Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Televizyonda Misyonerlik 2


Sponsorlu Baglantilar

Tüm oto müzik sistemi fırsatları için tıklayın !

C- Kanalhayat’ın İslam Eleştirisi
Yukarıda geçtiği üzere Kanalhayat’ın tüm programları İslam eleştirisi üzerine kurulu değildir. Kanalın tüm yayın akışı araştırma alanımız içinde yer almadığından biz bu bölümde papazların Kur’an’a yönelttikleri eleştirileri değerlendireceğiz.

1. Asli Günah ve Kefaret
Hıristiyanlıkta Hz. Âdem’in Cennette yasak meyveden yeme¬siyle bağlantılı olan “suçluluk ve günahkârlık” sorunu, misyoner kanalların neredeyse tamamının en sık üzerinde durduğu konulardan birisidir.* Din değiştirme çalışmalarında da suçluluk ve günahkârlık duygusu, kişinin din değiştirmesini güdüleyen unsurlardan birisi olarak kabul edilir. Konuyla ilgili ilk dönem çalışmalarında din değiştirme öncesi bu kişilerin kendilerini güvensiz ve değersiz buldukları, ayrıca depresyon, şüphe, suçluluk ve günahkârlık duygusu içinde oldukları tespit edilmiştir. Ancak suçluluk ve günahkârlık duygusu, kişinin tövbe etmesine katkı sağlayacak bir güce sahip olması sebebiyle iyi fiillere yönelimi doğuracak bir enerjiyi de beraberinde getirebilir. Dolayısıyla bu duygu, içinde bulunduğu durumu ıslah etme bakımından kişiye temize çıkma ve kurtulma ümidi verebilir.

Cinsel uyanışla birlikte ortaya çıkan duygusal gerginliklerin özellikle gençlerde yoğun iç çatışmalara ve huzursuzluklara yol açtığını bilen misyonerler, bu yüzden, sürekli olarak suçluluk ve günahkârlık duygusunu vurgulu bir şekilde işliyorlar. Mesela Daniel Wickvire, “Günah AİDS gibi, bir tohum halinde genetik olarak, Adem ve Havva’dan çocuklarına geçmiş ve bu durum, temel bir sorun olduğu için bir kurtarıcı gelmiştir’ dedikten sonra şunu ekliyor: “Biz temiz değiliz, niyetlerimiz de temiz olamaz. Nasıl ki kaplan beneklerini değiştiremiyorsa biz de içimizdeki kötülükleri kendi kendimize temizleyemeyiz’. Wickvire, deyim yerindeyse, tam bir “kan edebiyatı” yaparak Hıristiyanlığın “kefaret (atonement)” doktrinini “Hayat kandadır’ ifadesiyle sloganlaştırmakta; insanların günahkârlığını vurgulayarak, İsa Mesih’in kanını kurban olarak kabul eden kimsenin günahlarını Tanrı’nın bağışlayacağını ileri sürmektedir:
İsa bizim günahlarımız için çarmıha gerildi. Bir fidye, bir kefaret olarak bizim için öldü. Hayat kandadır. Günahlardan kurtulmak için kan gerekiyor. Hepimiz günahkârız ve günahlarımızdan ancak İsa Mesih’in kanını kurban kabul ederek kurtulabiliriz. İsa Mesih’in kutsal kanı sayesinde hayat buluyoruz. İsa Mesih Tanrı’nın kurbanlık kuzusudur.
Hıristiyanlıkta kefaret doktrininin özünü, İsa Mesih’in çarmıha gerilerek kurban edilmesinin insanların günahına bir kefaret olduğu inancı oluşturmaktadır. Buna göre İsa, insanların suç ve günahlarına karşılık, tüm insanlık soyunu temsilen, bir kefaret olarak ıstırabı ve ölümü üstlenmiş ve günahtan aklanmaları için Tanrı tarafından yeniden diriltilmiştir. İsa Mesih’in insanlık için ölmesi, Tanrı’nın insanlığa olan sevgisinin bir kanıtıdır.
H ıristiyan misyonerlerin “ıstırap’ ve “kefaret’ kavramının üzerinde bu denli durmalarının altında Tanrı’nın sevgi ve bağışlayıcı niteliğiyle birlikte “kurtuluşa’ dikkat çekme düşüncesi yatmaktadır. Konuyla ilgili surveylerde bunu açıkça görmek mümkün. İncil’de anlatıldığı şekliyle, İsa’nın kişiliği, çektiği çileler, insanlığı kurtarmak için kendisini feda etmesi, sürekli umut ve yaşam üzerinde yapılan vurgular ve her şeye rağmen Tanrı’nın insanları bağışladığı inancı, Hıristiyanlığı araştırma sürecine giren kişileri etkileyen hususların başında gelmektedir. Sözgelimi Diyarbakır’da Türkmen Aleviliğin¬den Protestanlığa geçen ve 32 kişiyi kapsayan bir araştırmada, “Bir dinde aradığınız en önemli özellik nedir’ sorusuna katılımcıların çoğu (% 75), sevgi ve hoşgörünün bir dinde aranması gereken en önemli özellik olduğunu ve bunun da en iyi biçimde İsa Mesih’in öğretisinde bulunduğunu ileri sürmüştür. “İslam ile Hıristiyanlığı karşılaştırdığınızda sizce temel farklılık nedir’ sorusuna da Tanrı’nın sevgisini ve kurtuluş vaadini öne çıkaran cevaplar verilmiştir.

Ancak gerek yukarıda geçen konuşmalarda gerekse surveylerde ortaya çıkan kefaret ve kurtuluş kavramıyla ilgili olarak sorgulanması gereken boşluklar bulunmaktadır. Sözgelimi, İsa’nın kanı, inandıkları takdirde kendi dönemindeki ve kendinden sonraki insanların günahlarına kefaret olabilir. Ancak İsa’dan önce dünyaya gelmiş olanların durumu ne olacak? Böyle bir inancı benimsemediklerine göre onlar kurtuluşa nasıl ereceklerdir? Wickvire, bu türden muhtemel bir soruya cevaben, İsa’dan önce Tanrı adına kesilen kurbanların İsa’ya bedel ve onun bir simgesi olarak kesildiğini; İsa gelince, bizatihi kendisi kurban olduğu için başka bir kurbana gerek kalmadığını ileri sürüyor.* Dolayısıyla kurbanlık kuzu kabul edilen Mesih’in insanların günahlarına bir kefaret olarak çarmıha gerilmesine ilişkin inancın Hıristiyanlar üzerindeki psiko-sosyal etkisi, üzerinde durulmaya değer bir noktadır. Bahsedilen kanalın günlük simalarından biri olan -Türk uyruklu olduğunu sandığımız- Musa Kâzım, bu konuda şöyle diyor:
Biz Hıristiyanlar, tüm günahlarımızı İsa Mesih’e yüklüyoruz. İnsanlar günah işlediklerinde genellikle vicdan azabı duyarlar. Bizler, günahlarımızı İsa Mesih’e yüklemekle vicdan azabından da kurtuluyoruz ve bu durum bizlere büyük bir rahatlık veriyor, bizleri Tanrı’ya yaklaştırıyor. Başka bir din mensubunun bundan yararlanabilmesi, kurtuluşa erebilmesi için İsa Mesih’in, insanların günahı için çarmıhta kurban edildiğine inanması gerekir.

Bu yüzden tüm günahlarından bağışlanmış olduğu inancının insan üzerinde çok derin ve karmaşık psiko-sosyal etkileri olmalıdır. Söyleşilerde geçtiği üzere, ben ve benim gibi düşünenler “Tanrı’nın oğullarıdır” ve sadece onlar kurtuluştadırlar; “Şeytan’ın adamları” olan ötekiler ise Tanrı’nın lânetindedirler. Böyle bir halet-i ruhiye içinde olan insanın, olumlu-olumsuz tüm eylemlerini meşru sayabilecek bir psikolojik yapıya girmesi kaçınılmaz olabilecektir.
Olumlu düşünüldüğünde bağışlanmışlık duygusunun, ilk etapta insanı Tanrı’ya daha da yakınlaştıracağı, onu endişelerinden kurtaracağı ileri sürülebilir. Ne var ki insanoğlunun gelecek hayattan bu kadar emin olması, onun fıtratıyla hiç de uyumlu görünmemek¬tedir. Nitekim Weber’in Kalvinisti, önceden takdir edilmiş kaderinin (predestination) farkında olmadığı için belirsizlik ve endişeden muzdarip olarak “kurtuluş paniği” yaşamış ve bundan dolayı dün¬yaya sarılma gereğini duymuştu.
Hıristiyanların İsa-Mesih hakkındaki inançlarının kefaret doktrininden de kaynaklanan müphemliği televizyon söyleşilerinde kendini açıkça hissettiriyor. İsa ne kadar insan ve ne kadar Tanrı! Şayet Tanrı ise Kadir-i Mutlak bir Tanrı acılar içerisinde çarmıha gerilir mi? O kadar acılara müptela olan bir Tanrı olur mu? Şayet insan ise bu defa bir insan nasıl Tanrı olabilir? “Istırap (suffering) düşüncesi”ne dair bu vb. soruların Hıristiyan ilahiyatının temel sorunları olduğu söylenebilir.

Nitekim, Thomas Michel’in belirttiği üzere, “İsa’nın üstlendiği kefaret eylemini, sevgili Oğlunun ölümünü talep eden hiddete kapılmış bir Tanrıyı tatmin edecek bir davranış gibi gösteren bazı vaizler olmuştur.” Tanrıyı intikam almak için zulme başvuran bir canavar gibi gösteren bu yaklaşımın, Ortodoks Hıristiyan kefaret kavramıyla örtüşmediği açıktır. Yine de çağdaş Hıristiyan tanrıbi-limcileri içinde “Tanrının merhamet ve adaletini çarpıtan, başka¬larının günahını ödemek için hiçbir günahı olmayan bir Mesih’in kanının en acımasız bir şekilde işkence ve ölüm tarzıyla dökülmesini isteyen bu kefaret kuramını” eleştirenler bulunmaktadır.”
Kefaret olayına kendi penceresinden bakan Freud da dinin, bu türden örtülü semboller aracılığıyla cinsel ihtiyaçlara hitap ettiğini ileri sürer. Ona göre çarmıha gerilmiş, çivilerle delinmiş ve kadınlar tarafından şefkat gösterilen İsa bedenine ya da kucağında veya göğsünde kutsal bir oğul tutan tanrının annesinin bedenine dair tasvirler, bütünüyle inananların cinsellik tutumlarını yansıtır ve tatmin ederler. Bedenî çile anlamındaki asketizm, kültürel baskıyı ve cinsel arzunun yüceltilmesi ile ona eşlik eden suçluluğu belirtir.

2. Kutsal Kitap ve Kur’an’ın Derlenme Süreci
Kur’an-ı Kerim’in bir kitap haline geliş süreci İslami kaynaklarda gayet açık bir şekilde anlatılır. Televizyonda İncillerin nasıl derlendiğine pek temas etmeyen Papazlar buna rağmen Hz. Muhammed’in aldığı vahiy ile Kur’an sayfalarının bir kitap halinegeliş sürecini eleştirmekteler. Vahyin gelişi ve daha sonra Kur’an’ın bir Mushaf haline getiriliş süreci, İslami kaynaklarda ayrıntılarıyla anlatıldığı halde Butrus, bu sürecin insanlardan gizli tutulduğu kanısındadır. Üstelik süreci bütünüyle İslami kaynaklardan naklederek böyle bir ithamda bulunuyor ve vahyin gelişi esnasında Hz. Muhammed’in tecrübe ettiği psikolojik ve fizyolojik değişimlerin insan aklına aykırı olduğu gerekçesiyle İslam’daki vahiy, peygam¬berlik vb. kurumların bir aldatmacadan olduğunu ileri sürüyor.
Adı geçen şahıs, Hz. Osman Mushafına daha sonraki dönemlerde -Arapça bilmeyenlere yönelik bütünüyle bir kolaylık sağlamak amacıyla- harflere nokta ve hareke koyulmasının da bir tahrifat olduğunu iddia ediyor. Aynı şahsın Kur’an’ın anlam değişmeksizin sadece çok az sayıda lehçe hatta imlâ (hareke) farklılıklarına dayanan ve okumada kolaylık sağlayan çok az sayıdaki “yedi kıraat”ini yedi farklı Kur’an olarak yorumlaması da hem İslam inancıyla ve hem de İslami kaynaklarla çelişmektedir. Yedi kıraat konusu, İslami gelenekte gizli kapaklı olmaksızın sadece akademik bir okuma biçimidir. Butrus bunları öne sürerken, Kitab-ı Mukaddes’in tahrif edilmesi ve farklı İncillerin bulunmasına dair izleyici sorularını gözden kaçmayacak ölçüde geçiştirmeye çalışıyor. Ona göre, Kitab-ı Mukaddes’in Musa tarafından yazılan Eski Ahit bölümü, baskı dönemlerinde mabetlerde, mabetlerin gizli bölmele¬rinde korunabilmiştir. Butrus kendi düşüncesini ve Yeni Ahit’i meşrulaştırmak amacıyla Kur’an’ı kanıt gösterdiğinde ise, daha önce sahiplendiği Eski Ahit’i bu defa feda etmiş gibi görünüyor;
Kur’an’da Eski Ahit’in tahrif edilmiş olduğuna ilişkin ayetler bulunduğu halde, havariler tarafından yazılan dört İncil’in tahrif edilmiş olduğuna dair tek bir ayet yoktur. Aksine Kur’an,’Sana kendinden önceki kitabı doğrulayan ve ona hakem olmak üzere gerçek olarak bu Kitabı indirdik’ ayetiyle Yeni Ahit’in sağlamlığını tasdik etmektedir.

Wickvire de konuşmalarının tamamında İslam’ı ve İslami gelenekleri yargılamakta; sanki televizyona bunun için çağrıldığı izlenimini vermektedir. Wickvire, bütün insanların günahkâr ve dolayısıyla, aynı zamanda herkesin yalancı olduğu gerekçesiyle Buhari ve Müslim hadislerine güvenilemeyeceğini ileri sürmektedir. Bunu söylerken gerekçesi de ilginç: “Biz kendimize güvenemiyoruz ki, diğer insanlara ve onların yorumlarına nasıl güvenelim.” Ancakkonuşmasının sonunda, “Biz insanların değil, Tanrı’nın sözlerini naklediyoruz” derken yazarlarının neredeyse tamamının beşer olduğu İncil’e “ilham yoluyla” yapılan eklemelerden ve onların insani niteliğinden hiç söz etmemektedir. Kutsal Kitab’a yapılan tek elden olmayan insani eklemeler, bu tür yayınlarda papazların geçiştirdikleri ya da üzerinde pek durmadıkları bir konudur.
Oysa günümüz Hıristiyanlığının inanç esaslarının Hz. İsa’nın öğretilerinden de sonra ilk birkaç yüzyılda şekillenmiş olduğu kabul edilir. Her ne kadar Hıristiyan teologlar Kutsal Kitab’ın nihai anlamda Tanrı sözü olduğunu iddia etseler de incelendiğinde sadece Yeni Ahit’in değil, Eski Ahit’in yazılım sürecinin de kolaylıkla anlaşılmayacak ölçüde karmaşık olduğu sonucu ortaya çıkar.

Thomas Michel Kitab-ı Mukaddes’in derlenme sürecini şöyle özetliyor:
Başlangıç yıllarında Hıristiyanların Yahudi Tevrat’ı dışında Kutsal Kitabı yoktu. Zamanla Pavlus, 4 İncil yazarı, Petrus ve başkaları Tanrının İsa aracılığıyla gerçekleştir¬diklerine, tanıklıklarını yazmaya koyuldular. Bu yazılar toplulukça Tanrı tarafından esinlenmiş ve inançlarının kuralcı ifadesi gibi kabul edildi. Burada altı çizilmesi gereken husus, Pentekost’te yaşanan olayın, tüm topluluğun Peygamberlik Ruhu ile takdis edildiği inancını da içermesidir.
Aslında konu, burada özetlendiği kadar çok basit değil. Yazarın eserinde bütünlükten uzak, dağınık anlatımından da anlaşılacağı gibi, detaylara girildiğinde Kitab-ı Mukaddes’in derlenme fenome¬ninin işin içerisinden çıkılmayacak kadar karmaşık olduğu görülür.
Büyük ölçüde sözü geçen yazardan yararlanarak bu karmaşık süreci şöyle toparlamayı deneyebiliriz: Kutsal Kitap (Bible) 1500 yıllık bir zaman dilimi içerisinde 72 (65) kitaplık bir dizi halinde çeşitli dillerde yazılmış ve derlenmiştir. Bazılarının adı bile bilinmeyen çok sayıda esinli (ilham almış) yazar, bu yazıların karmaşık oluşumu sürecine katkıda bulunmuştur. Bazı kitaplar yüzyılların akışı içerisinde derece derece oluşmuş ve adı bilinmeyen bir esinli yazar tarafından nihai kalıbına dökülmüştür. Bazıları da kimliği belirli bir kişi tarafından yazılmıştır. İnciller yazılmadan önce yıllarca sözlü olarak ağızdan ağza nakledildi. Hıristiyan tarihçilerine göre İsa takriben 30 yılında öldükten sonra, onu tanıyan, yaptıklarını gören, söylediklerini işiten şakirtleri İsa’nın bu anılarını sakladılar. Hıristiyanlar, Yeni Ahit’in tüm yazarlarının İsa’nın yaşamının görgü tanıkları olduğunu iddia etmezler. Bunların hepsi ilk kuşak şakirtleriolmakla birlikte sadece bazılarının gerçekte görgü tanığı olduğuna ve yazdıklarında Tanrı tarafından esinlendiklerine inanılır. Yeni Ahit’te ilk sırayı 70 yılından az sonra bir Filistinli Hıristiyan tarafından yazılan Matta İncili alır. Ağızdan ağza nakledilen anlatıları tahminen 60 yıllar civarında kaleme alan ilk şakirt ama havari olmayan Markos’dur. Üçüncü İncil yine havari olmayan Luka tarafından yazılmıştır. Dördüncü İncil’in İsa’nın “en çok sevdiği” şakirdi Yuhanna tarafından Efes’te tahminen 65-90 yılları arasında olabilecek bir tarihte yazıldığı kabul edilir.

Yeni Ahit’in kısmen burada anlattığımız “Kanon”u (sahih, resmi listesi) tam olarak 150-200 yılları arasında saptanmıştır. Ancak bunun dışında bir de Kilise tarafından “kanonik” ya da sahih kabul edilmeyen “Apokrafik Yeni Ahit” adıyla anılan birçok mektup, yazı ve “apokalips”ler de vardır. Apokrif metinler arasında Tomas İncili, Yakup İncili, Filip İncili, Yahuda İncili vb onlarca İncil metni bulunmaktadır. “Çok derin esin kaynağı olabilecek” bazı kitaplar, çeşitli sebeplerle Kutsal Kitab’ın bir parçası olarak kabul edilmez.
H ıristiyanlık açısından İsa’nın vefatından sonraki dönemde ortaya çıkan en önemli figür Tarsuslu Pavlus’tur. Yaşamı esnasında İsa’yı görmemiş hatta büyük bir Hıristiyanlık düşmanı olduğu halde kendisini havari olarak tanımlamaktadır. Yakın öğrencisi Luka’nın anlatımına göre, İsa’nın ölümü sonrasında Şam’daki İsa yanlılarını cezalandırmak üzere yola çıktığında, gökte İsa Mesih kendisine görünmüş ve onu bir havari olarak tayin etmiştir. “Şam yolu vizyonu” olarak bilinen bu tecrübe (y. MS 33-36) Hıristiyan geleneğinin şekillenmesi açısından bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Pavlus, savunduğu inanç esaslarını mektuplar halinde çeşitli bölgelerde yaşayan cemaat mensuplarına iletmiş ve bu mektuplar daha sonra derlenen Yeni Ahit’in bel kemiğini oluşturmuştur. “İncil yazarları Pavlus’un yorum ve fikirlerinden hareketle kendi metinlerini kaleme almışlar; ayrıca Resullerin İşleri gibi diğer Yeni Ahit metinleri de bu bağlamda derlenmiştir.”
Nesnel ya da Hıristiyan kaynaklardan aktardığımız için Kitab-ı Mukaddes’in derlenmesiyle ilgili olarak buraya kadar anlatılanlara Hıristiyanlığı benimsemiş kimselerin -küçük ayrıntıların dışında- bir itirazının olmayacağını tahmin edebiliriz. Ancak sorun bununla çözümlenmiş olmuyor. On dokuzuncu yüzyıldan itibaren Batı’da Kitab-ı Mukaddes metninin herhangi bir metinle aynı düzlemlerde tahlil edilebileceğini ve onun muhtevasının insani kompozisyon olarak açıklanabileceğini gösteren girişimler ortaya çıktı. Birçokaraştırmacıya göre Kitab-ı Mukaddes’te çelişkili biçim ve kelimelerin varlığı, editör eklemeleri, tanrı için farklı isimlerin kullanılışı, tutarsız tarihi referanslar, onun ilâhi otoriteden ziyade bir insan eseri olduğuna işaret etmekteydi. Böylece asırlardır ilâhi olarak vahyedildiği kabul edilen şey, artık, evrimleşen sosyal bağlamların gereksinimlerinden şekillenmiş olan insan tarihinin bir başka ürünü olarak değerlendirildi. Bu türden değerlendirmelere Hıristiyanlar elbette katılmayabilir ve Kitab-ı Mukaddes’in gerçekliğine inanmayı sürdürebilirler. Ancak bizim katılmadığımız nokta, bahsedilen kanalların bazı programlarında görüldüğü üzere, Kitab-ı Mukad-des’in kutsallığını merkeze koyup başka insanların dinî metinlerinin sadece “mitoloji” ve insani muhayyilenin ürünü olarak görülmesidir.

Sonuç olarak, Hıristiyanların Hz. İsa ve Kutsal Kitab’a ilişkin anlayışları Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim ile kolaylıkla mukayese edilemez. İslami kaynaklara göre Kur’an-ı Kerim, Allah tarafından bir beşer olan Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla gönderilmiş ve ihtiyaca binaen 23 yılda tamamlanmıştır. Bu süre zarfında Kur’an ayetleri başta Peygamber Hz. Muhammed olmak üzere birçok arkadaşı tarafından ezberlenirken aynı zamanda parşömenlerde, ceylan derilerinde, ağaç yaprakları vb.lerinde kayıt altına alınmıştır. Kuran’ın kaydı ve çoğaltılması tarihsel vesikalarla apaçık meydan¬dadır ve bilinen en eski Kur’an ile bugünküler arasında hiçbir fark yoktur.
Hıristiyanlıkta ise İsa, Tanrı’nın oğlu olarak “Baba-Oğul ve Kutsal Ruh”tan oluşan üçlü tanrı anlayışının aktif üyelerinden biridir. Türkçe ve Arapça televizyon kanallarında da kendisinden çoğu kez “Rab İsa”, “Rabbim İsa” olarak bahsedilir. Onlara göre İsa, “bedenlenmiş Tanrı”dır. Böylece o, insanüstü sıfatlar verilerek tanrılaştırılmıştır. Bu durumda İncil metinlerinin kaynağı Allah değil tanrılaştırılan İsa olmaktadır. Ayrıca İncil yazarlarının hepsi peygamber olmayan birer beşer olup, İsa’dan duyduğunu yazan, kendilerine aktarılan bilgileri derleyen ya da onu hiç görmediği halde ilham yoluyla yazan kimseler olarak bilinmektedir. Bunların yazdıkları İncillerin arasında da büyük farklılıklar bulunmaktadır. Yine İsa, Hıristiyanlığı yaymakla görevlendirilen varlık olmak bakımından önem kazanmakla birlikte onlar bu yolda, yukarıda geçtiği üzere, Pavlus’u daha çok öne çıkarmaktadırlar.

3. Barış ve Savaş Dini
İslam’ın barış değil bir savaş dini olduğu iddiası, Kıpti Papazların İslam eleştirisinde en sık gündemde tuttukları konulardan birisidir. Butrus konuşmasına “Kutsal Kitap’ta savaşmayı emreden tek bir ayet yoktur” cümlesiyle başladıktan sonra, Müslümanlar tarafından eleştirildiğini belirttiği ve ilk bakışta savaşı ve düşünce farklılığı sebebiyle aile üyeleri arasındaki ayrımcılığı düşündüren Matta’dan şu sözleri naklediyor:
Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Barış değil kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben babayla oğlun, anneyle kızın, gelinle kaynananın arasına ayrılık sokmaya geldim. İnsanın düşmanı kendi ev halkı olacak. Annesini ya da babasını beni sevdiğinden çok seven bana lâyık değildir. Oğlunu ya da kızını beni sevdiğinden çok seven bana lâyık değildir.66
Butrus bu sözleri ilk etapta “Ben barış değil kılıç Peygam¬beriyim” şeklinde yorumlamakla birlikte, Hıristiyan savunucuların çoğunlukla başvurduğu gibi, batıni ya da mecazi yorumlama tarzını tercih ederek bunun bir “zulüm kılıcı” olduğunu belirtiyor. Ona göre “Hıristiyanlığın kılıcı bir barış kılıcı” iken “İslam’ın kılıcı ölüm kılıcıdır”. Kıpti papaz, din adına asırlardır Ortadoğu’yu kana bulayan Haçlı seferlerini doğal olarak savunmuyor, hatta Haçlıların Hıristiyan olmadıkları halde kendi dünyevi çıkarları için dinî güdülenmeden yararlanmak amacıyla Hıristiyanlığı kullandıklarını söylüyor. O, “haçlıların dinî güdülemeden yararlanması gibi İslam Peygamberi’nin de bir devlet kurmak amacıyla dinî güdülemeden yararlandığını” ileri sürerek İslam’a karşı Marksist bir yaklaşım sergiliyor.
Adı geçen şahıs, ABD’nin Ortadoğu’daki savaş politikası için “Ben din adamıyım, siyasete karışmam” dediği halde George W. Bush’un Ortadoğu ve Afganistan politikasının da Haçlı seferleri gibi Hıristiyanlık adına değil demokrasi adına olduğunu ileri sürüyor. Bununla birlikte 11 Eylül olaylarından sonra yeni bir Haçlı seferinin başlatılacağını söyleyen Bush’un gerçekte Haçlı seferini değil, terörizme karşı “güçlendirilmiş kampanyayı” kastettiğini, üstelik böyle anlaşıldığından dolayı Müslümanlardan özür de dilediğini belirterek onu mazur gösterme çabasına giriyor. Aynı şahıs, inanç farklılığı nedeniyle aile üyeleri arasındaki ayrışmayı belirten İncil sözlerini ise hiçbir açıklama yapmadan, doğrudan Kur’an’ın Teğabunsuresi (64)/14 ve 15. ayetlerini hedef göstererek kendisine yönel¬tilen soruyu geçiştirmek istiyor.

Sponsorlu Baglantilar

Tüm kadın aksesuar fırsatları için tıklayın !

Kitab-ı Mukaddes’te bunların dışında dikkatlerden kaçma¬yacak kadar savaş ve şiddet içeren başka sözler de yer almaktadır. Bunu görmek için, cinsellik konusunda genişçe ele alacağımız Hezeikel’e bakmak yeterlidir. Butrus’un söylediği gibi “yazıldığı koşulları bilmeden; arkafonuna, esbabu’t-tenzile bakmadan; o günkü ulusun gelenek ve göreneklerini göz önünde tutmadan bir metni yargılayamayız.” Dolayısıyla “metnin koşullarını ve o günkü ulusun gelenek ve göreneklerini göz önünde tutarak”, Hezeikel’de anlatılan cezalandırma işleminin -Butrus’un söylediğini doğru kabul ederek-zina yapan iki kız kardeşe değil Tanrı’nın kendisini terk eden uluslara yönelik olduğunu biz de söyleyebiliriz. Ancak bu durumda bile Tanrı’nın kendisini terk eden uluslara lâyık gördüğü ifadeler şiddetin boyutunu yeteri kadar gösterecek niteliktedir:
Silahlarla, savaş ve yük arabalarıyla, çok uluslu bir orduyla sana saldıracaklar. … Öfkemi sana yönelteceğim. … Burnunu kulaklarını kesecekler. Sağ kalanları kılıçla kesecekler. Oğullarını, kızlarını alacaklar, sağ kalanları ateş yakıp yok edecek. . Emeğinin bütün ürününü alacaklar. Seni çırıl çıplak bırakacaklar. .
Aslında “üstün ırk” inancına dayalı Yahudiliğin kutsal metni (Eski Ahit) savaşa ilişkin birçok söz içermektedir. Onlardan birkaçını burada zikretmek yeterli olabilir:
İşte Rab, hızla yol alan buluta binmiş Mısır’a geliyor!… Rab diyor ki, ‘Mısırlıları Mısırlılara karşı ayaklandıracağım; Kardeş kardeşe, komşu komşuya, kent kente, ülke ülkeye karşı savaşacak. . Mısırlıları acımasız bir efendiye teslim edeceğim. Katı yürekli bir kral onlara egemen olacak.
Bir kente saldırmadan önce kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarınızı size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. . orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki herşeyi yağmalayabilirsiniz. … bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız.

Sosyal ilişkilerde tolerans ve barışı öne çıkaran “Kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbürünü de çevirin. Size karşı davacı olup gömleğinizi almak isteyene, abanızı da verin. Sizi bin adım yol yürümeye zorlayana iki bin adım yürüyün.” gibi dikkat çekici sözler bulunmasına rağmen savaş kavramı Yeni Ahit’te de yer almaktadır. Yukarıda zikrettiğimiz, “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Barış değil kılıç getirmeye geldim” sözünün dışında, dünyanın sonlarına doğru Hz. İsa’nın, “demir çomakla gelip insanları güdecek ve çömlek kırar gibi her şeyi kırıp parçalayacağı” belirtilir.
Kitab-ı Mukaddes’in savaşa bakışı böyle olduğu halde Kanalhayat ve El-Hayattaki Kıpti papazlar başta “Ey İman edenler! Hepiniz toptan barış ve selâmete girin ve Şeytanın adımlarına uymayın” ayeti olmak üzere Kur’an’daki 124 adet barışla ilgili ayetin “kılıç ayeti” olarak bilinen ayetle neshedildiğini dolayısıyla İslam’ın bir barış dini olamayacağını belirtiyorlar. Görebildiğimiz kadarıyla “nesh” meselesi, İslam’ı karalama programlarının gözde konularındandır. Oysa neshin geçerli olduğunu ileri sürenlerin yanında neshi kabul etmeyen azımsanmayacak sayıda İslam bilgini de bulunmaktadır. Onların İslam’ın barış dini değil, kılıç dini olduğuna ilişkin iddiaları bir önyargıdan öteye geçmemektedir. Zira kılıç ayeti olarak bilinen ayetin metin içindeki bağlamına bile bakıldığında bunun, savaş esnasında yapılan antlaşmalara sadık kalmayan düşman saflarındaki müşriklere yönelik olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Uygulamada da bu, sadece kendileriyle savaşılan müşrikler için geçerli bir kuraldı. Savaşın kuralları ise her zaman acımasızdır: Öldürmezseniz öldürülürsünüz.

Bunlar göz önünde tutulmadan, bağlamından kopararak cımbızla çekercesine bazı kelimelere odaklanmak, olguyu saptır¬maktan ya da karalamaya çalışmaktan öteye geçmeyecektir. Olayın toplumsal evrenine işaret ettiği için, dilbilimsel bir bakış açısından, programların söylemindeki “merkezi aktör”lerin konumunu belirten sözcüklere, sözcüksel referanslara bakmak özellikle anlamlıdır;
bunun klasik örneği, farklı imaları olan “terörist” ve “özgürlük savaşçısı” terimleri arasındaki ayrımdır. Dahası, bir aktörün ne söylediğini ya da yaptığını bildiren yüklemler, aynı zamanda o aktörün söylem içindeki statüsünü yansıtır ve bu bakımdan dilsel seçimler bazı temel kavramsal kategoriler sunabilir. Bu kanallarda İslam ve Onun Peygamberi hakkında kullanılan söz, zamir ve imalar, onları ötekileştirmenin de ötesinde çok olumsuz anlamlar çağrıştı¬racak özelliktedir. Sözgelimi, Arapça yayın yapan Al-Hayat “Hak Diyaloğu (Hıvaru’l-Hak)” adını taşıyan bir programda izleyicilerine anket sorusu olarak “Nebi Muhammed bir terörist miydi?” sorusunu yöneltecek kadar Müslümanları tahrik edici olabiliyor. Bahsedilen şahıslar, İslam’ın acımasız bir şekilde şiddet içeren bir din olduğu imajını vermek amacıyla bazı Arap Selefilerin görüntülü kasetleriyle görüşlerini temellendirmek istiyorlar. Selefilerin literal İslam okumaları onlar için adeta bir kurtuluş simidi olmakta; telefonla canlı yayına katılan Müslüman izleyicileri bununla susturmaya çalışmaktadırlar. Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in kâfir ve mürtetlerin öldürülmesine ilişkin emirlerinin tartışıldığı programda Şeyh Ebu İshak el Huveynî’nin VTR girerek görüşlerine yer vermiş olmaları bunun sadece bir örneğidir.

Biz bu tür tartışmalarda papazların, -öyle anlaşılmasını isteyerek metinleri tıpkı bir selefi gibi literal bir okumaya tabi tuttukları için- yapısal faktörleri ve metnin bağlamını kasden gözden kaçırdıkları kanısındayız. Onların ileri sürdükleri kanıtlar da oldukça çelişkili ya da yüzeyseldir. Biz biliyoruz ki müşriklerin öldürülmesine ilişkin emirler, yukarıda geçtiği üzere, savaş esnasında yapılan antlaşma hilafına hareket eden düşman elebaşlarıyla ilgili olup mü’minin her zaman uygulamak zorunda olduğu bir yükümlülüğü belirtmemektedir. Kur’an’ın bizatihi kendisi dinde zorlamanın olmayacağını karara bağlamış ve insanların inancını onların hür iradelerine bırakmıştır. Bu vb. kararların “nesh” yoluyla iptal edildiği düşüncesi, sadece bazı yorumculara ait olduğu için hiçbir zaman kesin bir hükmü belirtmez. Kur’an’da neshin varlığını kabul etmeyen İslam bilginlerinin de bulunduğu bilinmesine rağmen -ister selefilikten isterse husumetten kaynaklansın- bu türden görüşlere odaklanmak, metnin savaş ortamıyla sınırlılığına ilişkin tahsisini göz ardı etmek anlamına gelir. Buradaki “katl” emri, tekil ve belirli bir olaya ilişkindir. Bir diğer ifadeyle “katl”in hükmü kendileriylesavaşılan Gayrimüslimler için geçerlidir. Savaş bittikten sonra bu hüküm de kendiliğinden sona erer.

Mürtetlerin öldürülmesine gelince, Kur’an-ı Kerim’de dinden dönenlerin ahirette cezalandırılacağıyla ilgili ayetler yer alırken, onların dünyada cezalandırılmasına ilişkin herhangi bir ayet bulunmamaktadır. Bu konudaki hüküm, “Dinini değiştireni öldürün,” hadisine dayandırılır. Ancak İslam’ın ilk dönemlerinde meydana gelen irtidat hareketlerine karşı yapılan hareketlere bakıldığında, verilen cezaların doğrudan din değiştirme ile ilgili olmayıp böyle bir emrin yine savaş ortamıyla ilgili olduğu görülür. Müslümanlar Hz. Muhammed döneminde Mekke ve Medine’de, daha sonra başka İslam merkezlerinde sürekli müşriklerle karşılaştıkları halde savaş ortamlarının dışında onları katletme konusunda kendilerine bir tavsiyede bulunulmamış, uygulama da normal şartlarda hep böyle devam etmiştir.
Kuşkusuz İslam’ın savaşa yer vermeyen bir din olmadığını söyleyecek değiliz. Şartlar oluştuğunda Kur’an’ın savaşa onay verdiği tartışmasızdır. Şu anda konumuz olmadığından buna temas etmeyeceğiz. Savaşçı olamayan bir din ve toplumdan kolaylıkla söz edilemez. Ancak mezkûr Papazlar, İslam’ı savaşçı bir din olduğunu ileri sürerken Kitab-ı Mukaddes’in savaş ve şiddet içeren sözlerinin tamamını zikretmemektedirler.

4. Cinsel Dil Açısından Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim
İslam’ın kadın ve cinsellik konusunda hazcı (hedonist) bir ahlâka sahip olduğu, oryantalistlerin öteden beri dillerine doladıkları bir iddiadır. Kurucu sosyologlardan Weber de İslam’ın tek güdüsel dilinin, “askeri güdüler’ olduğunu iddia eder. Ona göre İslam ganimet, fetih ve cinsel arzularını tatmin beklentisiyle motive edilmiş disiplinli savaşçılardan oluşan bir bedevi silahşorlar dinidir. Weber, İslam’da âhiretin bile “askerlerin nefsanî arzularının tatmin edildiği bir cennet olarak tasvir edildiğini” söyleyecek kadar ileri gider.
Sosyolojiye önemli açılımlar kazandıran Weber’in, Bryan Turner’ın da işaret ettiği “tutarlılık sorunu’yla malûl bir kimse olduğunu unutmamak gerekir. Onun İslam çözümlemesi, Marks’ın “üst ve alt yapı’ bağlamında genel din çözümlemesinin neredeyse aynısıdır. O, kendi terminolojisine ait bir “ideal tip’ modeli olarak soyut İslamî güdülenme hakkında konuşmamaktadır. Bu yüzden Weber’in İslam görüşünün, açıkça önyargılardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Nitekim Turner da İlk İslâm’a hâkim olan güdüleri yorumlarken Weber’in hayli zayıf kaldığını ve -Avrupa üstünlüğü dönemine kadar, Hıristiyanlık için başlıca askeri ve ahlâki tehdit oluşturan- İslam’a karşı on dokuzuncu yüzyıl ve daha öncesinin bütün ideolojik önyargılarını yansıtan kişisel husumet ve düşmanlık duygusu içinde bulunduğunu ileri sürüyor:
İslâm, Hıristiyanlık inancının güçlü ve etkin bir alternatifi idi. İslâm’ın yayılmasını açıklamak için Hıristiyan teoloji, İslâm’ın başarısını, Müslümanların şiddetinin, şehvete düşkünlüğünün ve hileye başvurmalarının ürünü olduğunu gösteren savunmacı bir kuram geliştirdi. İslâm ve Hıristiyanlık arasındaki ekonomik ve askeri dengenin değişmesiyle İslâm’ın kötülüğü ile ilgili ortaçağ teorisi de değişti, ama altında yatan tutuculuk ve cinsellik temaları varlığını hep sürdürdü.
Yukarıda zikredilen görüşlerinin yanı sıra İslam’ın emir ve buyruklarla örülü bir din olduğunu söyleyen Weber ile Butrus’un burada söyledikleri arasında bir paralellik kurulabilir. Hatta Butrus’un Weber’i daha açık ve belirgin hale getirdiğini de söylemek mümkündür. İlk etapta sorunun, İslam Peygamberi’nin Hz. İsa gibi ruhban bir hayat yaşamamasından kaynaklandığı anlaşılıyor. Nitekim Weber, “Kur’an’da Muhammed, -perhiz, yakarma ve tövbeyle uyumlu olduğu için asketizmi tamamen değilse de- ruhbanlığın (monasticism) her çeşidini bütünüyle reddeden bir kimse olarak gösterilir’ diyerek sanki dünyadan elini eteğini çekmiş bir Peygamber görme arzusunu dile getiriyor gibidir. Buna ilâveten, Weber dünyevi norm ve kurallardan çok moral değerlere sahip Hıristiyanlığın karşısına, katı dinsel kuralları bulunduğunu düşündüğü bir İslam portresi çiziyor. İslam toplumunda sosyal birlik ve bütünlüğün sağlanması; cinsel davranışın gayri meşru formlarının engellenmesi ve güçlü ataerkil bağlarla (eşten boşanma imkânı ve cariyelerle metres hayatı gibi sadece servetin sağladığı cinsel imtiyazlarla) meşru cinsel ilişkilerin düzenlenmesi; alkol, kumar ve tefeciliğin yasaklanması; savaş vergilerinin tanzimi; namaz, oruç, zekât ve haccın farziyeti gibi hususlar, bütünüyle dinsel norm ve kuralların sonucudur.

Hıristiyanlığın aksine, dinî vecibe ve nehiylere yapılan vurgu, Hıristiyanların kafasında İslam’ın Tanrı’ya inançtan daha çok bir pratik dini olduğu yönünde yanlış bir izlenimin doğmasına nedenolabiliyor. Normlardan daha çok değerlere dayanan ve bu çerçevede Tanrı sevgisini öne çıkaran Hıristiyan mantığı, “insanın Tanrıyla ilişkisinin sevgi ilişkisi değil, fariza ve vecibeler örülmüş bir kul-abd ilişkisi” ve “ruhun kurtuluşu amacının Kur’an’da eksik” olduğu sonucuna ulaşıyor. Bu yüzden Butrus’a göre,
Resul, İsa gibi kendini feda etmek yerine İslam İmparatorluğu kurmayı hedeflemiştir. Oysa elçi, ruhun kurtuluşu amacıyla, günah ve seksten insanları uzaklaştırır. İslam Peygamberi bu konuda serbest gibi. Cinsel arzuların engellenmesini yönlendirmek yerine, tatminini yönlendirmiştir.
86
İslam Peygamber’inin Hıristiyanlıktaki İsa figürüne benzer şekilde bütünüyle ruhani bir varlık değil dünya-ahiret dengesini sağlamayı hedefleyen bir peygamber görünümünde olması; her iki şahsiyetin konumlarının sosyolojik olarak birbirinden farklılığı, bize göre bu türden yargıların ilk, başlangıç nedeni olabilir. İkinci neden, Eski Ahit’in yoğun cinsel anlatımlar içeren pasajlarından dolayı İslam karşısında misyonerlerin savunma psikolojisi içerisine girmeleridir. Gerçekten de Kitab-ı Mukaddes’in özellikle Eski Ahit bölümü, bir kutsal metne göre aşırı sayılabilecek cinsel anlatımlar içeriyor. Bunlar muhtemelen çok eleştirildiği için olayı yorumlamaya çalışanların savunma psikolojisi içerisine girerek Kur’an’ı karalamaya yeltendikleri söylenebilir.
Bunu örneklendirmek amacıyla, dikkat çeken anlatımlardan biri olan Hezeikel’de yazılanlara göz atmak yeterlidir:
86 Butrus, Kanalhayat, 28.09.2008.
Rab bana şöyle seslendi: İnsanoğlu, bir anneden doğma iki kadın vardı. Gençliklerinde Mısır’da fahişelik ettiler. Memeleri orada okşandı, erdenliklerini orada yitirdiler. Büyüğünün adı Ohola, küçüğünün adı Oholiva’ydı. Benim oldular; oğullar kızlar doğurdular. Ohola Samiriye’dir, Oholiva da Yeruşalim. Ohola benimken fahişelik etti. Oynaşları olan Asurlulara gönül verdi. Oholiva’nın şehveti ve fahişelikleri kız kardeşininkinden daha utanç vericiydi. O da hepsi genç, yakışıklı Asurlulara -valilere, komutanlara, iyi donanmış savaşçılara, atlılara- gönül verdi. Erkeklik organları eşeğinkine, menileri aygırınkine benzeyen oynaşlarına gönül verdi.
Bu anlatımda “Benim oldular” ifadesiyle önce Tanrı’ya ait olduğu anlaşılan, daha sonra Tanrı’yı terk ederek Asurlu bürokrat ve savaşçılarla zina yapan iki fahişe kız kardeş tasvir edilmektedir. Butrus ilk bakışta bunların keskin bir ifade olduğunu kabul etmekle birlikte “metnin arka fonuna, yazıldığı koşullara, esbabu’t-tenzile, o günkü ulusun gelenek ve göreneklerine” bakıldığı takdirde bunun gerçek, “fiziksel bir zina değil ruhsal zina”, daha doğrusu “günahkârlığı sebebiyle bir ulusun zinası” olduğu düşüncesindedir. Ona göre burada Tanrı, teşbih sanatı aracılığıyla, kendini terk eden, kendi yolundan sapan ve başka ilâhlara bağlanan bir ulusun mecazi zinasından ve bunun karşılığı olarak başlarına gelen musibetlerden söz etmektedir.
Eski Ahit’in yoğun cinsellik içeren bir diğer bölümü, iki sevgilinin karşılıklı olarak söylediği aşk şiirlerinden oluşan Ezgiler Ezgisi (Neşideler Neşidesi)dir. Erkeğin sevgilisinin cinsel objelerini tasvir ederken kullandığı teşbih ve sözcüklerin , insanı hayrete düşürecek ifadelerle kutsal bir metinde nasıl yer alabildiğini sorgulamamak mümkün değildir. Ancak Kanalhayattaki Musa Kâzım’a göre Ezgiler Ezgisi’nde anlatılan Tanrı’nın aşkı, fiziksel değil simgeseldir. Kitab-ı Mukaddes’teki bu tür ifadeler, günah işleyenlere Tanrı’nın kıskançlık derecesinde kızdığının belirtisidir.

Ayrıca Eski Ahit, sınırsız sayıda çokeşli hayatı normal karşılayan bir anlatım tarzına sahiptir. Birer peygamber değil de kral olarak tasvir edilen Davud’un kadınlarla ilişkileri ve kral kızlarından yedi yüz karısı ile üç yüz cariyesi olduğu belirtilen Süleyman bunun sadece iki göstergesidir. Modern Hıristiyanlar, bugün mükemmellik yasaları geçerli olduğu için çokeşliliğin geçerli olmadığını belirtiyorlar. İnsanların yüreklerinin katılığı sebebiyle eskiden çokeşliliğe izin verilmişti. Onlara göre eski antlaşma, “lütuf” değil tamamlanmamış bir “yasa” antlaşmasıydı. İsa onu neshetmemiş ama tamamlamıştı. Yasa tamamlandığı için boşanma da yasaklanmıştır. Bu yüzden boşanmış kadınla evlenen de zina etmiş olur.
Kuşkusuz Hıristiyan din uzmanları, kutsal metinleri görünür anlamlarının dışında bağlamını dikkate alarak inandıkları gibiyorumlayabilirler. Ancak bazı Müslümanların bu türden cinsellik içeren anlatımları eleştirmelerinden yola çıkan papazların Kur’an’a ve İslam Peygamberine mesnetsiz ithamlarla saldırıya geçmeleri, dinî bir inancı hedef aldığı için, Müslümanların öfkesini çekecek türdendir. Sözgelimi Butrus, yukarıda özetlediğimiz Hezeikel’deki olayı anlattıktan sonra “Bizler bütün dinlere saygılıyız, Müslümanlar birazdan söyleyeceklerimi saldırı olarak almasınlar!” diyerek savunma psikolojisiyle İslam’ı hedef alıyor. Ona göre Kur’an -kendisi için “Kendinden öncekileri tasdik edici” tanımlaması yaptığından dolayı- Kitab-ı Mukaddes’e tanıklık ediyor. Bununla o, orada anlatılanların tamamının Kur’an tarafından da onaylandığını ima ediyor. Butrus, böylelikle gerçekleri çarpıtmakla kalmıyor, doğrudan Kur’an’dan ayetler göstererek bu konuda Kur’an dilinin Kitab-ı Mukaddes’tekinden daha aşırı ve keskin olduğunu ileri sürüyor.
Şimdi karşılaştırma imkânı vermesi bakımından, onun zikrettiği ve cinsellik dili açısından aşırı bulduğu Kur’an ayetlerine göz atalım:

“İnsan bir düşünsün neden yaratıldığını. O, belkemiği (sulb) ile göğüs (teraib-meme) kemikleri arasından çıkan bir sudan yaratılmıştır.” O, akıtılan bir meni damlası değil miydi?”
“Yanlarında, gamzeleri kasan, bakışları yalnız eşlerine dönük yaşıt güzeller vardır.” “Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır.” “Onlara işlediklerinden ötürü . ceylan gözlü eşler veririz.” “Doğrusu, Allah’a karşı saygılı olanlara kurtuluş, bağlar, bahçeler, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar ve dopdolu kadehler vardır.”
Butrus, Eski Ahit’teki “kadın memesi” tasvirlerine ve “aygır menisi”ne nazire olarak anlamsız ve bağlamından koparılmış bir şekilde bu ayetleri zikrediyor. Kur’an’a bakıldığında, sadece birkaç ayette geçen “göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kız” tanımlamalarının bu dünyaya değil bütünüyle ahirete yönelik olduğu görülecektir. Cariye sorununu ve “kendisini Peygamber’e hibe ederek” onunlaevlenmek isteyen kadınlar ile “Mü’min kadınların ırzlarını korumaya” ilişkin eleştirisi ise üzerinde durulmayacak ölçüde demagojik söylemdir. Zira gerek cariye sorunu ve bazı kadınların kendilerini Hz. Peygambere bağışlama istekleri tamamen sosyo¬kültürel yapının etkisiyle açıklanabilecek durumlardır. Mü’min kadınların ırzlarını belirten kavramı, tek bir anlama indirgeyerek “bu sözü ben ağzıma bile alamam” deyip tabu olarak göstermek de demagojiden öteye geçmiyor. Üstelik Kur’an “fürûc” kavramını bilinenin dışında “iffet ve namus” ya da “edep yeri”, “avret mahalli” anlamında sadece kadınlar için değil erkekler için de kullanıyor. Her nedense o, buna temas etmeden sadece kadınlara ilişkin yorum yapıyor. Hz. Aişe’nin 6 yaşında iken Peygamberle evlendiğini hem de çok kaba bir üslûpla iddia etmesi de tarihi gerçeklere bütünüyle aykırıdır. Bu kişi, kendi varsayımını doğrulamak için Kur’an ayetlerini indiği sosyo-kültürel çevreden soyutlayarak yorumlamakta ve belirli bir toplumun o günkü anlaşılır diliyle insanlara hitap eden Kur’an dilini – on dört asır sonraki modern pencereden bakarak-eleştirmektedir.

Savaş konusunda olduğu gibi, İslam’ın cinselliğe yer vermeyen bir din olmadığını elbette söyleyemeyiz. Hatta Batılı düalist bir insani yapıdan farklı, fertleri ve toplumu maddi ve manevi yönüyle bir bütün olarak gören İslam’ın bu vb. konularda daha realist bir cinsellik tutumuna sahip olduğunu bile söyleyebiliriz. Ancak bizim eleştirimiz, papazların İslam’ı olduğundan farklı bir şekilde gösterme çabalarınadır. Dolayısıyla kanalların yargılayıcı yayınları, John Hick, Wilfred Cantwell Smith ve Stephen Evans gibi yazarların “tüm büyük dinlerin çeşitli toplumlardaki değişik yansımalarının aslında tek bir hakikatten kaynaklandığını ifade ederek felsefi planda” geliştirdikleri dinî çoğulculuk ilkeleriyle uyumlu görünmüyor.
Oysa herhangi bir din alanı, içerisinde “iyimser bir düşünce”yi de barındıran bir iman alanıdır ve her şeyden önce, iyimserdüşünceye sahip olan müntesiplerinin bizzat görmedikleri irrasyonel kozmik bir oluşuma inanmalarıyla yakından ilintilidir. Sonlu organik idrakiyle doğrudan, Allah’ı ne görebilen ne de işitebilen insanoğlu, ancak duyu ve sezgileriyle sonsuzu keşfedebilir. Sonsuzu ve hakikati keşf çabasında olan insan, bu süreçte edindiği bütün algı ve duyumlarını, gerçekte içimize köklü bir şekilde yerleşmiş bulunan iyimser düşüncenin tezgâhından geçirmeyi başarabildiği takdirde köklü bir imana ulaşabilir. İyimser düşünce, bir dinin sadece Allah inancında değil, başta peygamberlik kurumu ve ahiret düşün¬cesi olmak üzere tüm inanç objelerinde önemli bir etkiye sahiptir.
Bireyler akli melekelerini iyimserlik hâlesiyle yoğurarak, bütünüyle rasyonel olmayan bu “ğayb” âlemine inançlarını ve bağlılıklarını ancak sürdürebilirler. Bir sistemin bütününü görmeden parçalara odaklanılarak yapılacak bir tanımlama, körlerin filin tanımlamasından çok farklı olmayacaktır. Dolayısıyla bir dinin mensuplarının başka bir dinin iman objelerini karşılıklı karalama yarışları kısır bir döngüden öteye geçmeyecektir. Yoksa her şeye rağmen kitabi dinler arasında çok yönlü karşılaştırma yapılacak olursa, böyle bir karşılaştırma, Fransız din sosyoloğu Gustave Mensching’e göre, İslam’ın lehine bir sonuç üretecektir. Oldukça karmaşık Teslise ve ulaşamayacakları idealleri insanlardan isteyen Hıristiyanlığa nazaran İslam’ın inanç esasları hem daha sadedir hem de sahip olduğu “kolaylık” ilkesiyle talepleri rahatlıkla gerçekleştirilebilme niteliği taşır. İslam’da uygulanabilir ortalama ahlak bulunurken Hıristiyanlığın, ortalama Hıristiyanların değil (ruhban hayatı gibi) sadece azizlerin ulaşabilecekleri ahlaki hedefler koyması, İslam’ın lehine bir sonuç yaratmaktadır.

SONUÇ
Arapça ve Türkçe yayın yapan misyoner kanalların bir bölümü, Hıristiyan izleyicileri bilinçlendirmeye ya da Hıristiyan olmayanlara Hıristiyanlığı sevdirmeye ve onları etkilemeye yönelik yayın yaparken diğer bölümü, İslam’ın ilahi bir din olamayacağını iddia ederek -İslam’a yönelimleri engellemek amacıyla- bir karalama propagandası içinde görünmektedir. Bu iki kanalın ilgili programlarında İslam, doğrudan ya da dolaylı olarak hedef tahtasına konulmakta; önyargılı, ithamkâr ve yüzeysel yorumlarıyla vasat Müslümanları bile rahatsız edecek derecede, bu dine ve Peygamberine karşı saldırgan bir üslup kullanılmaktadır.
Kanalhayat ve Al-Hayat isimli iki kanaldaki Mısırlı papaz ve pastörler, İslam’ın hazcı ve savaşçı bir din olduğunu ileri sürerken Kitab-ı Mukaddes’in konuyla ilgili sözlerini genellikle örtbas etme çabasında görünüyorlar. Onlar bunları iddia ederken “Kendileri camdan evde oturanlar başkalarının evini taşlamaya kalkmamalı¬dırlar” ilkesinden de habersiz görünüyorlar. Ayrıca, genel olarak İslam’ın kaynağına, vahiy kurumuna ve Peygamberine ilişkin görüşleri temelsiz itham ve karalamalardan öteye geçmiyor. Onlar Arapçayı iyi bilmelerini bir avantaj gibi göstererek, İslami kaynakları ya kendi amaçları için birer kanıt olarak kullanıyorlar ya da onları anlamak istedikleri gibi anlayarak çarpıtma yolunu tercih ediyorlar.

İslam söz konusu olduğunda bu kanallardaki şahıslar, kurtuluşu yalnızca Hıristiyanlığa bağlayan ve İsa Mesih’in “Tanrı’nın oğlu” olduğunu kabul etmeyenlerin helâke mahkûm olduklarını vurgulayan dışlayıcı bir tutuma sahipler. Onların İslam tutumları, Avrupa üstünlüğü dönemine kadar, Hıristiyanlık için başlıca askeri ve ahlâki tehdit oluşturan İslam’a karşı on dokuzuncu yüzyıl ve daha öncesinin ideolojik önyargılarını yansıtan kişisel husumet ve düşmanlık duygusunu akla getiriyor. Onların İslam’a yönelik kullandıkları saldırgan üslûp, temelsiz ya da çarptırılmış ithamlar, her iki din mensupları arasındaki ayrışmayı kaçınılmaz olarak şiddetlendirecektir. Böyle bir yayın stratejisi, dinler ve medeniyetler arasında yakınlaşmaya değil karşılıklı düşmanca tutum, nefret ve saldırgan davranışlara yol açacak türden sonuçlar doğurabilir.
İslam dünyasına yönelik misyon faaliyetinde bulunan birçok misyoner gibi bahsedilen papazların, gerçekleri anlatarak izleyici¬lerini -İslam ile de kıyaslamak suretiyle- hakikat araştırmasına yönlendirmek yerine, ya Hıristiyanlığın kefaret ve kurtuluş konsep¬tini öne çıkararak ya da izleyicilerini sözde kırmamaya özen göstererek, ama her iki yöntemde de onların akıllarına değil duygularına hitap ederek amaçlarına ulaşmak çabasında olduklarını söyleyebiliriz.

Abdurrahman Kurt
Doç. Dr., U.Ü. İlahiyat Fakültesi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Televizyonda Misyonerlik 2 ile Benzer Yazılar:

Paylas
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
21 Kasım 2009 Saat : 8:43

Televizyonda Misyonerlik 2 Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Yorum yapmak için giriş yapmak zorundasın. Gİriş

Tüm erkek giyim modası fırsatları için tıklayın !

içerik