Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Toplumsal olaylarla edebî eserler arasındaki ilişki hakkında


Sponsorlu Baglantilar

Tüm oto müzik sistemi fırsatları için tıklayın !

Toplumsal ve kültürel olaylarla edebî eserler arasındaki ilişki Mehmet Rifat Varlık Dergisi Mayıs 2005 Toplumbilimsel Eleştirinin Genel Çerçevesi XX. yüzyılda geliştirilen metne yönelik eleştiri yöntemleri arasın da “ruhsal eleştiri” (ya da “ruhçözümsel eleştiri”) ile “toplumbilimsel eleştiri” birbirini bütünleyen iki değişik yaklaşım biçimi olarak dikkati çeker. Ruhçözümsel eleştirinin (psikokritik) psikanalizin içindeki yeri neyse, toplumbilimsel eleştirinin (sosyokritik) de yazın toplum bilimi (edebiyat sosyolojisi) içindeki yeri, işlevi odur. Türkçede son yıllarda psikanalizin yaklaşım biçimini, yaklaşım yöntemlerini Türk yazarlarının metinlerine uygulayan çalışmaların dikkati çektiğini söyleyebilirim. Bunlar arasında da özellikle Oğuz Cebeci’nin Psikanalitik Edebiyat Kuramı (2004), Nurdan Gürbilek’in Kör Ayna, Kayıp Şark: Edebiyat ve Endişe (2004) ve Halük Sunat’ın (Boşluğa Açılan Kapı: Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yapıtlarına Psikanalitik Duyarlı Bir Bakış (2004) adlı araştırmalarını belirtmek isterim. Ruhçözümsel eleştirinin Türk yazarlarına yönelik bu örneklerini ileride ayrıntılı olarak ele alacağım. Bu nedenle burada yalnızca toplumbilimsel eleştirinin genel çerçevesine değinecek, kurucularından ve geliştiricilerinden kısaca söz edeceğim. Ardından da Türkiye’de yazın toplumbilimi konusunda yapılmış ilk incelemelerden birini Varlık okurları için yeniden gündeme getireceğim. Toplumbilimsel eleştiri yazın toplumbiliminin bir altbölümü olarak görülebilir. Ancak, bu eleştirel yaklaşımda yazınsal metin, toplumun bir yansıması biçiminde değil, toplumsal gerçekliği olan bir estetik değer olarak kabul edilir. Bir başka deyişle, toplumbilimsel eleştirinin kalkış noktası, yazınsal metnin toplumsal açıdan taşıdığı özniteliktir, yazınsal metinde toplumsal-olanın kurucu varlığıdır. Demek ki, söz konusu eleştirel anlayış, toplumsal olan’ın yapıta yansımasını değil de, toplumsal-olan’ın yapıtta yeniden üretiliş biçimini sorgular. Dolayısıyla yazınsal yapıtı, bir estetik değer olarak ele alırken, aynı zamanda onu metinlerarası bağlam içine ve toplumsal-kültürel öğeler bütünü içine oturtur. Daha doğrusu, bir yazınsal yapıt içinde bu bağlama ve bu öğelere yapılmış göndermeler ağını sorgular. Metinden kalkılarak dünya görüşleri, ideolojiler, toplumsal imgelem, sınıfsal katmanlar değerlendirilir. Toplumbilımsel eleştirinin ya da bu etkinlik alanını da kapsayan “yazın toplumbilimi”nin çağımızdaki önde gelen kuramcıları, daha doğrusu kurucuları arasında György Lukács ile Lucien Goldmann ’ın yanı sıra Mihail Bahtin ’i de sayabiliriz. (Bu üç kuramcının yaklaşımlarındaki temel özellikler için bkz. M. Rifat, “Yaklaşımlarıyla Eleştiri Kuramcıları”, Eleştirel Bakış Açıları, İstanbul, Dünya Kitapları, 2004, s. 19-106). Bu arada, yapıt ile okurları arasındaki ilişkileri yorumlayan, yapıtların dönemlere göre alımlanışını sorgulayan “alımlama estetiği” çalışmalarını (Hans Robert Jauss ve Wolfgang Iser) da toplum yazınbilimi içinde değerlendirebiliriz. (Alımlama estetiğinin iki temsilcisi için de bkz. M. Rifat, agy. ve ayrıca XX. Yüzyıl da Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları: 2. Temel Metinler, gözden geçirilmiş ve genişletilmiş 2. baskı, İstanbul, Om Yay., 2000, 297-303.) Aşağıda yazın toplumbilimi (edebiyat sosyolojisi) konusunda ülkemizde gerçekleştirilmiş ilk çalışmalardan biri sayılan, Nurettin Şazi Kösemihalin 1967’de yayımladığı “Edebiyat Sosyolojisine Giriş” ten seçme parçalar sunacak ve günümüzde bu alana ilgi duyanların dikkatini” edebiyat sosyolojisi”nin 1960’lardaki doğrultusunu özetleyerek çizen söz konusu araştırmaya yeniden çekmeye çalışacağız. Sanat ve Edebiyat Sosyolojisine Toplu Bir Bakış Sanatın alanı çok yaygındır. Musiki, edebiyat, resim, tiyatro, dans gibi… Bu dallardan hangisine gönül verirse versin, sanatçının kişiliği kadar yapıtı da, içinde bulunduğu doğal ve toplumsal çevrenin etkisindedir. Ama beri taraftan sanatçı da kişiliğiyle, yapıtıyla kendini saran bu iki çevreye etkide bulunur. İşte sanatçının kişiliğiyle, yapıtıyla, toplumsal çevre arasındaki bu karşılıklı etkiyi incelemek sanat sosyolojisinin ödevidir. Öyleyse ne kadar sanat varsa o kadar da sanat sosyolojisi vardır. Gerçekten sanat sosyolojisi; musiki, edebiyat, resim, heykel, mimarlık, tiyatro, dans sosyolojisi gibi büyük dallara, bu dalların her biri de ayrıca daha küçüklerine ayrılabilirler. Örneğin edebiyat sosyolojisinin; şiir, roman, hikaye, gezi anıları sosyolojilerine bölünmesi gibi. Ne yazık ki bu çeşitli sanatlarla toplumsal gerçek arasındaki ilişkiye, son zamanlara dek pek az önem verilmiştir. Bundan sosyologlar kadar türlü sanat dallarını inceleyen bilginler, uzmanlar, sanat tarihçileri de sorumludur. Sosyologlar, özel bir bilgi ve ilgiye dayanan sanat konularına pek yanaşmamışlar, yanaşanlar da ünlü Amerikan sosyoloğu Sorokin gibi çeşitli sanat kollarını zihinlerinde önsel (a priori) olarak tasarladıkları birtakım soyut kültür kalıplarına sokmaya çalışmışlardır. Gerçekten edebiyat sosyolojinin tarihi çok. yenidir. Özellikle dünya savaşından sonra gelişmeye başlamıştır. Gerçi daha 19. yüzyılda da edebiyatın çeşitli türleriyle toplumsal hayat arasındaki ilişkiye dokunan yazarlara rastlarız. Ama bunları edebiyat sosyolojisinin kurucuları değil de habercileri saymak daha doğru olur. Çünkü hiçbiri bu konuyu sistemli olarak ele almış değildir. Geçen yüzyılın edebiyat sosyolojisi habercilerini iki kola ayırmak mümkündür. ]Birinci kolda: özellikle Mme de Staël’i , H. Taine’i; ]sanat toplum içindir görüşünü savunan ikinci kolda da Marx’ı, Engels’i, Belinski’yi, Saltikov Şçedrin’i, Çernişevski’yi, Dobroliabov’u, Pisarev’i, Plehanov’u, Lukács’ı, Lenin’i, vb. saymak mümkündür.Birinci kolun başında bulunan Mme de Staël, Sosyal Kurumlarla İlişkisi Bakımından Edebiyat (1800) adlı kitabında; din, töre, adet, kanun gibi toplumsal kurumlarla edebiyat arasındaki karşılıklı etkiyi inceler. Mme de Staël kitabının birinci bölümünü Grek, Roma, 18. yüzyıl sonuna kadar olan Fransız, İtalyan, İspanyol Kuzey Avrupa edebiyatlarına; ikinci bölümünü de “Fransa’da bugünkü değerlerin durumu ve gelecekteki gelişmeleri” konularına ayırmıştır. Taine edebiyatla toplum arasındaki ilişkiyi özellikle İngiliz Edebiyatı Tarihi (1863) adlı kitabında inceler. Taine bu kitabında: “Sanat yapıtları, toplumların belirli bir çevre ve zaman içindeki duygularını, düşüncelerini yansıtır” ilkesine dayanarak 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar İngiliz dehasını temsil eden Shakespeare, Milton, Swift, Byron gibi başlıca yazarların yapıtlarını inceler. Eleştirme Denemeleri’nde de aynı yöntemi Racine, Balzac, Stendhal’e uygular. La Fontaine üzerine hazırladığı doktora tezinde de aynı yönteme dayanır. Taine’in bu yazılan gerçi fazla sistemli, fazla kesin, köşelidir, ama edebiyat eleştirmelerinin hiç olmazsa bilimsel bir yolda gelişmelerini sağlamıştır. Bu arada sosyolojinin kurucusu Auguste Comte ile başlıca devamcısı Durkheim’in sanat sosyolojisinin hiçbir dalıyla ilgilenmemiş olduklarını hatırlatalım. İkinci koldan Marx ve Engels’in edebiyatla toplum ilişkileri üzerine olan düşünceleri ise, yapıtlarının şurasına, burasına serpilmiş, dağınık parça parça yazılardır. 1937 yılında bu yazılar toplu olarak bir kitap halinde yayımlanmıştır. Rus edebiyatının en büyük eleştiricilerinden olan Belinski; Puşkin, Lermontov, Gogol, Turgenyev, Dostoyevski gibi birçok edebiyatçının yapıtlarını eleştirmiş, övmüştür. Yalnız bunlar arasında gerçi Gogol’ün 1842’den önce yazılmış Müfettiş, Ölü Canlar gibi yapıtlarını övmüştür ama 1842’den sonra mistisizme kayan yazılarını şiddetle eleştirmiştir. Özellikle Gogol’ün 1847’de yayımlanan Dostlarıma Yazdığım Mektuplardan Seçmeler adlı kitabı için yayımladığı eleştirme aralarındaki gerginliği büsbütün artmıştır. (…) (…) Ama bütün bu saydıklarımız arasında, edebiyatın sosyoloji temeline dayanan gerçek bir Marx’çı kuramını 20. yüzyılın başlarında özellikle Plehanov’un yapıtlarında görmek mümkündün Rus edebiyat eleştiricileri söz konu su edilirken Lenin’i yabana atamayız. Edebiyatla ilgili birçok yazısı arasında, özellikle Tolstoy için hazırladığı altı makale dikkati çeker. Lenin bu yazılarında; Tolstoy’un yapıtlarında birinci Rus devrimini güçlü ve zayıf taraflarıyla nasıl yansıttığını göstermektedir. 20. yüzyılın başlarında Almanya’da Lukács da sanat sosyolojisinin habercileri arasında yer alabilir. Ama biraz önce de belirttiğimiz gibi, bu incelemelerin hiçbiri, bir edebiyat sosyolojisinin kurulması için gereken bilgiyi verecek yeterlikte değildir. Ancak şu son 20 yıl içinde bu yolda gösterilen çabalar, ortaya atılan yapıtlar bir edebiyat sosyolojisinin kurulma umutlarını kuvvetlendirir gibidir. Bunlar arasında Fransa’da özellikle P.énichou, L. Febvre, L. Goldmann, H. Lefebvre ’in çalışmaları ilgi çekicidir. Ayrıca Sorbonne’da A. Adam 17. yüzyıl toplumundaki zümrelerle edebiyat yapıtları arasındaki ilişkiyi araştırmakta; Bordeaux Fakültesi’nde R. Escarpit edebiyatta sosyoloji araştırmalarına girişmiş bulunmakta; J.-P Sartre edebiyatı anlatırken ekonomik koşullara, toplumsal amaçlara önem vermektedir. Albert Memmi “Edebiyat Sosyolojisinin Sorunları” adlı incelemesinde edebiyat sosyolojisinin bugünkü durumunu, koşullarını, araştırma açılarını ele almaktadır. Bir yandan da karşılaştırmalı edebiyat tarihçileri, çalışmaları sırasında önlerine çıkan sosyoloji sorunlarını çözümlemedikçe ilerleyemeyeceklerini anlamışlar, bundan ötürü de daha şimdiden H. Peyre , R. Minder , G. Michaud gibi edebiyatçılar, çözülmesi gereken birtakım sosyoloji sorunlarını ortaya atmaya başlamışlardır bile… II. Sanatçının Kişiliği, Sanat Yapıtı “Kosmo-biyo-psiko sosyal” Birer Üründürler (…) Sanatçının kişiliği olsun, sanat yapıtı olsun fizik, biyo-psişik, sosyal etmenlerle örülmüş somut birer bütün, daha kısası, “kozmo, biyo-psiko-sosyal” birer varlıktırlar. Onun için, sanatla ilgili bir konu hakkında eksiksiz, tam bir bilgi edinmek istedik mi, bunun fizik, biyo-psişik, toplumsal yönlerini daima göz önünde tutmak gerekir, yoksa bu konuda yapılacak açıklamalar daima kusurlu, eksik kalır. Bu bakımdan sanatçının kişiliği, sanat yapıtları veya sanatta ilgili herhangi bir konu hakkında tam bir bilgi edinmek istersek çeşitli bilimlerin işbirliği gerekir. (…) Kısası çok boyutlu olan sanatın her bir boyutuyla başka başka bilimler uğraşır, sosyoloji bu bilimlerden sadece biridir. Bundan ötürü de hiçbir zaman sanatı bütünüyle, bütün boyutlarıyla kapsayamaz. Bu görüş hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır. (…) Biz burada edebiyat sosyolojisi adı altında edebiyat yapıtını meydana getiren bu çeşitli etmenlerden yalnız birini, sosyal etmeni ele alacağız, ama bütünlüğü kaybetmemek için fizik, biyo psişik etmenleri de hiçbir zaman gözden uzak tutmayacağız. III. Edebiyat Nedir? Edebiyat Kavramının Çözümlemesi Edebiyat sosyolojisinin konusunu sınırlamak, yöntemini, ana sorunlarını iyice kavramak için, ilkin edebiyat kavramının anlamı üzerinde durmak gerekir. Edebiyat birçok öğe ve niteliği içinde bulundur son derece karmaşık bir kavramdır. İşte bu çeşitli öğeler, nitelikler arasında bir edebiyat yazısının türselliğini bunlardan hangisi belirtir acaba? Edebiyat Sözlü, Yazılı Bir Dil midir? Bir edebiyat yapıtını çözümlemeye kalkıştık mı, ilk akla gelen öğe, yazı ya da söz dediğimiz kalıplardır. Gerçekten edebiyat bir sözlü veya yazılı dile bürünmedikçe gerçekleşemez. Ancak yazı ya da söz kılığına, kalıbına girerek nesnelleşebilir. Bu bakımdan edebiyata yazılı ya da sözlü bir dildir denebilir. Ama bu, edebiyat için doyurucu bir tanım olmaktan uzaktır, çünkü her edebiyat gerçi sözlü ya da yazılı bir dildir, ama her sözlü, yazılı dil edebiyat değildir. Öyleyse ne çeşit bir sözlü veya yazılı dil edebiyattır? Edebiyatın sözünü veya yazısını diğer edebiyat olmayan sözlerden, yazılardan ayıran özellik nedir? Örneğin edebiyat değeri çok üstün olan bir şiiri, bir romanı, bir gazetenin basma kalıp bir haber yazısından ayıran nitelik nedir? Edebiyat özel, türsel bir deyiş, bir anlayış biçimidir, diyecekler çıkabilir belki… Ama o zaman da: “Peki bu özel, türsel deyiş ve anlatış biçiminin nitelikleri nelerdir?” sorusuyla karşılaşılmaz mı? Edebiyat yazısı denen bu dinamik nesneyi edebiyat olmayan yazılardan ayıran bir’ niteliğin, türsel edeb bir değerin, ne olduğu bugüne kadar anlaşılamamış bile olsa, varlığını kabule mecbur olmayacak mıyız? Edebiyat Bir Bilgi midir? Edebiyatın öğelerinden biri de bilgidir. Gerçekten her edebiyat yazısı bize az çok bir şeyler öğretebilir. Zaten çoğu zaman edebiyatçının böyle bir niyeti de vardır. Bu bakımdan edebiyat da haberleşme (communication) tekniklerinden biri sayılabilir. Zaten edebiyatı Marx’çılar gibi daha birçokları bilgi olgusuna bağlamak isterler. Ama hemen söyleyelim ki; her edebi yazıda az çok bir bilgi vardır ama, her bilgi veren yazı edebiyat değildir. Öyle olsaydı en sağlam, en doğru bilgiyi veren bilim yazılarının çok üstün bir edebiyat değeri taşımaları gerekirdi. Zaten edebiyatçı daha çok hayal gücünü işleten, masallar düzenleyen, bunları uyduran, yakıştıran bir kimsedir. Onun için her edebiyat yazısında az çok bir “değiştirme” (tahrifat) vardır. Hiçbir zaman gerçeği olduğu gibi bildirmez. Hiçbir zaman ondan sağlam bir bilgi belgesi gibi yararlanılamaz. Örneğin gerçeği olduğu gibi bildiren bir belge olarak elbette ki bir gazete koleksiyonundaki haberler, o çağlarda çıkmış en gerçekçi romanlardan bile çok daha değerlidir. Görülüyor ki bilgi de edebiyat yazısını diğer yazılardan ayırabilecek bir öğe olmaktan çok uzaktır. Edebiyat Bir Anlam, Bir Düşünce midir? Her edebi yazı az çok bir anlam taşır, bir düşünceyi bildirir. Gerçi bugün edebi yazılarda, anlamsızlığı savunan teoriciler yok değildir, ama bu anlamsızlık (non-signification) teoricilerinin en azılılarının yapıtları gene de anlamdan büsbütün sıyrılmış değildir. Bu noktayı belirttikten sonra diyebiliriz ki, her edebiyat yazısı az çok bir anlam taşır, bir düşünceyi bildirir, ama her anlam taşıyan yazının mutlaka edebiyat olması gerekmez. Edebiyatta ölçüt, anlam olsaydı, çok derin anlamlarla, düşüncelerle yüklü felsefe yazılarının en üstün edebiyat yazıları arasına girmesi gerekirdi. Filozoflar, düşünürler yanında, edebiyatçılar hemen siliniverirlerdi. Örneğin anlam bakımından Kant yanında, Rousseau’nun; Nietzsche yanında Gide’in lafı mı olur? Hem de burada, düşünürlerle karşılaştırdığımız edebiyatçılar anlama önem verenlerdendir. Goethe ya da Shakespeare’in önemi sanıldığı gibi felsefelerinden değildir; hayal güçlerini işleterek uydurdukları, düzenledikleri, yarattıkları edebiyat denen masaldan ötürü önemlidir. Bu açıdan bakılınca edebiyat bize bir hayaller, masallar dünyası gibi görünür. Böyle de olsa “hayallerin anlamları yok mu, bize bunlar da bir fikir, bir düşünce vermez mi” denebilir. Verir elbet, ama edebiyat bu düşünceleri öyle birtakım inceliklerle, kaçamaklarla, kurnazlıklarla, kılık değiştirmelerle, öyle çeşitli biçimde, öyle dolambaçlı yollarla verir ki, üstün bir estetik duygusuyla kaynaşmış bu heyecanlı deyiş oyunları, hiç olmazsa düşünce kadar bizi ilgilendirir. Kısası, edebiyatın özünü düşüncenin kendisinde değil de bu düşünceyi anlatan sanatın yaşantılı deyiş, anlatış oyunlarında aramak gerekir. Edebiyat Bir Eylem Tekniği midir? Her edebiyat yazısı belirli bir dünya görüşünü, inancı, doktrini, ideolojiyi savunur veya bunlara tepkide bulunur. Gerçekten her edebiyat yazısında az çok böyle bir propaganda, kandırma havası eser, ama herhangi bir doktrini, ideolojiyi savunan, yayan, propagandasını yapan bir yapıtın mutlaka edebiyat değeri taşıması gerekmez. Bir kitap bir inancı, bir ideolojiyi savunma, yayma bakımından çok güçlü olabilir, ama hiçbir edebiyat değeri taşımaz; beri taraftan edebiyat değeri çok üstün bir yapıtın bir propaganda, bir eylem tekniği olarak çok sönük kalması mümkündü Örneğin yürürlükte olan töreleri, adetleri, gelenekleri savunan bir tutucunun ya da bunlara karşı gelerek yepyeni değerlerin yayılmasına çalışan bir ilericinin yapıtları, biraz olsun bir edebiyat niteliği kazanmışsa; propagandayı bir amaç olarak değil de bir yaşantıya, üstün bir estetik deyiş ve anlatışa araç olarak kullanmalarındandır. Sonuç Edebiyat kavramı üzerinde yapılan bu kısa araştırma bizi doyurucu, kesin bir sonuca ulaştıramamıştır, ama hiç olmazsa edebiyat yazısını diğer yazılardan ayıran, edebiyatı edebiyat yapan bir niteliğin varlığını, daha doğrusu edebiyat yazısının türselliğini kabule zorlamıştır. (…) (…) Kısası edebiyat söz, yazı biçimini almış bir yaşantı veya yaşantılaşmış sözlü ya da yazılı bir anlatış biçimidir. (…) Konuşmam şu bölümlerden oluşacak: Önce bu "edebiyat bilimi" konusunda felsefenin ne gibi katkıları olabilir, felsefenin yeri ve felsefeden beklenen ne olabilir ? Bu soruya kısaca değindikten sonra, ikinci olarak, bir araştırmanın bilim olabilmesi için ne gibi ölçütler taşıması gerekir, böyle ölçütler bulabilir miyiz? Ardından, edebiyat denen alanın bu ölçütlere uygun değerlendirmesi yapılabilir mi; bir edebiyat bilimi veya edebiyat ilmi olanaklı mıdır? Olanaklı ise bu olanak nereden geliyor sorularını soracağım. En sonunda da da bütün bu tartışmalardan bir sonuca varıp, edebiyat alanına ilişkin yapılabilecek ya da yapılmakta olan araştırmaların bir değerlendirilmesi, bir eleştirilmesi ile konuşmamı bitireceğim. Ben bir felsefeciyim ve uzun yıllar bilim metodolojisi üzerine çalıştım. Söyleyeceğim şeyler benim öznel düşüncelerimdir. Bilim ve kültür ilişkisi konusunda kendi bakışımdan değerlendirdiğim düşüncelerdir. O yüzden felsefe böyle diyor diye felsefe adına konuşmam. Bunlar benim kendi özel felsefî yorumlarımdır. Elbette bunların gerekçelerini belki bu konuşmalarımın sınırları içerisinde değil ama gereğinde uzun uzun anlatabilirim. Bizim kültürümüzde de, bütün bu yörede yaşayan halkların kültüründe de, bilim-kültür ilişkisi acaba böyle midir? Bilimden bir medet umma, bilimden aşırı bir beklenti var. "Bilim gelecek, cümle eksikler biter", sözüyle dile getirilebilecek bir durum. Bilim diye bir büyülü güç var, neyse o. Ben ona " bilimden kuş çıkarma" adını veriyorum. Bilim gelecek, kuş çıkacak. Bu kuş da bizim bütün kuşkularımızı giderecek. Bizim insanımız son zamanlarda nedense, felsefeyi tanıdıkça, felsefeden de böyle bir kuş çıkarma niyeti taşımaktadır. Onlara göre, geri kalmışlığımızın nedeni kesinlikle felsefe eksikliğidir. Bir felsefe okusaydık hayatımızda yaptığımız bütün bu yanlışlıkların hiçbirini yapmayacaktık. "Güzelim felsefeyi bir türlü öğrenemediğimiz için, başımıza bunlar geliyor" diye bir düşünce var. Bunun hiç felsefî olmadığını söylemeliyim. Öyle bir felsefe beklentisi ve öyle bir Mesih… "Felsefe gelecek, cümle eksikler biter", bu Yunus'un sözüdür ama felsefe için söylenmemiştir, aşk için söylenmiştir. Aşk ve felsefe arasında bence çok fark yok belki. O yüzden ikisini birleştirebiliriz. Böyle bir felsefe beklentisi yanlış. Çünkü bu, belki bizim insanımızda olan, ilahi bir güce sığınmayla özdeşleştirilebilecek bir beklentidir. Felsefe öyle ilahi bir yanı olan bir şey değildir, salt insanidir. Hatta daha kötüsü şeytanidir. Dolayısıyla felsefeden öyle ilahi şeyler beklemenin çok da anlamlı olacağını sanmıyorum. "Ah biz bir felsefe yapabilseydik edebiyat bilimimiz olacaktı. Edebiyat bilimimiz olduğu için de, edebiyat çalışan akademisyenler olarak daha saygın bilim insanları olacaktık." Bu "scientism" düşüncesi epeydir batıda da var. Scientia est potentia denmiştir.(Bilim güçtür, kuvvettir.) "Bilim" diye iyi bir sihirli bir sözcük vardır ve akademisyenlerin bir çoğu da bu sözcüğün, arkasına sığınırlar. Kendi sosyal konumlarını yükseltmek için böyle yaparlar. Bu da felsefeden beklediğimizle bilimden beklediğimiz arasındaki inanılmaz paralelliği gösteren bir şey. Felsefeciler de bu modele uymuştur. Örneğin, ABD'de Avrupa'nın bir çok üniversitesinde, felsefeciler kendi geleneksel çalışma tarzlarından giderek uzaklaşmışlar ve o üniversitelerinin kendi yapılandırmaları içerisinde felsefeyi teknik bir alanla sınırlamışlardır. Felsefeci de, "nedense benim sözlerim gayri ciddi ve hiç bilimsel gibi gözükmüyor", diye düşündüğü için, herkes gibi "bilimsel olmakla" kendine akademik hayatta bir yer bulma amacıyla, bilime aşırı öykünme yolunu seçebiliyor. Onun için Reichenbach gibi düşünürler öyle kitaplar yazmışlardır: "Bilimsel Felsefe" diye. Oradaki bilimsellik, katı positivist bakışla sınırlıdır. Oysa, örneğin, Almanca'daki "bilimsellik", bir anlamıyla, biraz bizim anladığımızdan, pozitivist bilim anlayışından farklı olarak, ciddiyet demektir. Bilimsel çalışma demek, ciddi çalışmak demektir. (Bir uyanık eleştirmenim, eşsiz bir mantık dehası göstererek, "mizah da ciddidir o halde mizah bilimseldir" çıkarımıyla bu savımı çürütmeye çalıştı. Her ciddi olan bilimseldir" demedim. Her bilimsel adını verebileceğimiz etkinlik ciddidir" dedim. Galiba mantık da "ciddi" bir uğraş olsa gerek!) Ciddi çalışma, söylediklerinin hesabını verebilmek demektir. Söylediğinin gerekçelerini verebilmek demektir. Diğer arkadaşların aynı alanda söylediklerini sorgulayabilmek, eleştirebilmek demektir. Bu bir ciddiyettir ve isterseniz buna bilim de diyebiliriz. Ama bilimden başka bir şey bekliyorsak, ondan doğa bilimleri gibi bir bilim olmasını bekliyorsak, böyle bir şeyin olanağı yok. Doğa bilimleri gibi bir bilim anlayışıyla, edebiyata bakılamaz. Böyle bir bilimle bakılacaksa eğer, o zaman bu bilimin matematiksel bir dili olacak, kabul edilmiş ölçülerle ölçülüp biçilebilecek, ölçümleri yapılacak.. Örneğin ben, Nedim'in bu şiirini okudum ve bu şiirdeki edebiyat düzeyi 0.78 diye ölçebileceğim. " Baki buna göre 0.92, demek ki edebi değeri Nedim'e göre daha üstün olmak gerekir" diyeceğiz. İşte böyle ölçütlerle, bilgisayar programları ile yapılan bir çalışma olacak, makineye vereceğiz; makine de bu şiirleri ölçecek. Bunlar 1970'lerden itibaren yapılmış şeylerdir. İçinizde belki bilgisayar programcıları varsa bir şiiri alıp, oradaki o şiirin bir anlamda matematiksel çözümlemesini yapabilir; size belli bir ölçü de verebilir. Ben gençliğimde bunu yaptım. Şiirlerin matematiksel çözümlemesini yaptım. Nedim'in şiirini alırsınız, oradaki kelimeleri sayarsınız, bu kelimeleri sınıflandırırsınız, işte aşka ait olanlar, tarihe ait olanlar, mekân adları, zamana ilişkin olanlar, daha başka sınıflamalar yaparsınız ve buradan sözcüklerin sayısını bulabildiğiniz gibi, frekansını, sıklığını bulabilirsiniz, ortalama alabilirsiniz. Bu tip matematiksel işlemler yapılabilir, yapılmaktadır ve bana sorarsanız bir anlamda yapılmalıdır. Edebiyat bilimi diye bir şeyden söz ediyorsak, her şeyden önce buradaki bilimselliği bir tür ciddiyet olarak anlıyorsak, bu işin ciddiyetini, edebiyat yapıtının, matematikle ölçülebilecek bir yanını, bulup ölçülmekle gerçekleştirebiliriz, örneğin.. Matematiksel ya da formal bir yapısı varsa yapıtın, dil bilimleri yardımıyla ortaya çıkarılabilir. Şimdi yapay zeka programları vardır, enformatik çalışmaları vardır. Matematikçiler, dilbilmciler, edebiyat kuramcıları bu konularda müthiş kafa yoruyorlar. Yapıtın hesaplanabilecek, ölçülebilecek yanını elbette öğrenebiliriz. Bu yanıyla ilgili matematikselleştirme yapılabilir. Çıkarılan sonuçlar, elde edilen bulgular, her zaman işimize yarar mı, yaramaz mı? Onu bilmiyorum. Edebiyat yapıtının bir matematiği olduğu düşüncesine katılıyorum. Bu nereden geliyor? Kullandığı kelimelerden geliyor. Kelime sayılarını sayabilirsiniz, kelimeler arasındaki ilişkiyi kurabilirsiniz, kaç tane sıfat vardır, kaç tane zarf vardır, fiil vardır? Kaç kelime, hangi zamanda kullanılmıştır? Zamanlarını analiz edebilirsiniz. Pek çok analizi yapılabilir. Buradan da o şiir, o roman, o öykü hakkında, onun kelimeleri arasında, kelimelerin anlamları arasında sentaktik, semantik ilişkiler bulabilirsiniz. Hatta böyle üslûp analizleri de vardır. Örneğin, bizim alanda da, felsefede, bir eser Platon'un mudur değil midir diye sorulduğu zaman, oradaki dilin kullanımına bakarak, uzmanları Platon'a ait olup olmayacağını tahmin edebiliyor. Çok enteresan bir şey. Kullanılan kelimeler, zamanlar, cümle kalıpları, bir kelimenin bir yerde kullanılışının sıklığına bakarak bu tip çözümlemeler yapmak imkânı vardır. Edebiyat dediğimiz zaman birkaç şeyi de ayırmak lâzım. Okuduğumuz romanlar, öyküler, şiirler var; buna da edebiyat denir. Ve ben bir okur olarak sadece bir romanı veya bir öyküyü, bir şiiri onlardan bir şey öğrenmek için, insana dair bir şey anlamak için veya keyif almak için okuyorum. Dolayısıyla edebiyatla ilişki bu anlamda bilimsel kaygılar taşımıyor. Ama edebiyat etkinliğini tanımak amacına yönelik bir çalışma içerisine girersem, yani salt keyif almanın, bir okur olmanın veya bir yazar olmanın ötesinde edebiyat dediğim insan faaliyetini tanıma, anlama, sistemleştirme, araştırma işine girersem, işte orda, belki "edebiyat bilimi"yle ilgili ilk adımı atmış olurum. Bu araştırmada felsefenin söyleyebileceği çok şey var. Ama her şeyi felsefe söylemez. Felsefe diye böyle muhayyel, ne olduğu belirsiz, bir çeşit şahıslaştırma sonucu ortaya çıkabilecek, genel bir kavram pek açıklayıcı değil; felsefe diye bir kişinin varlığını ileri sürmek çok anlamlı değil. Felsefe ilk çıkışına baktığımız zaman, bir insan faaliyeti olarak 2500 sene önceki Yunan kültürüne baktığımızda, örneğin, bir araştırma ve sorgulama işiydi, bir meslek değildi. Felsefeyi hiç kimse 4 sene, 10 sene, 25 senedir onunla uğraşıyor diye kendi tekeli altına alamaz. Dolayısıyla edebiyatçılar olarak sizin kendinizi felsefeden uzak görmeniz de çok doğru değil. "Felsefe karar verecek" deniyor. Bu ne demek ? "Ben anlamam ne bileyim, işte felsefe diye bir şey var, bir mahkeme belki veya birkaç kişi veya ne olduğu belirsiz bir şey, o kendi kendine karar verecek" mi demek ? Sanki, "zamana bırakalım" gibi bir şey. "Bunun hakikatini zaman yargılayacak" gibi bir sav.. Böyle bir savın pek anlamı yok., bu bağlamda. Felsefe herkesin, her insanın başarabileceği bir şey. Belki her insanın, her sağlıklı normal insanın ilişki kurulabileceği, sözler söyleyebileceği bir alan. Çok insanî ve çok basit bir şey. Bunu çok fazla abartmanın, yukarılara çıkarmanın anlamı yoktur. Belki felsefeden bu kadar korkmamız, biz felsefecilerden kaynaklanıyor olabilir. Ben pek yapmaya çalışmıyorum ama, bu konuşmamda da yapıyor olabilirim. Havasından geçilmeyen tipler olabilir. Ağzını açtığı zaman anlaşılmaz laflar söyleyenler; onlar yüzünden "bu felsefe de müthiş bir şey herhalde, benimde aklım buna ermez" gibi düşünebilir insan; yanlıştır. Bu bakış felsefî değildir. Felsefeye böyle bir heyyula gibi bir şey olarak yaklaşmak, ondan korkmak, onu öcü gibi görmek, kendimizin erişemeyeceği bir mevkide görmek, çok yanlış bir şeydir ve yalnızca bizim kültüre de özgü olduğunu da sanmıyorum. Felsefe damarlarımızda dolaşıyor. Molière'e ait bir oyunda anlatılır ya; hay Allah demek ki bu kullandığım sıfatmış, bu isimmiş denir. Zaten felsefenin içindeyiz ve zaten ileri sürdüğümüz düşüncelerle bunu başarıyoruz. Dolayısıyla böyle üst bir makamın bize yardım edebileceğini ummak, çok doğru bir beklenti değildir. Bizi geciktirir, bizi engeller, bir mania teşkil eder önümüzde, dolayısıyla hayal gücümüzü de ve oradaki hürriyetimizi de, yeterince kullanamayız. Kendimizi kısılmış, kıstırılmış hissederiz. Hiç iyi değil. Sağlıklı bir ruh hâli değil. yaratıcı olmak, cesur olmak isteyen insanlar için bu çeşit felsefe korkusunun yerinde bir korku olmadığını düşünüyorum. Siz gönlünüzden ne geliyorsa onu söyleyin. Ondan sonra dönüp üzerinde düşünebilirsiniz. Baştan, acaba bu söylediğim yanlış mı gibi bir kuşku hepimizde vardır. "Ya şimdi söyleyeceğim ama zaten herkesin bildiği bir şeydir", veya "söyleyeceğim aptalca bir şey olacak, en iyisi susayım" gibi bir beklenti, bizim elimizi kolumuzu bağlıyor. Olağan ki bunun aşırı ucu da, aklına gelen her şeyi söyleyip, çok müthiş bir şey söylediğini sanmak. O da büyük tehlike ama, öbür türlü pısırıklık da daha kötü bir şey. Bir etkinliğin, bir araştırma alanının bilim olabilmesi için bence, bu konuşma çerçevesinde, üç temel ölçütün olması gerektiğini düşünüyorum. Birincisi; araştırma alanının, ele alınan konunun, bilim yapılmaya uygun olması için o alanın belirlenmiş, bilimsel ölçütlere göre sınırının çizilmiş olması gerekir. Edebiyat bilimi deyince, şu sorular aklıma geliyor, örneğin: Edebiyat biliminin konusu ne olacak? Bu alanı kavramlaştırabiliyor muyum? Bu alanda, örneğin, doğa bilimlerini özeniyorsam, ölçmeler yapabilir miyim? Onu tanımlayabilir miyim? Bu alan bilim olarak ele alınabilecek bir alan mıdır? Sınırları nedir? Nerede çalışırsam edebiyat içinde kalırım, nerede konuşursam edebiyat dışındayım ? Örneğin, ne zaman sosyoloji yapmaktayım, tarih yapmaktayım, edebiyat bilim diye ? Edebiyat çalışması diye yaptığım bir çalışma, acaba bir sosyoloji çalışması mıdır? Bir felsefe çalışması mıdır? Edebiyatın kendine özgü bir alanı var mıdır? Kendine özgülüğünü düşünürken, bu alanın salt edebiyat alanı olarak belirlenmesinde neyi göz önüne almam lâzım? Doğa bilimlerinin çıkışında da bu vardır. Unutmayalım ki, Galileo serbest düşme yasasını yazdığı zaman sadece zaman ve yükseklikle ilişki kuruyordu. Diğer bütün etkenleri ki, düşme hadisesinde milyarlarca etken vardır, hepsini yok saymıştır. Bilimsel çalışma, soyutlamalarla başlıyor. Her şeyi göz önüne almaya kalktığınız zaman, orada bilimsel titizlik, bilimsel incelik giderek zorlaşıyor. İster istemez bir yalıtılma hadisesi söz konusudur. İkincisi; bir yöntem belirlemeniz gerekir. Alanı belirledikten sonra, O alan üzerinde, nasıl çalışırsam bilimsel olur? Sorusuyla yürümek gerekir. Bu yöntem, bir çoğunuzun sandığı gibi, önceden verilmiş algoritmik kurallardan oluşmaz yalnızca. Aşağıdakiler yapıldığında çalışma bilimsel olur. İki nokta üst üste. Bir, iki, üç. Böyle bir şey olamaz. Yöntem, iş başında geliştirilecek bir şeydir. Önceden belirlenmiş kurallarla yürüme, o kurallara körü körüne inanma değildir. Yöntem, konuyla sıkı ilişki içerisinde doğabilecek bir şeydir ve konunun dışında, "üstünde" olan bir şey değildir. Bu doğa bilimlerinde de böyledir. Edebiyat bilimi gibi bir alanda çalışırken, böylesine zamandan, mekândan, alandan münezzeh, koparılmış bir yöntem, evrensel bir yöntem; nereye, ne zaman, nerede olursa olsun uygulayacağım ve çalışacağım yöntem, bir düştür. Böyle bir yöntem olacak, o yöntemin uygulanması evrensel olacak. Her yere uygulayabileceğim. Sanki bir maymuncuk, her kapıyı açabilecek! Eğer böyle bir yöntem bulursam, o zaman edebiyat araştırmam bilimsel olur diye düşünülüyor. Böyle bir yöntemin bulunamayacağı görüşündeyim. Siz böyle bir yöntemi bulduğunuzu söyleyebilirsiniz, olağan ki, böyle bir iddiada bulunabilirsiniz, ama ben de her zaman bunun tersini iddia edebilirim. Sizin savınızı çürütebilirim. Ben farklı bir yöntemi uygulama özgürlüğüne sahibim. Siz kendi yönteminizi bana, "evrensl" etiketiyle dayatmaya çalışabilirsiniz. Örneğin, Nedim'i inceliyorsanız, Nedim'in şiirleri ancak böyle incelenebilir, farklı bakan bilimsel bakmamıştır; gibi bir savla gelirsiniz ki, bunun bilimsellikle ilgisi yoktur. Bu sizin kendi yönteminizdir. Gerekçelerini verebilirsiniz. Ben de benzeri ve aynı ağırlıkta başka gerekçelerle farklı bir yöntemle gelebilirim.. Talat Sait Halman'ın dediği gibi, aklın yolu bindir. Yöntemde de böyle:Yöntem yolu bindir. Bir yöntem tekeli kurmak, bu yöntemin dışındaki bütün çalışmaları gayri ciddî veya gayri ilmî saymak doğru değildir. Yöntemi uygulamasıyla birlikte ele aldığınızda yöntem yöntem olur. Yöntem, bağlam bağımlıdır. Ve iş başında geliştirilen bir şeydir. Önceden elimizde olan aletler değildir. Üçüncüsü "paradigma" kavramını göz önüne alma gerekliliğidir. "Paradigma" çok önemli bir kavramdır; Anglo amerikan bilim felsefesine altmışlardan sonra gelen, tartışmalar yaratmış bir kavaram. Çalışma alanımızın doğa bilimleri anlamında bilimselliğinin göz önüne alınabilmesi için, bir paradigmasının olabilmesi gerek.. Aynı alanda çalışan arkadaşların arasında bir dayanışmanın, bir ölçüde de ortak yargıların, kabullerin olması lâzım. Yoksa orada, oradaki araştırmaların değerlendirilmesinde, her kafadan bir ses çıkarsa, o çalışmaların, değerlendirmelerin ciddiyetinden, elbette ki, "bilimselliğinden" şüphe edilir. Demek ki o konuda çalışan akademisyenlerin ortaklaşa sorunlarından kaynaklanan uzlaşma noktaları olması lazım. O uzlaşmalar olsun ki, araştırma toplulukları, gelenekleri ortaya çıksın. Bu ortak dil anlamına da geliyor. Paradigmanın sosyolojik tarihsel boyutları olduğu gibi, dilsel, dilbilimsel boyutları da vardır. Paradigmayı oluşturan toplulukların aralarında ihtilaf olsa da, bir ölçüde, iletişim kurabilecekleri ortak dile de ihtiyaçları vardır. Doğa bilimlerindeki başarının nedenlerinden biri de budur. Matematik kullanılıyor; matematik dili pürüzsüz bir dil, çok iyi tanımlanmış bir dil. Dolayısıyla büyük problemler çıkmıyor. Oysa, bizim gibi, insanı inceleyen alanlarda, özellikle edebiyat örneğinde, büyük problemler oluşabiliyor, ortak dille ilgili. Bu ölçütleri verdikten sonra, edebiyatın bu ölçütlere uyup uymayacağı sorununa gelince, işler karışıyor. Kısaca, edebiyat bilimi diye bir çalışma alanı olacaksa, ki olsun isterim; ama "bilim" sözü beni rahatsız ediyor. Çünkü orada sanki bir tekelcilik kurulmak isteniyormuş gibi bir izlenim ediniyorum. Dolayısıyla, edebiyat alanında akademik çalışmalar sözü, çoğul olarak kullanıldığı için daha anlamlıdır. Feyerabend gibi düşünürler bize gösterdi ki, "bilim" sözü kötü anlamlarda kullanılabiliyor. Örneğin ben, karşı tarafa baskı yapmak için, bilimi kullanabiliyorum. "Senin yaptığın bilimsel değildir; benimki bilimseldir" diyebiliyorum, ideolojik olarak düşman olduğum birine. Öyleyse, kendi ölçütümüzün bilimsel olduğunu, kendi görüşümüzün bilimsellik taşıdığını söyleyip, karşı tarafa bunu dayatmaya çalışmak tehlikeli olabilir. Bu yüzden "bilim" gibi bir sözü kullanmamakta yarar olacağını, olması gerektiğini düşünüyorum.Diğer yandan, "ilim" güzel bir sözdür. İlim diyebiliriz; çünkü ilim dediğimiz zaman, içinde, edebiyatın "edeb" yanı vardır.Kültürel, tinsel bir boyut belirgin olur. Öte yandan, Edebiyatın edeb yanı, edebiyat araştırmaları için bir engel de olabilir. Sırf hocasından öğrendiği, çok iyi de temellendiremediği, çağının bilimiyle ilişkiler kuramadığı bir takım yorumlamalar ve çalışmalara, belki de bir anlamıyla "edep" gereği, edebiyat araştırmaları diyebilir bir edebiyat çalışmacısı. Edebiyat araştırmaları yapacaksak, onların bilim olmasındaki sorunları anlatırken üç nokta çıkıyor. Bu üç nokta üzerinde düşünmeliyiz: 1- Ciddi edebiyat çalışmalarının kaderi bir şekilde doğa bilimleri de dahil olmak üzere özellikle sosyal bilimlerin kaderine çok bağlıdır. Sosyal bilimler dediğimiz, insana ilişkin, topluma ilişkin, kültüre ilişkin bilimler ne kadar bilim olabiliyorsa, edebiyat bilimi de ancak o kadar bilim olabilir. Ayrıcalığı onlardan çok fazla olamaz. Hatta, biraz sonra söyleyeceğim ikinci, üçüncü sebeplerden dolayı daha kötü durumda da olabilir. 2- Edebiyat bir beğeni gerektirir, bir değerlendirme işidir. Salt bir saptama işi değil. Ben bir fizikçi olarak ayın hareketini, gezegenlerin hareketini duygularımı hiç işe karıştırmadan tespit edebilirim. Oysa, edebiyat yapıtına soğuk bakamam. Nedim'i sevmiyorsam ve Nedim üzerinde bir araştırma yapıyorsam, sıkıntılarla, zorlamalarla yürür bu araştırma. Bir memur gibi çalışabilirim ancak. Memurluğum soğukluğuma yol açabilir. Tarafsızlığıma değil. Taraf tutmayı bu duygusal yük altında engellemem zor. Değerler işin içine giriyor. Hatta beğeni, zevk problemi işin içine giriyor. Ben bir edebiyat araştırıcısı olarak, beğenisi olmayan biri mi olmak zorundayım ? Bir edebiyat araştırmacısı olarak, bütün psikolojik heyecanlarımı, coşkularımı, tutkularımı, komplekslerim de dahil olmak üzere, hepsini yok sayıp, "ben objektif bilim adamıyım ve şimdi soğuk bir şekilde bu işi inceleyeceğim" diyebilir miyim ? Böyle incelenir mi edebiyat? Elbette duygularımla inceleyeceğim, elbette yargılayacağım. Beğeniyle gelmek de çok önemli bir şeydir. Özellikle edebiyat eleştirisi alanında bu çok anlaşılmamış bir şeydir. Bizde nesnellik, nesnel olma, coğu zaman, hiç suya sabuna dokunmamak olarak anlaşılır. Örneğin, şair 82 sözcükle şiirini yazmıştır, şiir 7 dizeden ibarettir, ölçüsü mefâîlün mefâilün failün deyince bilimsel oluyorum, duygularımı hiç işin içine katmamış oluyorum. Ee, peki, ne söylüyorum? Hiç ufkumu açmıyor bu saptamalar. Sözcük sayısından, ölçüsünden ben şiirin anlam yüküne dair ne söylemiş oluyorum ki ? Elbette duygularımı katacağım, elbette okuyan "Nedim'i hiç böyle görmemiştik, hiç böyle anlamamıştık" diyebilecek. İşte biraz "edebiyat bilimi" bu. Çünkü yeni ufuklar açıyorum. Nedim'in şiiri, orada şimdiye kadar görülmediği bir şekilde görülüyor. Daha ne olsun istiyoruz? Benim Nedim şiirinin hayatımızdaki yerini, anlamını gösterebilmem, araştırmacı yahut eleştirmen olarak Nedim şiirini bu şekilde anlatabilmem, genç insanların Nedim'in şiirini böyle algılayabilmelerine yardımcı olabilmem, ne güzel bir katkıdır. Bilimsel olsa ne olur; olmasa ne ? Akademisyenin de bunu böyle yapması lazım. Biz öznellikten korkuyoruz. Çünkü öznelliği palavra sanıyoruz, laubalilik sanıyoruz. Öznel olma denen evrensel sorumluluğu anlayamıyoruz. Öznel olabilme insanlığa karşı en büyük sorumluluklarımızdan biridir.Öznel olma, kendi dünyasıyla dünyaya bakabilme demektir ki, yaratıcılık ister insandan. Öznellik çok ciddi bir iştir. Öznellik gerçekten öznel olabilen, kendine özgü bakışı olabilen, insanların başarabileceği bir şeydir. Herkes öznel olamaz. Öyle bir kendinize özgü, öylesine etraftaki bakışlardan arınmış, öylesine bir özerk, özgür bakışınız vardır ki, okuyucularınızın, o metni anlamaya çalışanların ufku açılabilir. Onların bakış açısını genişletip, zenginleştirebilirsiniz. Onların yaşamına farklı şeyler katabilirsiniz. Bunu hiç de dilbilimi kuramlarına dayandırmayabilirsiniz. Şimdiye kadar edebiyat otoritelerinin söylediklerine aldırmıyor olabilirsiniz. Böyle ufuk açabiliyorsanız ve o şiire de farklı anlam katmanları içinde, farklı anlam açılımları, farklı yorumlar getirebiliyorsanız, işte siz bir edebiyat araştırmacısı olarak gerçekten çalıştığınız alana katkıda bulunmuş biri olursunuz. Bu çalışmanız alışılagelen bilim anlayışıyla hiç de ilgili olmayabilir. Hatta bu ikinci yolun daha da zor olduğunu düşünmekteyim. Çünkü öbür türlüsü alışılagelmiş algoritmik yollarla bir şiiri inceleme teknikleri dediğimiz teknikleri belki körü körüne öğrenip gitmekle yapılabilecek bir şeydir ve sonunda hiçbir şey söylemeyen, yorumlar çıkarbilir ortaya. Edebiyatın bilim olup olmaması: 1-Sosyal bilimlerin "bilimsellik durumuna" bağlıdır. 2-Onun yazgısı iki değerle çok yakından ilgilidir: Değerlendirmelerle, zevkle. Bir akademisyenin edebiyat zevki çok düşükse, bu adamın uyduruk bir şair üzerine, "bilimsellik örtüsü altında inceleme yapmasının ne anlamı var ? Bilimsel çalışanın edebiyat zevkinin olması gerekir. Bilimsellik zevk yoksunluğu anlamına gelmemeli. Edebiyat araştırmacılarının, edebiyat akademisyenlerinin zevk düzeylerinin yüksek olması, ince zevkli olması, şiirden anlaması gerekir. Edebiyat bilimini edebiyatı sevdirmek için yapıyoruz. Edebiyatı okuyanların ufkunu açmak için, edebiyatı yaşatmak için, edebiyatın hayatımızdaki anlamını göstermek için. 3- Edebiyat yapıtları kültüre ve dile bağımlıdır. İngiliz kültürünü ve yaşamını bilmiyorsanız bir edebiyat bilimci olarak İngilizce yazılmış bir metni inceleyemezsiniz. İngilizce bilseniz bile inceleyemezsiniz. Çünkü o kültürü bilmeniz gerekiyor. Dil bilmek sadece sözlük anlamlarını bilmek anlamında değil. Edebiyat bilimi yapabilmenin temel zorluğu, bu kültürün içindeki insan evrenselliğini anlayıp, temellendirmede yatıyor. Sonuç olarak, ne yapılabilir? 1- Bir edebiyat yapıtının fiziksel yapısı vardır. Fiziksel yapı dendiğinde, bir kağıt üzerine mürekkep lekeleriyle yazılmış yapıtın özelliklerini içeren yapıyı anlıyoruz. Bu özellikleri gözümüzle görebiliriz. Kelime sayısı vardır. Fiziksel yapıyla ilgili bir "bilim", bilgisayar mühendisliğinin, enformatiğin sunduğu ne varsa bunlardan yararlanılarak oluşturulabilir. Edebiyat araştırmalarında bunu yapmak gerekir. Bir edebiyat fiziği oluşturmak, bu fiziğn ortaya koyduğu sonuçların analizi üstüne kafa yormak gerekir. 2- Bu analizlerin yorumu yapılabilir. Edebiyat fiziği çalışmalarıyla ortaya çıkan anlam tabakası, semantik tabaka, incelenebilir. 3-Üçüncüsü olarak, bu çalışmaların ardından, metafizik tabaka ele alınır. Anlam ve fiziksel yapıyı yorumlamayla beslsnen edebiyat metafiziği araştırmaları yapılır. İnsan nasıl bir insandır, ele alınan yapıtta ? Örneğin şiirse veya romansa çalışma nesnemiz, o romanda bu sözcüklerle anlatılan ve anlamları bu olan sözcüklerin ifade ettiği insan hayatı, nasıl bir hayattır? Oradaki dünyanın, ontolojik, epistemolojik, etik, estetik boyutları incelenir. Bir başka nokta var. Bütün bunları yapan edebiyat araştırıcısı olarak benim de bir konumum var.Bir cinsiyetim var, örneğin. Kadın olsam belki başka okuyacağım, erkek olsam başka. Cinsel tercihlerim olabilir, ideolojik görüşlerim olabilir, dünya görüşüm olabilir. Dolayısıyla bir edebiyat araştırıcısının ciddiyeti, namusu şurda belli olur: Dünya görüşünü fark edebildiği oranda açık açık söylemelidir. Kendini farklı gösterme doğru değildir. Okuyan da bunu bilecektir. Okuyucu bunu kabul ederse ben ona hitap ederim; yoksa, beni kabul eden bir başka kesime hitap ederim. Bu bakımdan çoğulculuk önemlidir.Okur kendi edebiyat araştırıcısını seçebilmelidir. Önemli olan nokta şu: Edebiyat yapıtına öyle bir duruşla duracağız ki araştırmacı olarak; edebiyat yapıtı bize kendini açacak. Halbuki genellikle nasıl duruluyor? Edebiyat yapıtı cendere altına alınıyor. Edebiyat yapıtını bir kalıba sokmaya çalışıyoruz. Edebiyat yapıtını kafamdaki şablona, şekillere uydurmaya çalışıyorum, ki buna da bilimsellik diyebilirsiniz. Çünkü Jakobsen'i okumuşsunuzdur, Derrida'yı okumuşsunuzudur, o kalıpları uygulamaya çalışırsınız. Yapıt ezilir yok olur bu kalıplar altında. Edebiyat araştırmalarında yaratıcı duruş, öyle bir duruştur ki, orada edebiyat eseri kendini ortaya koyar. Ayrıca Burdaki Linkede Bakabilirsiniz Edebiyat Biliminin Yöntemleri Orhan GÜDEK

Sponsorlu Baglantilar

Tüm kadın aksesuar fırsatları için tıklayın !

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Toplumsal olaylarla edebî eserler arasındaki ilişki hakkında ile Benzer Yazılar:

Paylas
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
18 Şubat 2012 Saat : 8:11

Toplumsal olaylarla edebî eserler arasındaki ilişki hakkında Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Yorum yapmak için giriş yapmak zorundasın. Gİriş

Tüm erkek giyim modası fırsatları için tıklayın !

içerik