf bir yarım gülüş vardı, başını eğiyordu. Yanağıyla omzunu okşamak istiyor gibiydi. Eve'in uykusu yoktu, düşünüyordu: Özetleme. Pierre birden aptalca bir havaya bürünmüştü ve sözcük ağzından dışarı dökülmüştü, uzun ve beyazımsı. Pierre şaşkın şaşkın önüne bakmıştı; sözcüğü görüyor ve onu tanımıyor gibi. Ağzı yumuşaktı, açıktı. İçinde bir şey kırılmış gibiydi. Geveledi. Bu ilk kez geliyor onun başına. Farkına vardı zaten. Artık kafasını toplayamadığını söyledi. Pierre tatlı tatlı inledi ve eli belli belirsiz kıpırdadı. Eve ona dik dik baktı: Nasıl uyanacak bakalım? Bu düşünce içini kemiriyordu. Pierre uyur uyumaz, bunu düşünmesi gerekiyordu, bundan vazgeçemiyordu. Gözleri dönmüş bir halde uyanmasından ve saçmalamaya başlamasından korkuyordu. Ben aptalım, diye düşündü, bu bir yıldan önce başlamaz, Franchot söyledi ya. Ama içinin sıkıntısı gitmiyordu. Bir yıl; bir kış, bir ilkbahar, bir yaz, bir başka sonbaharın başlangıcı. Bir gün bu çizgiler bozulacaktı; çenesi sarkacaktı, sulu gözlerini yarım yamalak aralayacaktı. Eve, Pierre'in elinin üstüne doğru eğildi ve dudaklarını değdirdi: Daha önce öldürürüm seni. Duvar kitabından JEAN PAUL SARTRE

18 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Solculuk Sağcılık Nedir – Nasıl Doğmuştur

Solculuk Sağcılık Nedir – Nasıl Doğmuştur

Aşağıdaki Yazı 2006 Yazılmış olup bana aittir.Diğer internet sitelerinde  gördüğünüz benzerleri kopya niteleğinde  olup izinsiz veya alıntı yapılmadan  yayınlanmıştır.Yazının aslı forum sitesinde yazılmış kullanıcılardan gelen sorulara  yanıt vermek suretiyle konu devam etmiştir.

 Solculuk nedir?Sağcı olmak ne demektir?Kim ne derse bu görüşe sahip olmuş olur?Bu konuda derin bir bilgi eksikliği var.Hemen hiç bir yerde bu konuyla net bir fikir elde etmek mümkün değil.Onun için bu konuyu merak edenler için solculuk sağcılığın tam olarak ne olduğunu sade bir dille açıklamaya çalışacağım.Yararlı olur umarım..
 
 Öncelikle solculuk ve sağcılık Fransız ihtilali ile ortaya çıkmış bir kavramdır.Fransız ihtilali öncesinde Derebeylik dediğimiz sistemde toprak aristokratların yani soyluların,kralın elinde.Hukuk sistemide bunlara göre düzenlenmiş; halk ezilmiş durumda idi.Bilindiği gibi o dönemde coğrafi keşifler ile birlikte yeni bir sınıf doğdu.Bu sınıf zenginleşen sermaye sahibi olan Burjuvazi sınıfı idi.Fakat hukuk kuralları derebeylere ve Krala göre yapıldığından Burjuvazi istediğini yapamamaktaydı.
 
 Sac ayağının üçlüsü Kral,derebeyler,kilise idi…İşte fransız ihtilali dediğimiz olay Burjuvazinin yanına işçi sınıfınıda (proleterya) alarak asillere, aristokratlara karşı yaptığı devrimdir..
 
 Şimdi sol sağ olayına gelelim.Yeni oluşan sistemde burjuvazi ve işçi sınıfı egemenliği asillerden alıp halka verdi.Bu oluşacak yeni sistemde eşitlik olamlıydı.Bunun içince Cumhuriyet şarttı.Yani aslında Fransız ihtilali tamamen iktisadi çıkarların rantların asillerden alınıp halka verilmesi açısından iktisadi kaynaklı bir devrimdir.
 
 Yeni oluşan sistemde burjuvaziler ve işçi sınıfının partisi vardı.Bunlar oluşturulan mecliste yer alacaklardı.Yeni oluşan parlamentoda oturma düzenine göre  solda değişim yanlısı olan burjuvazi kesimi yerini alırken sağ tarafta mevcut düzeni savunan statükocu kraldan aristokrattan yana olanlar yerini aldı.Burdan çıkaracağımız sonuç sol ve sağ düşüncenin temel  farkının değişimden yana olup olmamak olduğunu görüyoruz.
 
 
 Şimdi gelelim asıl konuya.Sol parti  nedir sağ parti nedir?

Modern dünyada kavramlar sürekli yer değiştirmekle beraber demokrasinin tam anlamıyla yaşandığı ülkelerde partiler şu iki sınıfın mücadelesi  şeklinde kurulmaktadır:

1-İşçi sınıfı  2-Burjuvazi,sermayedar,aristokrat sınıf

Doğuş itibariyle burjuvazi kesimi  devrimcidir değişim yanlısıdır.Bu bakımdan sol görüşle iç içedir.Fakat dünya düzeni değiştikten sonra  bütün bu kavramlar birbirine girmiştir.

İşçi sınıfının partisi siyasi ekonomik anlamdada burjuvaziden tamamen ayrılmıştır.Bu anlamda ikisini bir arada değerlendirmek çok zordur. 

Ekonomik anlamda olaya  bakacak  olursak
 Sol parti proleteryanın yani işçi sınıfının partisidir.Bu bakımdan sol parti işçinin,köylünün,daha az gelirli insanların,mazlumların,işsizlerin,arazi sahibi olmayan malı mülkü bulunmayanların,ezilmişlerin hakkını arayan onları koruyan partidir.Bir insanın sol görüşlere sahip olmasıda bunların yanında olmasıyla açıklanabilir.
 
 Sağ parti ise;Burjuvazinin,yani sermaye sahiplerinin tüccarların,sanayicinin,kapitalistin ve onların çıkarlarını gözetenlerin partisidir.

O günlerden bugünlere gelen bir başka miras sol görüşün değişim yanlısı olması  sağ görüşün ise var olan pozisyonu mevcut durumu koruma çabasında olmasıdır.Bu anlamda  olaya bakacak olursak sağ görüşü milliyetçilikle dini değerleri yücelten veya dini kesimlere yakın siyaset yapmaya eğilimli olduğunu söylemek yanlış olmaz.
 
 Türkiyede ise tam anlamıyla hiç bir zaman demokrasi olmamıştır.Bunun sebebi türkiyede sol ve sağ partilerin bu gerçeklerden uzak bir şekilde kurulmasıdır.Türkiyede demokrasi Geleneksel kültüre dayalı partiler ile Batı kültürünü hedef gösteren partiler arasına sıkışmış;iki kültür arasında sıkışan bu demokrasi arasında bir kavram karmaşası kendi göstermiştir.
 
 Türkiyede geleneksel kültürü savunanlara gerici batı kültürünü savunanlara ise modern denmektedir.Oysa partiler sosyal sınıf açısından sosyal çıkarlar ve temsil ettikleri sınıfın çıkarlarını korumak üzerine siyaset yapması gerekmektedir.Bu olmadığından hiç bir zaman bu kavramlar doğru anlaşılamamaktadır…
 
 Buna rağmen Türkiye’de tüccarin,sermaye sahibinin burjuvazinin çıkarını koruyan partiler vardır.Ama işçi sınıfının ezilmişlerin toplumun daha az gelirli olanlarının çıkarlarını savunan parti olmadığından Türkiyede demokrasinin sol ayağı yoktur.
 
 Burjuvazinin çıkarını koruyan bir parti iktidara gelmekte o gidince yerine yine burjuvazinin çıkarını koruyan başka bir parti gelmektedir.
 
 Oysa demokraside iktidarda burjuvazi var iken muhalefette işçi sınıfı vardır.Bizde ise bunu göremezsiniz.
 
 Kendini sol parti ilan edenlerin gerçekte solculukla hiç bir ilgisi yoktur.Türkiyede siyaset sosyal ekonomik sınıf açısından değil kültürel açıdan yapılmaktadır.Yenilikçilik ve gelenekçilik ekseninden siyaset toplumu karmaşaya götürmekte insanların kafasını bulandırmaktadir.
 
 OnuR

Eski forumda sorduğum soruya verdiğin aydınlatıcı cevabı okuyamayanların, okumasını istediğim için, sorumu yinelemek istiyorum.
 
 Peki benim de bir sorum olacak. Bilindiği üzre milliyetçilik kavramını da barındırıyor sağcılık -en azından Türkiye’de-. Peki gerçekten milliyetçilik kavramı sağ görüşün mü?
 Düz mantık yürüteceğim, bilgiye dayalı konuşmayacağım. Fransız ihtilali sonucunda eşitlik,özgürlük,milliyetçilik gibi düşünceler ortaya çıktı. Peki bu ihtilali halk yaptıysa ve eşitlik,özgürlük isteyenler işçi sınıfı, solcuysa o zaman milliyetçilik de işçi sınıfının bir düşüncesi olmuyor mu? İşçi sınıfı solcuysa solculuğun içine milliyetçilik de giriyor mu?
 Bu konuda beni aydınlatırsan sevinirim.

 Çok güzel bir soru..
 Öncelikle Sağcılık sadece Türkiyede değil Avrupada da muhafazarlık ve milliyetçilik gibi unsurlar barındırmakta.Milliyetçilik kavramı esasen hiç bir görüşe mal edilebilecek bir kavram değildir.Milliyetçilik herşeyden önce vatanseverliktir.Milletin için mücadele etmektir şahsi menfatlerini milletin menfaatlerinin arkasında tutmaktır. Onun için gerekirse ölebilmektir.Kuşkusuz hangi görüşten olursanız olun milliyetçi olabilirsiniz.
 
 Fransız ihtilali ile ikiye ayrılan sınıf burjuvazi ve işçi sınıfı yani sol ve sağ sadece orda kalmadı.Cihan savaşlarından sonra dünya yeni bir akım etkisine girdi.Doğuda sovyetler Batı da Amerika yeni iki kutup yarattılar.Aslında bu komunizm ve kapitalizmdi.Kabaca buna da sağ sol diyebiliriz.Asıl sağ solun patlama dönemleri herşeyin biribiri içinde olma dönemi bu zamana rast gelir.Sovyetler dünyaya komunizmi dayatırken Amerika kapitalizm için savaşiyordu.
 
 Tam da aynı dönemde sağ ve sol hareketleri başladı.Bu dönemde ülkemizde sol diye tanımlanan görüşler sovyetler birliğinin komunizmine yakın görüş olurken buna karşı duran sağ görüşte Amerikanında yanında olan kapitalist görüş olmuştur.
 
 Kendini milliyetçi olarak tanımlayanlar esasen sol görüş olarak tanımlayanların Sovyet ideolojisi işçi sınıfı egemenliği peşinde koşmasından dolayı daha şiddetli muhafazakarlık içersinde daha milliyetçi statukoyu koruma sevdalısı haline gelmiştir.Yani sağ görüşün milliyetçi olması sol görüşün sovyet komunizmine yakın olması komunizm sevdası içerisinde olmasından kaynaklanmiştir.Bu dönemde bütün kavramlar birbirine karişmiş sol ve sağ adeta yeniden tanımlanmiştir.
 
 Çıkış itibariyle solculuk ve sağcılık miliyetçilik yenilikçilik gelenekçilik esasli görüşler değil ekonomik ve sosyal sınıf eksenli görüşlerdir. Geçen zamanda kavramlar yozlaşmıştır.
 
 Günümüzde bir parti öyle yada böyle sol yada sağ parti diye tanımlanır.Bu onun daha rahat anlaşılması için adeta üzerine yapiştirilan bir etiket gibidir.Milliyetçilik salt şekilde ne sağın ne de solun görüşü olmamakla birlikte bunu kendince sahiplenen partiler vardır.Sol görüş ezilmişlerin azınlığın sahipsizlerin malı mülkü olmayanların görüşüdür.Bu anlamda sol görüşte azınlıklar etnik gruplar ezilen azınlıkta kalan toplulukların hakkı aranır.Sağ görüş ise buna karşı direnç gösterebilir.Tamda bu noktada 1990 lara kadar dünyada olduğu iddia edilen komunizm tehlikesi sırasında dünyadaki kimi sol parti ve gruplar
 bunun da etkisiyle yeni bir devrim arayışı peşinde koşmuşlardır.Bu anlamda sağ görüşte bu sol görüşün devrim atağına milliyetçilikle cevap vermiştir.Ve solcuların milliyetçi olamayaağı gibi abuk sabuk bir görüş o zamandan bu zamana miras olarak gelmiştir.
 
 Kendini milliyetçi olarak tanımlayan eski adıyla bizim Türkçülük dediğimiz görüş bana sorarsanız ne kadar sağ görüş olduğu sorgulanması gereken bir görüştür.
 
 Dönemin sağ sol olayları esnasında solculara karşı Amerikanın kapitalizmin yanında yer alan bu görüş esasen sol görüşe direnmek için böyle bir saf tutmuştur.Sol görüşle bu Türkçülük dediğimiz görüşün arasındaki fark Hitlerin Nazi partisiyle Atatürk’ün cumhuriyet halk fırkası arasındaki farktır.Bilindiği gibi nazi partisi de esasen sosyalist bir görüştü.Fakat faşişt bir milliyetçilik benimsedi.Ve vahşiydi.Günümüzde kendini milliyetçi tanımlayan partiler o dönemin şartları içerisinde o hale gelmişler ve cumhuriyet dönemi sırasında ortaya çıkan Türkçülük akımınıda yozlaştirmişlaridir.Yinede bunların esas kaynağı Türkçülüktür.Ve kesinlikle sol bir partiyle bir çok konuda aynı görüşü savunurlar.Kapitalist değillerdir.Bugün kuvay-i milliye hareketleri gözlenen toplumuzda ülkücü ve solcunun yan yana aynı dergide aynı şeyleri yazması bundandır.Tabi yinede Bu görüşün sol görüşten farkı solun daha yenilikçi daha devrimci bir nitelik taşıması nasyonalizmin daha muhafazakar olmasıdır.Yinede çıkış itibariyle bakarsak sol hareket devrimci olmakla birlikte liberal harekette devrimci bir hareketti.Bunlar eş zamanlı olarak  feodaliteyi yıktılar.Anlaşılması gereken şudur  kavramlara yüklediğimiz anlamlar zamana  şartlara ve göre değişmektedir.Değişmeyen onun kaynağı ve nasıl ortaya çıktığıdır.

çok net açıklamışsın. ellerine sağlık.
 peki, benim bir küçük sorum olacak. (biraz konu dağılacak ama) buna benzer sebeplerden ötürü müdür sence, Türkiye’de sendikacılık amacın dışında, sendikanın başındakilere rant sağlamak için çalışmaktadır?

Dünyada sendikacılığın en güçlü olduğu ülke İngiltere’dir.Bunun sebebi İngilterenin sanayini devrimini en önce gerçekleştiren ülke olmasından dolayı en önce kapitalist ssiteme geçen ve bu sistemde işçi sınıfının korunması açısından güçlü sendiklara ihtiyaç olduğundandır.
 
 Kapitalist sistem aslen liberal sistem ile sosyalist sistemin sentezi gibidir.Burda egemen olan sermayedarlara karşı işçi sınıfının korunması açısından güçlü sendikalar vardır.Aslında Marx’ın Sermayenin egemen olduğu zamanın arkasından işçilerin egemen olduğu sistemin geleceği beklentisinin gerçekleşmesinin arkasında Kapitalist sistemin işsilik sigortası,sosyal güvenlik,sendikalar gibi enstrumanları içinde barındırması ayaklanmayı engellemektedir.
 
 Şimdi gelelim soruna. Türkiye dışardan dayatmayla 24 ocak’ın milat kabul edebileceği 80 sonrası dönemde liberal sistem için adımlar attı.Ama Türkiye sanayi devrimini tamamlamadan bu tür politikalar içinde olduğundan ne sermaye sınıfı tam anlamıyla sermaye sınıfı oldu ne işçi sınıfının hakları korunabildi.Türkiyede sendika dediğimiz olay bir takım adamların işçiler üzerinden para kazanma olayından başka bir şey değil.Bu sendikacılar devletin kendilerine tanıdığı imkanlardan öylesine yararlanmışlardırki hepsi mal mülk sahibi olmuş hatırı sayılır bir servete kavuşmuştur.Yazlığından,yatından işçinin haklarını savunduğunu iddia eden adamlardır bunlar.Türkiyede sendikaclılık rant kapısıdır. Zaten sanayileşmemiş bir ülkede sendikacılığın geleceği nokta bundan farklı olamaz.E tabi bu ülke Türkiye ise durum dahada vahimleşebiliyor..

onur bi sorum olcak sana…
 sen ne kadar desende milliyetçilikk aslında ne sağ nede soldur die sonuçta herkes tarafından sağ diye kabul ediliyo..sağ görüş içinde dini kapsar mhp lilerde sağ görüşte olduğuna göre neden alkol kullanıyolar..
 yoksa dini çıkarları içinmi kullanıyolar??

 Bu kavramlar zaman değiştikçe farklı anlamlar barındırmakta şartlar sistemleri görüşleri bir yerden başka bir yere taşıyabilmekte esnetebilmektedir.Milliyetçiliğin sağ görüş olarak kabul edilmesinin temel sebebi sol uç görüşlerin aynı zamanda enternasyonel bir hareket içermesidir.Söz gelimi komunizmde bütün dünya işçilerinin birleşmesi çağrısı yapılır.Yani enternasyonellik vardır.Buna karşın bu ideolojiye tepki olarak doğan ırkçı görüş nasyonel bir harekettir.Enternasyonel harekette bütün ezilenler emekçiler kardeştir mesajı verilirken nasyonel hareket dışa karşı iç kenetlenmeyi hatta aşırısı ırkçılığı esas alır.
 
 Bu kapitalizm ona tepki olarak doğan Komunizm ve ona tepki olarak doğan nasyonel faşisizme bağlı olarak değişme göstermiştir.Fakat mefhumların doğuşunda hadise kıstas olarak belirlenen iktisadi bakış açılarıdır.
 
 Milliyetçilik kimsenin tekelinde olmadığını söyledikten sonra sorduğun soruya istinaden bir cümle edecek olursak;
 
 sualin günlük siyasetle ilgili ve bu mevzuyla çok ilgisi olmayan bir konudur.Eylemlerle düşüncelerin kesişmediği biribirini desteklemediği hemen her anlamda görülen alışagelmiş bir durum haline gelmiştir.

alıntı yaparken kaynak belirtiniz…

25 Ekim 2010
Okunma
bosluk

Makale Türünün Özellikleri ve Temsilcileri

Makale Türünün Özellikleri ve Temsilcileri

HTML clipboardMakale, belirli bir konuda, bir görüşü, bir düşünceyi savunmak ve kanıtlamak için yazılan yazı türüne denir. Gazete dergi ve internette yayınlanır. Ayrıca herhangi gerçeği açıklığa kavuşturmak, bir konuda görüş ve tezler ortaya koymak ve bir hipotezi savunmak, desteklemek için yazılmış olan yazılara da makale denir.

Makale yazarken aşağaıdaki kriterler önemlidir.


-Anlatımda sade ve belirli bir formata uygun olursa daha iyi olur.
-Somut özellikler ön plandadır.
-Öne sürülen düşünce ve tez kanıtlamak icap eder.
-Makele yazarken belirli bir konu yoktur. Yazar her konuda yazabilir.
-Gazetee dergi ve internette yayımlanır.

Öğretici ve aydınlatıcı

Bir görüşü açıklamak, belirtmek veya desteklemek için yasılan.

Bir bütünlük gösterir

Dergi ve gazetelerde yayımlanır

Temel olan düşüncedir

Güncellik

Benimsetmek için belgelerden, sayısal verilerden, inceleme ve araştırmalardan yararlanma.

Nesnellik, gerçeklik, inandırıcılık.

Giriş, gelişme, sonuç kompozisyondaki gibidir.

Bilimsellik

Sanat, bilim, siyaset gibi toplumu ilgilendiren konular.

Kanıtlamak ve kesin sonuçlara varmak amaçlanır.

27 Eylül 2008
Okunma
bosluk

Makale ve Deneme Türü Arasındaki Farklar

Makale ve Deneme Türü Arasındaki Farklar

* Makalede düşünce kanıtlanmaya çalışılır.
* Denemede ise ikna etme, kanıtlama kaygısı yoktur.
* Makalede düşünceler kesin bir dille sonuca bağlanır.
* Denemede ise böyle bir zorunluluk yoktur.
* Makalenin uslubu ciddi ve kurallıdır.
* Denemede ise uslup kısıtlaması yoktur.
* Denemede söz oyunlarına yer verilebilir.
* Makalede ise açık ve yalın bir anlatım vardır.
* Konu bakımından her ikisi de özgürdür.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
11 Eylül 2008
Okunma
bosluk

içerik