Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Fobi Nedir – Fobi çeşitleri nelerdir

Fobi Nedir – Fobi çeşitleri nelerdir

Fobi bir nesne veya olaya karsi gelistirilen kalici ve rahatsiz edici bir korkudur. Bu sebeplerden olusan korkular sosyal hayata zarar verdigi gibi, kisinin is yasantisi ve ailevi hayatini da olumsuz etkiler. Ablütofobi: Yıkanmaktan korkma Agirofobi: Caddelerden ya da caddelerde karşıdan karşıya geçmekten korkma Agorafobi: Açık yer ya da kalabalık korkusu Ailurofobi: Kedilerden korkma Akluofobi: Karanlıktan korkma Akrofobi: Yüksek yerlerden korkma Akustikofobi: Belirli seslerden korkma Algofobi: Acı çekmekten korkma Amatofobi: Toz korkusu Amnezifobi: Hafızasını kaybetmekten korkma Androfobi: Adamlardan korkma Anemofobi: Fırtına korkusu Antlofobi: Sel korkusu Antropofobi: Insanlardan korkma Apifobi: Arılardan korkma Arakibutirofobi: Yerfıstığı ezmesinin, yerken, damağa yapışmasından duyulan korku Araknofobi: Örümceklerden korkma Aritmofobi: Sayılardan korkma Asimetrifobi: Simetrik olmayan şeylerden korkma Astenofobi: Güçsüz olmaktan korkma Astrafobi: Şimşek korkusu Ataksofobi: Düzensizlikten korkma Atelofobi: Mükemmel ol(a)mamaktan korkma Aviofobi: Uçuş korkusu Ballistofobi: Silahtan ya da mermilerden korkma Batofobi: Derinlik ya da yüksek binaların yanından geçme korkusu Batrakofobi: Kurbağa, semender gibi çiftyaşayışlı (amfibyen) hayvanlardan korkma Belonefobi: Iğnelerden korkma Bibliyofobi: Kitaplardan korkma Bromidrosifobi: Vücut kokusundan korkma Brontofobi: Gökgürültüsünden korkma Dentofobi: Dişçiden korkma Dermatopatofobi: Deri hastalıklarından korkma Eisoptrofobi: Aynalardan korkma Elektrofobi: Elektrikten korkma Emetofobi: Kusmaktan korkma Entomofobi: Böceklerden korkma Epistaksiyofobi: Burun kanamasından korkma Eritrofobi: Yüz kızarmasından duyulan korku Erotofobi: Cinsellik korkusu Farmakofobi: Ilaçlardan korkma Fazmofobi: Hayaletlerden korkma Febrifobi: Yüksek ateşten korkma Filemafobi: Öpmekten ya da öpüşmekten korkma Filofobi: Sevmekten, âşık olmaktan korkma Fobofobi: Korkmaktan korkma Fotofobi: Işıktan korkma Gametofobi: Evlenmekten korkma Gefirofobi: Köprülerden geçmekten korkma Gerontofobi: Yaşlı insanlardan ya da yaşlanmaktan korkma Glossofobi: Topluluk önünde konuşmaktan korkma Haptofobi: Dokunulmaktan korkma Harpaksofobi: Hırsızlardan ya da bir suçun kurbanı olmaktan korkma Helyofobi: Güneşten korkma Hematofobi: Kan korkusu Herpetofobi: Sürüngenlerden korkma Hidrofobi: Sudan, yüzmekten ya da boğulmaktan korkma Higrofobi: Nemden ya da yağmurdan korkma Hipegiyafobi: Sorumluluktan korkma Hipnofobi: Uyumaktan korkma Hipofobi: Atlardan korkma Homiklofobi: Sisten korkma Homofobi: Eşcinsellerden korkma Ihtiyofobi: Balıklardan korkma Jinefobi: Kadınlardan korkma Kakofobi: Çirkinlikten, çirkin şeylerden korkma Kakorafiyafobi: Başarısız olma korkusu Kanserofobi: Kanser olmaktan korkma Kardiyofobi: Kalp hastalığından korkma Karnofobi: Etten korkma Katagelofobi: Dalga geçilmekten korkma Kemofobi: Kimyasal madde korkusu Keymafobi: Kıştan ve soğuktan korkma Kimofobi: Dalgalardan korkma Kinofobi: Köpeklerden korkma Klimakofobi: Merdivenden düşmekten ya da merdivenlerden korkma Klostrofobi: Kapalı yer korkusu Koprofobi: Dışkı korkusu Koulrofobi: Palyaçolardan korkma Kremnofobi: Yüksek yamaçlardan ya da uçurumlardan korkma Kriyofobi: Buzdan ya da donmaktan korkma Kronomentrofobi: Saatlerden korkma Ksantofobi: Sarı renten korkma Ksenofobi: Yabancılardan korkma Ksilofobi: Tahta şeylerden ya da ormanlardan korkma Limnofobi: Göllerden korkma Litikafobi: Davalardan ve mahkemelerden korkma Logofobi: Belirli sözcüklerden korkma Lökofobi: Beyaz renkten korkma Manyofobi: Delirmekten korkma Mastigofobi: Cezalandırılmaktan korkma Mekanofobi: Makinelerden korkma Melanofobi: Siyah renkten korkma Mikrobiyofobi: Mikroplardan korkma Mizofobi: Kirlilikten korkma Monofobi: Yalnızlıktan korkma Musofobi: Farelerden korkma Nekrofobi: Cesetten korkma Nelofobi: Camdan korkma Niktofobi: Geceden korkma Nozokomefobi: Hastanelerden korkma Nüdofobi: Çıplaklıktan korkma Obesofobi: Şişmanlamaktan korkma Ofidiyofobi: Yılanlardan korkma Okofobi: Taşıt araçlarından korkma Osmofobi: Belirli kokulardan korkma Pantofobi: Herşeyden korkma Papirofobi: Kağıttan korkma Paraskavedekatriafobi: Ayın onüçü ve cuma olan günden korkma Patofobi: Hasta olmaktan korkma Pedofobi: Çocuklardan korkma Peladofobi: Kel insanlardan ya da kelleşmekten korkma Penyafobi: Fakirlikten korkma Pirofobi: Ateşten korkma Plakofobi: Mezar taşlarından korkma Pogonofobi: Sakaldan ya da sakallı kişilerden korkma Politikofobi: Politikacılardan korkma Porfirofobi: Mor renkten korkma Potamofobi: Irmaklardan ya da su akıntılarından korkma Potofobi: Alkollü içeceklerden korkma Pteronofobi: Kuş tüyünden korkma Pupafobi: Kuklalardan korkma Radyofobi: Radyasyondan, X ışınlarından korkma. Ranidafobi: Kurbağalardan korkma Selenofobi: Aydan korkma Siderofobi: Yıldızlardan korkma Simetrofobi: Simetriden korkma Skiofobi: Gölgelerden korkma Sosyofobi: Toplumdan, genel olarak insanlardan korkma Soteriofobi: Başkalarına muhtaç olmaktan korkma Tafefobi: Diri diri gömülmekten korkma Takofobi: Yüksek hızdan korkma Talassofobi: Deniz ya da okyanus korkusu Tanatofobi: Ölümden korkma Teknofobi: Teknolojiden korkma Teratofobi: Gebe kadının, biçimsiz, çirkin bir çocuk doğurmaktan korkması Termofobi: Isıdan korkma Testofobi: Testlerden ya da sınavlardan korkma Tokofobi: Gebe kalmaktan ya da çocuk doğurmaktan korkma Tomofobi: Ameliyat olmaktan korkma Toksifobi: Zehir korkusu Topofobi: Belirli yerlerden korkma Travmatofobi: Yaralanmaktan korkma Trikinofobi: Gıda zehirlenmesinden korkma Triskaidekafobi: 13 sayısından korkma Tripanofobi: Aşı ya da iğne olmaktan korkma Trikopatofobi: Saç hastalıklarından korkma Ürofobi: Sidikten korkma Venereofobi: Zührevi hastalıklardan korkma Venüstrafobi: Güzel kadınlardan korkma Vermifobi: Solucanlardan korkma Zelofobi: Kıskançlıktan korkma Zoofobi: Hayvanlardan korkma

18 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Althusser’in Psikiyatrik yaklaşımı hakkında

Althusser’in Psikiyatrik yaklaşımı hakkında

Althusser psikiyatri kliniğinde. Bir düşünür için en şanssız durum bu olsa gerek. Çünkü ço­ğunlukla kimse bir akıl hastasının söylediklerine inanmak istemez. Oysa bir düşünürün değerini oluşturan yalnızca eseridir. Buna ko­şut olarak birkaç yazı yayınlandı ülkemizde. Bu yazıda psikiyatrinin tutsağı bu büyük düşünürden hareketle psikiyatrinin temel sorun­salına yaklaşmak istiyorum. Psikiyatri bir sfenkstir. Kişiler arası ilişkiler, sosyoloji, derinlikler psikolojisi, psikoana­liz, kültürler arasındaki farklılıklar, transkültürel psikiyatri, antropoloji, beynin organizasyonu, deneysel nörofizyoloji, beynin kimyasal yapısı, kimyasal ileticiler, iyonlar, çeşitli ilaç etkinlikleri, nöropsiko­formakoloji, elektronik beyinler, kibernetik vs. bütün bu ilk bakışta birbirinden çok uzak görünen kavramlar, psikiyatri disiplini içinde belli bir anlam taşır. Psikiyatri adeta bir geçiş alanıdır, sınırda bir bilimdir. Bir yanı ile diğer tıp disiplinleri ile birlikte uygulamalı bir doğa bilimi iken, psikoloji, sosyoloji ve antropolojinin alanlarına doğru uzanır. Bu neden böyledir? Çünkü akıl hastalığı semptomları coğun­lukla Kişiler arası ilişkilerde açığa çıkar. Ancak kişiler arası sosyal ilişkilerin oluşmaya başladığı, toplumsal iş bölümü ve rollerin yer­leştiği toplumlarda bir akıl hastalığından söz edilebilir. En azından akıl hastalığı ile toplum arasında sıkı bir ilişkinin olduğu açıktır. Öte yandan beynin örgütlenmesinde oluşan bir değişikliğin kendisini kişiler arası ilişkilerde gösteren hastalıklara neden olması da göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur. İşte bu genel çerçeve nedeniyle psikiyatri yoğun tartışmaların alanı olagelmiştir. Burada iki temel görüşü ayrımsamak olasıdır: Dinamik-sosyokültürel görüş: Bu görüşe göre akıl hastalığı psi­koseksüel gelişimin ilkel aşamalarında saplantı (fiksasyon) ve ge­rileme (regresyon) kavramlarıyla (Freud), intra uterin yaşamdan kopuşun yarattığı ayrılık anksiyetesi temeli üzerinde gelişen bireyin ilişkilerinin bozulması kavramı ile (O. Rank), insanın çevresini saran yabancı dünyanın yarattığı temel anksiyite kavramı ile (K. Horney), kişiler arası ilişkiler ve yakın çevrenin beğenisini kazanamamam kay­gısı ile (S. Sullivan) açıklanmaya çalışılır. Organik öğretilere gelince: Bunlar akıl hastalığının kökeninde beynin belli bir bölümünün fizikokimyasal bir dengesizliğini söz ko­nusu ederler. Kuşkusuz bu görüşleri belli ölçüde uzlaştırmaya çalışan görüş­ler de vardır. Söz gelimi organodinamik öğreti: Bu görüşe göre akıl hastalıklarının temelinde organik bir bozukluk vardır. Fakat bu lez­yon nedeniyle psişik yaşamda yalnızca bir 'çözülme' oluşmaz fakat daha alt bir düzeyde, gelişiminde dinamik faktörlerin rol oynadığı bir yeniden örgütlenme de söz konusudur. Psikiyatrinin bu ikilemi aslında pratik ve teorik ilginç sorunlar ortaya koyar. Dinamik görüşlerin en ateşli savunucusu psikiyatlar dahi zaman zaman ilaç kullanır. Bunu yaparken psişik bir bozukluğu fizikokimyasal bir süreci etkileyerek düzeltmeye girişmelerine kar­şın sorunu tam açıklığında kendi görüşleriyle bütünleştirip ortaya koymaya çalışmazlar. Öte yandan psişik bozuklukların kökeninde fizikokimyasal/biyolojik bir sürecin olduğu görüşü bazı epistomo­lojik sorunlar ortaya koyar. Söz gelimi Szasz'a göre psişik bozuk­lukların kökeninde fizikokimyasal bir sürecin olduğu görüşü epis­tomolojik bir hatadır. Organik görüşü savunanlarsa, hekimce bir tutumla bu düzeyde bir tartışmaya çoğunlukla girmemektedir. Bu yazıda psikiyatrik hastalıkların organik temelinin ortaya koyduğu epistomolojik sorun söz konusu edilecektir. Yani tartışma tıbbi değildir. Söz gelimi psikiyatrinin öteden beri temel hastalığı olan şizofre­ni konusunda tartışma tıbbi düzeyde sürüyor: Hergün kimyasal ileti bozukluğunu doğrulayacak yeni laboratuar bulgular yayınlanıyor. Artık etki mekanizmalarını bildiğimiz çeşitli ilaçların, bu hastalığı sağaltımında yerinin olması, bu alandan gelen verilerin diğer labo­ratuar verilerle uyuşması bu görüşü destekliyor. Dahası, hayvan­larda normal davranışlara neden olan amfetamin, LSD gibi drogların insanlarda 'Model Psikozlar' denen şizofreniye benzer tablolar yaratması ve bu droglorın beyinde meydana getirdiği bilinen fiziko­kimyasal değişikliklerin şizofreni sağaltımında kullanılan ilaçların etki mekanizmalarından çıkan sonuçlara uygunluk göstermesi de du­rumun fiziko-kimyasal-biyolojik kavranışına önemli katkıda bulun­maktadır. Ancak şizofreniyi laboratuarda değilde klinikte, hasta ile karşı karşıya iken anlamaya çalıştığımızda görünüm bir anda değişir. Bu düzeyde olay, fiziko-kimyasal-biyolojik bir süreç olarak değil fakat insani, toplumsal bir fenomen olarak görünür. Hastanın sunduğu kaosta her şey ancak bir psikoanalizci gözüyle yerli yerine oturtulabilir. Birbiriyle uyuşmaz gözüken şeyler bir anlam kazanabilir. Böy­lece bakınca karşımızda iki ayrı şey: Bir fiziko-kimyasal bir de sos­yal süreç duruyor gibi gözüküyor. Oysa ki bunlar bir ve aynı şey. Bu bağlamda psikiyatri aşması gereken çelişkiler taşıyor. Bu tıpkı optikteki, partikül-dalga çelişkisinin daha üst bir bileşimde bütün­leşmesine benziyor. Denebilir ki bugün psikiyatriyi daha öteye götü­recek çelişki de budur. Ancak olay, çok daha felsefi bir anlama da sahiptir. Özellikle epistomolojik bağlamda. Olayı şöylece ortaya koyalım: Yeni ontolojinin kurucularından N. Hartmann varlık evreninde dört varlık tabakası görüyor. Bunlar maddi, organik, psişik ve 'geist' varlık tabakalarıdır. Hiç kimse maddi olanlar psişik ve 'geist' varlığını birbirinden ayırmakta güçlük çek­mez. Bu tabakalar otonomdur, fakat birbirine bağlıdır da. «Yüksek tabaka aşağı tabakanın üzerinde durur ve aşağı tabaka tarafından taşınır. Fakat bununla beraber ona karşı hürdür.» Nitekim «psişik alan organik tabakanın üzerinde bir tabaka teşkil eder. Fakat biz psişik olanla karşılaştığımız her yerde onu or­ganik olana bağlı olan onun tarafından taşınan bir varlık olarak görürüz… Eğer bundan psişik olanın organik alan kanunlarından başka özel kanunlardan yoksun olduğu sonucunu çıkarırsak feno­mene gözlerimizi kapamış oluruz. Psikoloji, özel psişik alanda özel psişik kanunların hüküm sürdüğünü şüpheye yer vermeyecek bir açıklıkla gösterdi.» Öyleki bu kanunlar otonomdur ve başka hiçbirşeyden tümden­gelimle çıkarılamayacağı görülmektedir. «Yukarıdaki tabakanın alttaki tabakaya bağlılığı onun otono­misinin, sınırlanması demek değildir. Alttaki tabaka, üstteki için ta­şıyan bir temel, bir 'Conditio sine qua non'dur. Yukarıdaki tabakanın özel yapısı bu temel üzerinde sınırsız bir hareket serbestliğine sahiptir. Her tabakanın kendi içinde geçerli kanunları vardır ve bunlar bir başka tabakaya uygulanamaz. «Eğer bir alanın kategorileri ya­pısı başka olan yüksek alanlara kadar ilerliyorsa o-kategorilerin bu yeni alandaki rolleri ikinci derecededir ve 'bu alanın özel fenomen­lerini açıklamada yeterli' değildir. Öte yandan nörofizyoloji ve psikiyatri ilginç bir aşamadadır. Bu­rada artık psişik, emosyonel olaylarla fiziko-kimyasal-biyolojik sü­reçler kesişmektedir. Denebilir ki tüm psişik süreçler aynı zamanda bir başka düzeyde fiziko-kimyasal bir süreçtir. Bu durum ilk bakışta hemen onaylanabilir, bazılarına ise çok ters gelebilir. Üstelik bu du­rumu hemen onaylamak da yadsımak kadar değer taşır. -«Anlam», «değerlendirme», «duygulanım» gibi kavramların aynı zamanda fi­ziko-kimyasal bir süreç oldukları üzerinde düşünülmesi gereken bir sorun oluşturur. Şöyle bir örnek verelim: «Sınavda başarılı oldun.» cümlesi bir kişiden diğerine iletilmede iki farklı 'varlık'a sahip gibi gözükmektedir. İster konuşarak yani havanın belli bir titreşimiyle ya da Mors alfabesiyle veya ışık yakıp söndürmeyle oluşturulmuş bir iletişim sisteminde iletilmiş olsun herşeyden önce bu mesajın fiziksel bir 'varlık'ı vardır. Ancak bu fiziksel varlığından öte bunun dışında birşey olarak da görülmektedir. Bu da taşıdığı anlamdır. Şimdi bu 'anlam' fiziksel varlıktan başka birşeydir, psiko-sosyal bir olgudur. Mesajın fiziksel varlığı yalnızca bir « taşıyıcı temel» olarak bir «Conditio sine qua non» olarak söz konusudur. Fiziksel taşıyıcı temel şöyle ya da böyle olabilir, fakat zorunlu olarak olmalıdır, ancak değeri de taşıyıcı olmaktan öte değildir. Burada biri taşıyan, iki ayrı şeyle karşı karşıya olduğumuz düşünülebilir. Olayı bir adım öteye götürelim: Mesaj şu ya da bu fiziksel taşıyıcı aracılığı ile mesajı alacak olana iletilsin. Bu durumda 'anlam'ı taşıyan fiziksel ta­şıyıcı, enerji kipliğine göre alıcı bir organa ulaşır. (Göz, kulak vs.) Burada, artık bilinen elektro-kimyasal süreçlere neden olur ve belli bir sinir tarafında beyinde ilgili merkezlere ulaşır. Bu durumda iki olasılık, vardır. Diyelim mesaj Mors alfabesiyle iletilmiştir ve alıcı bu haberleşme sistemini bilmemektedir. Bu durumda anlamı taşıyan fizikse!, taşıyıcı özgün olmayan bir fiziksel uyaran olarak beynin belli bir bölgesinde elektro-kimyasal olaylara neden olur. Yani burada ‘anlam’ değil, fiziksel taşıyıcı etkindir. İkinci durumda mesaj konuşma ile iletilmiş ve alıcı, söz konusu dili biliyor olsun. Bu durumda 'anlam' taşıyan fiziksel uyaran, ilkinden farklı elektro kimyasal süreçlere neden olacaktır. Çünkü (bugünkü görüşle belli bir şekilde protein sentezi ile ilişkisi olan) önceki bil­gilerin (information) oluşturduğu fiziko-kimyasal yapı yeni gelen me­saj için belli bir farklı fiziksel ortamdır. Oysa ki o dili bilmeyen kişi için aynı sesler farklı bir nitelik taşır ve özgün olmayan fiziksel uya­rıcı olarak değerlendirilir. Öyleyse fiziksel taşıyıcı tarafından taşınan ve 'psiko-sosyal' bir olgu olan 'anlam'ın kendisi de bir fiziksel etkili olarak devreye giriyor demektir. Ancak burada bir fiziksel etkili olarak devreye girmesi sorunu ortadan kaldırmaz. Çünkü 'anlam' fi­ziksel bir kategori değildir. Öte yandan alıcının beyninde geçen tüm 'değerlendirme' işleminin fiziko-kimyasal olaylar zincirinden oluş­ması da sorunu çözmez. Aksine, sorun tam buradadır. 'Anlam' fizik bir etkili olarak devreye girse de 'anlam kategorisi' fizik dışı bir kategoridir. Aynen 'değerlendirme'nin bütünüyle fiziko-kimyasal sü­reçler zincirinden oluşmasına karşın, bütünüyle kategori olarak fi­zikdışı bir kategori olmasının (kuvvet, kitle, enerji vs. gibi fiziksel bir kategori olmaması) onun fiziksel süreçler tarafından taşınan fark­lı bir olgu olduğunu düşündürmesi gibi. Yani bütünüyle fiziko-kimya­sal olan bu süreçlerde fizikdışı varlıklar da görülmektedir. Modem ki her 'bilgi varlığın bilgisidir! Var olmayanın bilgisi olamaz! Koşut olarak, hemiplejinin (felç) beynin belli bir yöresinin ha­sarlanması ile ortaya çıkabileceği bir epistomolojik sorun oluştur­maz. Buna karşın bir akıl hastalığının beynin bir başka bölgesinin hasarlanmasıyla oluşabileceği temel bir epistomolojik sorun ortaya koyar. Çünkü hemiplejide beynin belli bir yöresinde meydana gelen fiziko-kimyasal bir sürecin yine ekstremitenin (kol, bacak) mekanik deviniminin bozulmasına yol açabileceği genel geçer anlayışla ters düşmez. Çünkü yine fizik içinde kalınmış, fiziko-kimyasal süreçler arasında belli bir nedensellik içeren bir ilişki kurulmuştur. Fakat bu kez beynin bir başka yöresinde oluşan fiziko-kimyasal bir sürecin günlük yaşamda birer fenomen olarak algıladığımız «düşünme», «his­setme», «duygulanım», «sevme», «yaratıcılık» gibi 'madde dışı', 'fi­zik dışı'kategorileri etkileyebilmesi epistomolojik bir sorundur. Çünkü fiziğin sınırları aşılmıştır. Fizik, içinde kalınarak ancak fiziko­kimyasal süreçler arasında nedensel bir ilişki kurulabilir. Oysa bu psikolojik kategoriler fiziksel kategoriler değildir. Şimdi bu durum Hartmann'ın ortaya metafizik bir sorun olarak koyduğu duruma benziyor. «Duyu, temelden birbirinden farklı olan iki alanı, fizik ve psişik alanları yani zaman ve mekâna bağlı bir dün­ya ile sadece zaman içinde olup biten, mekânda yeri olmayan bili­fenomenlerini birbirine bağlıyor. Fiziksel ve psişik olaylar arasında şüphe götürmeyen bir sıra bağlılıkların bulunduğu bilinmektedir. Bunları hem fizyoloji hem de psikoloji hesaba katmak zorundadır. Özel sinir olaylarının özel bili olaylarının ön koşulu olduğu ya da bunun tersi, düşünme olayının sinir enerjisi harcadığından hiç şüp­he edilemez. İstemenin adele enerjisini meydana getirdiği ve özel duyu enerjisinin bilide bir duyu verisini ortaya çıkmasını sağladığı da şüphesizdir. Böyle olmakla birlikte anlatılan bu olayların ilişki­lerinin anlaşılmaz olarak kaldıkları, insandaki psiko-fiziksel yapının birliği olayında metafizik olan irrasyonel unsurun bulunduğu da bi­linmektedir.» Yani «Bir olayın nasıl bir beden olayı olarak başlayıp psişik bir olay olarak sona erebileceği, ya da bunun tam tersi ola­bileceği anlaşılamamaktadır.» Gerçekten de birbirinden farklı iki varlık tabakası varsa bunların arasındaki ilişki ne fizik ne de psişik kanunlarla açıklanabilir. Ancak bu, elimizdeki bili nesnelerinin ger­çek nesnelere denk düştüğü ya da onlardan başka birşey olmadığı varsayımına dayanır. Bu durum ileride açıklanacaktır. Psikolog, çeşitli psikolojik testlerle duygulanımı, zekâyı, dü­şünceyi dışarıdan objektive edebilir. Bir nöropsikiyatr klinik göz­lemle saptadığı psişik bozukluk semptomlarını sağaltmak için ilaç, yani kimyasal bir madde kullanabilir. İşte bu aşamada hekim, bir adım geriye çekilip hastalığa karşı ne yaptığına baktığında, özünde verdiği kimyasal madde ile fiziko-kimyasal bir süreci etkilemeyi he­deflediğini görecektir. Bütün bunlardan Hartmann'ın aksine, psikolojiyi fiziko-kimyaya indirgemeye çalıştığımız sonucu çıkarılmamalıdır. Kuşkusuz salt fi­ziko-kimyasal kategorilerle psişik olaylar kavranamaz. Psişik olay­ları kavramak için bu düzeye özgü kategorileri 'üretmek' gerekir. Ancak burada söz konusu olan bu iki disiplinin farklı yöntem ve araçlar kullandığı ve farklı birer temel «sorunsal»a (problematique) dayandıklarıdır. Öyle ki bu bilimlerden her biri için söz konusu olan problem ancak kendi temel sorunsalları içinde anlam taşır. Öyleyse problem tek başına bir problem değildir. Belli bir sorunsalda bir problemdir. Doğa bilimlerinden bir örnekle yaklaşalım: Kimyasal olaylar, kategoriler, atom düzeyinde fiziksel olaylardır. Tıpkı psişik olayların fiziksel, olaylar ile kesişmesi gibi. Bu durum kimyanın fi­ziğe, psikolojinin fiziko-kimyaya indirgenmesini getirmez. Çünkü kimyasal olaylar ancak onları kavramak için üretilen kimyasal katego­riler 'ağı' ile kavranabildiği gibi psişik olaylar da psikolojik katego­rilerin üretilmesini gerektirir. Üstelik atom fiziğinin sonuçlarının kimyasal, kategorilere doğru uzanması da zaman içinde ve mantıksal olarak kimyasal kategorilerin üretilmesini izler. Fakat nasıl oluyor da aynı sorunun iki ayrı yanıtı olabiliyor? Nasıl oluyor da kimyasal olaylar hem 'çözünürlük', 'uçuculuk' vs. gibi nitel kimyasal katego­rilerle, hem de kuanta fiziğinin nicel kategorileri çerçevesinde çö­züm buluyor? Ya da psişik olaylar hem fiziko-kimyasal hem de psi­kolojik kategorilerde e1e alınabiliyor? Bu ancak sorunun birbirinden farklı olması ile olasıdır. Fiziko-kimyanın sorusu psikolojinin sorusu ile aynı değildir, nasıl ki kuanta fiziğinin sorusu kimyanın sorusu değilse. Çünkü soruya biçimini veren üzerinde sorulduğu temel sorunsaldır. O halde Hartmann'ın koyduğu fiziksel süreçlerin psişik süreç­leri etkilemesi metafizik sorununun çözümüne gidebiliriz artık. Hart­mann'ın temel yanılgısı felsefesinin temelinde bulunan ampirist (gör­gülcü) kuramından kaynaklanır. Althusser'e göre tüm ampirist bilgi kuramının temeli bilgiyi gerçekliğin içerisinde var olan, gerçek bir parça olarak görmesidir. Görgülcülüğe göre, «Bilmek, gerçek nes­neden, (objet réel), özne, (sujet) tarafından nesnenin bilgi denen özünü soyutlamaktır… Verilmiş gerçek nesneden özünü çeken gör­gülcü soyutlama, özneyi gerçek özün sahibi yapan gerçek bir so­yutlamadır. (Abstraction réelle). Bilgi soyutlamadır. Yani özün, onu içeren « gerçek»ten çekilmesi, özün onu içeren ve onu gizleyerek örten «gerçek»ten ayrılmasıdır.» Gerçek adeta, özsel ve özsel olmayan iki parçadan oluşmuştur. «(Özsel, yani özden başka birşey olmayan) bilgi, gerçeğin içinde, bölümlerinden biri olarak gerçekçe içerilmiştir.» Bilgiyi elde etmek için yapılacak şey özsel olanı kaplayan özsel olmayan 'kabuğu' soy­maktır. Böylece bilgi gerçek olan bir ögedir. Yani bir anlamda bilinin nesnesi (objet de la connesaissance) gerçek nesneye (objet réel) özdeştir. Hartmann'ın köklendiği fenomenoloji tipik bir görgülcü bilgi ku­ramını içerir. Burada özsel olmayan herşeyin parantez içine alın­ması (rediksiyon) ve böylece elde edilen özsel fenomenin betim­lenmesi sözkonusudur. Oysa «Bilgiyi üretim olarak, anlamak gerekir». ( «Kafanın dı­şında bağımsızlık içinde» varolan gerçek nesne ile «düşüncenin ürü­nü olan bilinin nesnesi farklıdır». Bunların «kendi öz üretim süreç­leri» de farklıdır. «…Gerçek nesnenin üretim süreci, bütünüyle ger­çekte yer alır ve gerçek gelişimin (genése réelle) gerçek düzenine (l'ordre réel) göre meydana gelirken bilinin nesnesinin üretimi bü­tünüyle bilide (connaissence) yer alır ve gerçek kategorileri 'yan­sıtan' düşünce kategorilerinin gerçek tarihi gelişim düzenindeki ay­nı yeri değil, fakat bilinin nesnesinin üretim sürecindeki işlevleri tarafından onlara sağlanan bütünüyle farklı yerleri işgal ettikleri bir başka düzene göre oluşur» Öte yandan bir sorunu sorun olarak belirleyen, temel sorunsal­dır. Bilim «ancak belirlenmiş kuramsal bir yapının … alanında, tüm problem biçimlerinin mutlak belirlenimini oluşturan sorunsalın ala­nında soru sorabilir.» … «Bir kuramsal sorunsal tarafından belirlen­miş alanda var olan şeyi gören, bir öznenin gözü değildir, tanımladığı sorulara da ve nesnelere de görünen alanın kendisidir.» Böylece bir kuramın sorunsalı kendi nesnesini üretir. Ve bir kuram için görünmez olan, kuramsal sorunsalının görünmezi, görünmez olarak dışarıda bırakmasına dayanır. Doğa bilimlerinde bu durum açıklıkla görünür. «Nedensellik» fiziğin öteden beri değişmez bir kategorisidir. Ancak bugün atom düzeyinde «nedenseilik» kategorisi ile olaylar açıklanamamaktadır. Örneğin radyoaktif ele­mentlerin yarılanma ömürleri kesinlikle bilinmekte ve formüle edilmektedir. Buna dayanarak da çok kısa bir zaman aralığında dahi kaç atomun parçalanacağı kesinlikle söylenebilinmektedir. Fakat atom fiziği sorunsalında durum tam anlamıyla değişir. Çünkü bu­rada artık hangi atomun ne zaman parçalanacağı söylenememek­tedir, böylece giderek bir «istatistik» fiziği anlayışı yerleşmektedir. «Nedensellik» ve « İstatistik» farklı teorik pratiklerin farklı sorunsalları içinde anlam kazanır. Şu nokta açıklıkla görünüyor ki bilinin nesnesi gerçek nesne değildir. Gerçek kategorilerle kendisi olma­yan düşünce kategorileri bir kuramsal sorunsalda, sorunsal tara­fından üretilir. «Nedensellik» başlı başına doğada var olan ve gör­gülcü soyutlama ile görülebilir olmuş bir nesne değildir. O, ait olduğu temel sorunsalda temel sorunsal tarafından belirlenmiş ve böylece üretilmiş bir kategoridir. Temel sorumuza dönersek, fiziko­kimyasal süreçler ile psişik süreçler arasındaki ilişki, yani psişik sürecin fiziko-kimyasal süreç tarafından etkilenmesi epistomolojik bir sorun oluşturuyordu. Çünkü artık fiziğin sınırlarının dışında bir nedensellik söz konusu gibi görünüyordu. Oysa ki psikolojinin «bili nesnesi» ile fiziko-kimya-biyolojinin «bili nesnesi» birbirinden farklı olmakla birlikte farklı birer «gerçek nesne»ye özdeş değildirler. Psi­kolojik kategoriler belli bir sorunsal içerisinde üretilmiş, dolayısı ile bu sorunsal içinde anlamı olan kategorilerdir ve gerçek nesnenin kategorilerinden farklıdır. Aynı şeyler fiziko-kimyasal-biyolojik kategoriler için de söylenebilir. Hartmann belli bir teorik sorunsal çerçevesinde üretilmiş ka­tegori sistemlerini varlığa yansıtıyor. Böylece biribirinden ayrı « fi­zik», «organik», «psişik», «geist» varlık tabakalarını görüyor. Oysaki bunlar gerçek nesneler değil, bilinin nesneleridir. Bunlar belli bir so­runsalın nesnesi olarak; bu sorunsal çerçevesinde olanaklı sorun­ların nesneleridir. Ontoloji varlık tabakalarını birbirinden ayırırken aslında gerçek nesne değil, fakat bilginin nesnesi olan nesneleri ayrı ayrı koyuyor. Oysa bunlar gerçek bir varlığa denk düşmezler, bilinin nesneleri belli bir teorik sorunsal içerisinde üretilmiş nesne­lerdir Ontoloji, varlık tabakalarını bir fenomen olarak bulup «betim­lediğini» söylüyor. Fakat, onun bir «betimleme» olması, belli bir kri­tikten yoksunluğunu da birlikte getiriyor. Psikolojik kategorilerle tanımlanan psişik süreçler nasıl oluyor da fiziko-kimyasal kategorilerle tanımlanan fiziko-kimyasal-biyolojik süreçlerden etkileniyor? Şimdi bu durumu epistomolojik bir sorun olarak ortaya koyan, ya da «metafizik bir irrasyonal» olarak belirle­yen psişik süreçlerin ve fizik süreçlerin ayrı ayrı gerçek nesneler olarak kabul edilmesidir. Gerçeklik insan aklının dışında kendi ba­ğımsızlığında biliden önce ve sonra varlığını sürdürüyor. Bu gerçek nesne, salt belli bir kuramsal sorunsalda üretilen bilinin nesnelerin­den farklıdır. Psişik olaylar, fiziko-kimyasal-biyolojik kuramsal so­runsalda fiziko-kimyasal bir nesne olarak üretilir. Oysa ki psişik olay­lar bir başka sorunsal oluşturan psikoloji disiplini içinde, psikolojik kategorilerle kendini ortaya koyan bir bili nesnesi oluşturur. Fizik disiplini içerisinde kalınarak ancak fiziksel olaylar arasında ilişki ku­rulabilir. Fiziko-kimyasal-biyolojik kuramsal sorunsal çerçevesinde, bir bili nesnesi olarak üretilmiş süreçler bir başka teorik sorunsal oluşturan psikoloji içinde bir başka bili nesnesidir. Yukarıda «anlam» ve «değerlendirme»nin iki yalıtık varlığa sa­hipmiş gibi göründüğünü söylemiştik. «Anlam» fizik dışı bir kategori olmakla beraber fizik bir etkili olarak devreye giriyor, «değerlendir­me» bütünüyle fiziko-kimyasal süreçlerden oluşsa da kategori ola­rak fizik dışı bir kategori oluşturuyordu. Şimdi bir mesajda iki ayrı varlık «fiziksel bir süreç» ve «anlam» görünmesini, ele alalım. Bun­lar özünde birbirinin üzerine binmiş iki gerçek nesne değil, onu ken­di kuramsal sorunsalı çerçevesinde fiziksel bir süreç olarak ele alan ve böylece bir bili nesnesi olarak üreten fiziko-kimya-biyoloji ve ayni gerçek nesnesi kendi sorunsalı çerçevesinde ele alıp «anlam» ve «değerlendirme» kategorileriyle bir bili nesnesi olarak üreten psi­kolojidir. «Akıl hastalığının kökeni beynin belli bir yöresindeki fiziko­kimyasal bir süreçtir» önermesi de benzer bir epistomolojik karışıklık oluşturuyordu. Fiziko-kimyasal süreçler, fizik içinde kalınarak an­cak fiziko-kimyasal süreçleri etkiler. Olay fiziko-kimya-biyoloji teorik sorunsalı düzeyinde fiziko-kimyasal bir bili nesnesi olarak üretilir. Oysa ki akıl hastası psikoloji laboratuarında ya da klinik gözlemde bir başka sorunsalın çerçevesinde, bu sorunsalın kategorileriyle bir başka bili nesnesi olarak üretilir. Demek ki sözkonusu olan bir ve aynı gerçek nesnenin iki ayrı kuramsal sorunsalda iki ayrı dille iki ayrı bili nesnesi olarak üretiminden kaynaklanıyor. Demek ki Hart­mann'ın koyduğu «metafizik irrasyonel» aslında olmayan bir sorudur. Bu yazı çerçevesinde, tüm karmaşanın kökeninde organik psi­kiyatrinin iki ayrı kuramsal sorunsalın, iki ayrı dilini kullanmakta olduğunu gördük: Bunlardan biri klinik gözlem ve psikoloji laboratuarının dilidir. Diğeri fiziko-kimya-biyoloji ya da özgün terimiyle nörofizyolojinin dilidir. Oysa her kuramsal sorunsal kendisini kuramsal so­runsal olarak belirlerken kendi «uygun» (adequcte) kategorilerini de üretmek zorundadır. Bu bağlamda psikiyatri de kendi sorunsalına uygun bir dil üretmek durumundadır. Çünkü «eski kavramlar adsız bir olmayanın rolünü umutsuzca oynarlar». Ve bu durumda «rollerle kişiler arasında uygunsuzluk»tan başka birşeyin sözkonusu olmadığı gerçek bir dram oynanır. İşte psikiyatrinin dramı budur ve belki de daima sürecek bir dramdır bu. Hasta öteden beri hekiminin en iyi öğreticisi olmuştur. En iyi okul hastadır der hekimler. Ancak bugün psikiyatri «HASTA»sından günlük klinik uygulamasının değil, fakat kendi derinliklerini, kendi kuramsal sorunsalını öğrenmek durumunda. Psikiyatrinin tutsağı ve belki temel sorunsalının aydınlatıcısı büyük filozofu… Bu noktada. Hartmann'ın ontolojisinin akıl hastalıklarının organik köke­ni ile uyuşmayan bir ontoloji olduğunu söylemek istemiyorum. aksine bazı, psikiyatrlar bu ontolojide insanın organo-psişik bütünlüğünün en iyi bir anlatımını buluyor. Burada Hartmann'ın söz konusu edilmesinin nedeni dayandığı epistomolojik çerçevenin akıl hastalığının organik kökeninin ortaya koyduğu epistomolojik sorunda sonuca gitmeyi kolaylaştıracak bir eleştiri nesnesi olarak ele alınabilirliğindedir. Durum ileride daha da belirginleşecek. Nitekim Hartmann şöyle diyor: …Ruhi ve organik tabakaların üstüste gel­mesindeki ilişkiden canlı ve cansız tabiat tabakaları arasında mevcut olan aynı ilişkiden başka olan bir ilişkidir. Organik varlık maddi olan şeylerin unsurlarını bünvesine aldığı ve onlara şekil kazandırdığı halde ruhi varlık organik şekilleri ve süreçleri olduğu gibi bırakır ve başka ka­rakterde olan olay ve içeriklerin alanı olarak (yani mekânsız ve gayrı maddi) onların üstüne çıkar.

18 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Marks ve Freud karşı karşıya – Diyaloglar

Marks ve Freud karşı karşıya – Diyaloglar

Bir gün Karl Marx ile Sigmund Freud bir odada karşılıklı oturup konuşsalardı, ortaya nasıl bir sohbet çıkardı diye düşünmüştüm. Sonunda aşağıdaki sanal diyalog ortaya çıktı. ——– Marx: Üstadım, varlığınız beni mutlu ediyor. Her ne kadar, okuduğum ve duyduğum kadarı ile düşüncelerimiz arasında derin uçurumlar olsa da sizin gibi biri ile birlikte olmaktan bahtiyarım. Freud: O bahtiyarlık bana ait üstat. Çağımıza yön veren ve insanları bir hayal peşinde bunca zamandır koşturan, deha denecek bir zekaya sahip sizinle aynı odayı paylaşmak bir mutluluktur. Marx: Benim teorilerim pratikten güç alırlar. Onlara hayal demenizi hiç beğenmedim. Üstelik ruhsal konular üzerinde bunca çalışması olan birinin, hayal gücü olmadan toplumsal modeller kurulamayacağını bilmesi gerekir. Freud: Rüyalar üzerinde yaptığım çalışmalarda, rüyaların temel işlevinin istekleri doyurmak olduğunu öğrendim. İnsanlar bazen hiç gerçekleşemeyecek isteklerini de rüyalarında görebilirler. Marx: İnsanların daha iyi ve güzel bir dünyada yaşamayı hayal etmeleri doğal bir istektir. Tarihsel gelişmeleri diyalektik olarak analiz ederek geçmişi ve mevcudu çözdüğümüzde gelecekte bu hayallerin gerçekleşmesinin mümkün olduğunu siz de anlayabilirsiniz.. Freud: Ben de geleceğe dönük çalışmalar yapıyorum elbette. Gençliğimde kokain üzerinde yaptığım bilimsel araştırmalar sonunda, uyuşturucu özelliği nedeniyle tıpta kullanılabileceğini önermiştim. Marx: Ama kapitalist sistem yalnızca ve ne olursa olsun kâr amacı güttüğünden, sizin bulduğunuz kokain şimdi insanları zehirlemekte. İşte kapitalist sistemin bilime ve insanlığa ihanetini siz de görüyorsunuz. Freud: Uyuşturucu ticareti yasadışıdır ve cezası vardır. İnsanlık hangi düzen de olursa olsun bu tür zararlı faaliyetleri önlemeye çalışıyor. Marx: Bugünkü mevcut hukuk sistemi ve yasalar kapitalist düzenin kar amaçlı her faaliyetini uygun görür. Yasaklıyor görünse de temelde sermayenin büyümesi ve belli ellerde toplanması için kokain ve uyuşturucu ticaretine de göz yumulur. Freud: Nasıl yani, olur mu hiç? Ahlak ve adalet bilincinin ekonomik düzen ile doğrudan bağlantısı yoktur. Bu tür duygu ve düşüncelerdeki sapkınlıklar, kişiliğin oluşmasında en güçlü yan olan çocukluk çağındaki cinsel dürtülere bağlıdır. Marx: Bakınız üstadım, yanlış biliyorsunuz. Saydıklarınız doğrudan ekonomik düzene bağlıdırlar. Üretim araçları ve üretim ilişkileri birlikte üretim biçimini belirler. Üretim biçimi bir de alt yapı düzenidir ve doğrudan hukuk, adalet, eğitim gibi üst yapı kurumların belirler. Kapitalist düzen, emeği sömürerek kâr etmek amacına dönük olduğundan kârlı olan her şey geçerlidir. Freud: Ne biliyorsam hep aksini söylüyorsunuz Üstadım. Araç ve biçim önemli değil. Her ilişkinin amacı maddi bir üretim olmak zorunda da değil. Önemli olan zevk ve doyumdur. Ailevi veya toplumsal baskılar altında kalarak gemlenen bu tür cinsel istekler kişilik bozulmasına da neden olurlar ve bu tür insanlar suç işlemeye eğilimlidirler. Marx: Anlaşılan sizde de yabancılaşma sorunu var. Günümüzdeki teknoloji ve iş bölümü sayesinde işçi sınıfı emeği ile ürettiğine yabancılaşıyor. Ne ürettiğini ve onun değerini anlamıyor. Buna neden olan kapitalist üretim biçimidir. İşçi sınıfı bilinçlenerek bu yabancılaşmayı önlemelidir. Freud: Bakın bu konuda benim de gözlemlerim var. Hani şu kötü kadınlar var ya. Maddi karşılık için vücutlarını satan kadınlar. Onlar da ürettiklerine ve emeklerine yabancılaşıyorlar. Hatta toplumsal baskı altında tüm insanlara da yabancılaşıyorlar. Ayrı ve yalnız bir dünyaları var. Marx: Sözünü ettiğiniz durum kapitalist bir ilişki türüdür. Emeği sömürmeyi tek amaç edinen bu sistem kadını bir meta olarak görür. Kadın her şeyi ile alınır ve satılır. Freud: Yok canım. Bana göre çok daha önceki tarihlere kadar gider kadınların bu hali. İlkel mağara devrinden beri ve günümüzde bile kabile veya aşiret halinde yaşayan toplumlarda kadın alışverişi vardır. Örneğin bazı belgelerde bir öküze karşılık 2 veya 3 kadın takas edildiği yazılıdır. Marx: Yine yanılıyorsunuz. O tür bir takas kapitalist nitelikler taşır. Öküz, üretime katkısı olan bir araçtır. Halbuki o adamın gözünde kadın yalnızca bir zevk aracı olan bir metadır. Aldığı öküz ile üreteceği başka metaları satarak elde edeceği kârla isterse 4 veya 5 kadın alacaktır ilerki bir zamanda. Gördüğünüz gibi Kapitalist düzende her şey bir metadır ve adeta bir meta fetişizmi yaşanır. Freud: Benim bildiğim Fetişizm cinsel bir eğilimdir. Çocukluk çağındaki Oidipus veya Elektra komplekslerini ileri yaşlarda gemleyemeyen insanlarda görülür. Mesela, ileri yaşlardaki erkeklerde kadınlara dönük ayak veya el fetişizmi vardır. Kadın ayağı veya eli gördüklerinde orgazm olacak kadar heyecanlanırlar. Görmek için de her türlü kılığa girerler. Marx: Görülüyor ki bu konuda da anlaşamayacağız sizinle. Demin ilkel mağara dönemi dediniz. Tarihi materyalizm açısından ve diyalektik metotla incelediğimizde insanın geçmişinde şu dönemler karşımıza çıkar: İlkel komün düzeni, kölelik düzeni, feodalizm ve kapitalizm. Üretim biçimine göre insanlığın bundan sonraki dönemleri ise sosyalizm ve komünizm olacaktır. Freud: Hayır dostum. İnsanın dönemleri cinsel ve ruhsal gelişimine göre beşe ayrılır. Ağızcıl, dışkıl, fallik, gizil ve üreyimsel. Yani anlayacağınız yalnızca üretimle ilgili değildir bu dönemler. Üstadım, sormadan edemeyeceğim. Durmadan diyalektik yöntem deyip duruyorsunuz. Nedir kuzum bu diyalektik? Marx: Diyalektik anlayışa göre her varlık ve kavram kendi karşıtını da içinde taşır. Bu çelişki zamanla yeni bir oluşuma neden olur. Tez ile antitez çatışır ve yeni bir sentez ortaya çıkar. Freud: Bakın bu doğru işte. Evli bir erkek ve kadından olan bir çocuk da aynı şekilde zıt karakter özelliklerden etkilenir. Özellikle küçük yaşlarda ebeveynler arasındaki zıtlaşmalar, cinsel dürtülerin fazla baskı altında kalması ile sonunda kişilik bozuklarına neden olur. İşte size tez, antitez ve sentez. Marx: Neden erkek ve kadın illa ki evli olsunlar. Evlilik kapitalist sistemin bir üst yapı kurumudur. Amacı da biriken sermayenin miras yoluyla kapitalist sınıf içinde kalmasıdır. Freud: Demek siz evliliğe de karşısınız. Yani isteyen istediği kişi ile cinsel ilişki kuracak öyle mi? Sizin diyalektik metoda göre ya tez, antiteze "BU SENTEZ BENDEN DEĞİL" derse ne olacak ? Marx: Bizim kuracağımız sistemde çocukların geleceği zaten düzenlenmiş olacak ve kimsenin bu tür bir soru sorması gerekmeyecek. Evlilik aynı zamanda erkeğin kadını bir meta olarak görmesini sağlıyor. Erkek kendine bağımlı olan kadına ve çocuğuna zorla soyadını veriyor. Kadının soyadının ticari bir değer yoksa unutulup gidiyor. Freud: Bakın aynı sorunu biz yaşasa idik ne yapardık? Nasıl bir isim koyardık sentezimize? Marx: Eşitlikçi bir adı olacak elbette. Örneğin "Sigmund Karl Freud Marx". Freud: İlginç bir kişiliğiniz var Üstadım. Eğer zaman bulursak ve de izin verirseniz size bir psikanaliz seansı yapmak isterim. Çocukluğunuza dönerek bugünkü kişiliğinizin oluşmasına neden olan anılarınızı öğreniriz. Gevşer ve anlatırsınız o günleri. Bastırılmış cinsel dürtülerinizin ne olduğunu da öğrenmiş oluruz. Marks: Siz aklınızı cinsellikle bozmuşsunuz. Aslında kendinize uygulasanız o psikanaliz seansını kim bilir neler çıkar ortaya. Freud: Ret etmenize üzüldüm. Neyse son olarak bir ricam var sizden. Lütfen konuştuklarımız bu odada kalsın. Marks: Elbette. alıntı yazimhane.com

17 Şubat 2012
Okunma
bosluk

Sigmund Freud Kimdir?

Sigmund Freud Kimdir?

Sigmund Freud 1856-1939 yılları arasın­da yaşamış ve ünlü psikanaliz öğretisini ge­liştirmiş olan tanınmış Avusturyalı hekim ve psikolog.

Orta seviye bir Yahudi yün tüccarının, kırk yaşındayken, kendisinden yirmi yaş küçük bir kadınla yaptığı ikinci evliliğinden dünyaya geldi. Ekonomik bunalımdan dolayı ailesi Viyana’ya yerleşmek zorunda kaldıklarında, Freud henüz 4 yaşındadır. 1938 yılına kadar burada yaşar.

Lise yıllarında Latince, Fransızca ve İngilizce öğrenir, kendi çabalarıyla da İbranice, İspanyolca ve İtalyanca öğrenir. Aslında istemediği halde Goethe’nın yapıtlarından etkilenerek başarılı bir öğrencilik hayatının ardından tıp okumaya karar verir.

Üniversite yıllarında Yahudi düşmanlığıyla karşılaşarak toplumun dışına itilir, soyut yaşamayı ve buna katlanmayı öğrenir. 1876 yılında fizyolojist Brücke’nin laboratuvarına girer; burada anatomopatoloji ve insanın sinir sistemi üzerine araştırmalar yapar. 1881’de tıp öğrenimini bitirir, 1833’de dönemin en ünlü beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanı Dr. Theodor Meynert’in yönetiminde psikaytr kliniğinde asistan olarak çalışmaya başlar. 1884’de kokain üzerine bir inceleme yapmakla görevlendirilir. 1884’te kokainin analjezik özelliklerini keşefeder, anestezik niteliklerini ise sezinler. (Freud, Yaşamım ve Psikanalız adlı yapıtında bununla ilgili olarak kokainin anestezik niteliklerini aslında bildiğini, yalnız tıp çalışmalarını bıraktığından dolayı başkaları tarafından ortaya çıkarıldığını ileri sürer)

15 Eylül 2010
Okunma
bosluk

Jacques Marie Emile Lacan kimdir?

Jacques Marie Emile Lacan kimdir?

style=”font-family: Comic Sans MS; font-size: 14px; line-height: normal; font-weight: bold;”> Asıl ve tam adı Jacques-Marie Emile Lacandır. Jacques Lacan olarak bilinir. 13 Nisan 1901’de Pariste doğmuş, 9 Eylül 1981 de aynı yerde ölmüştür. Tıp eğitimi aldıktan sonra, 1932’de “Kişilikle İlişkileri Açısından Paranoyak Psikoz” adlı doktora teziyle psikiyatr oldu. Daha sonraki çalışmaları da yine özellikle kuramsal-felsefi alanda yoğunlaşacak ve yeni bir Freud okumasıyla psikanalizi yeniden temellendirmeye yönelecektir.

Lacanın genel teorik şeması ve argümanları anlaşılmakla birlikte, genelde sözlerinin oldukça karmaşık, belirsiz ve anlaşılması güç bir niteliğe sahip olduğu bilinir. Dolambaçlı ve çetrefil söz oyunları, eğretilemeler, anlaşılması ve yorumlanması güç göndermeler sürekli bu dile hakimdir. Lacan güç bir yazardır bu bakımdan, ama Lacanın yazmaktan çok konuşmuş olduğunu da belirtmek gerekir. Onun yazıları daha çok öğrencileri ve izleyicilerinin tuttuğu notlar ve kayıtlardan oluşur. Konuşmaları, daha doğrusu seminerleriyle ünlüdür. Dönemin Fransız aydınları seminerlerinin sıkı bir takipçisi olmuşlardır. Başlıca çalışması Ecrits (Yazılar) 1966′ da yayımlandı. Bu tarihi dönem, yapısalcılığın Fransada çok etkili ve güçlü olduğu bir dönemdir. Dolayısıyla Lacanın konuşmaları dönemin aydınlarını derinden etkiledi ve sonrasında da sürekli yeniden yorumlandı.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
3 Eylül 2010
Okunma
bosluk

içerik