Tüm mp3 player fırsatları için tıklayın !

<

Yazının icadı ve Sümerler


Sponsorlu Baglantilar

Tüm oto müzik sistemi fırsatları için tıklayın !

Yazı Nedir?
Yazı, en genel tarifiyle, ağızdan çıkan seslerin, dolayısıyla sözcüklerin, kulak yada jest yardımı olmaksızın, gözle görülebilen, bazen de dokunulabilen işaretler halinde biçimlendirilerek kaydedilmesini sağlayan araçtır.

İletişim Araçları ve Fikir Yazılarıinsanoğlu varolduğundan beri, duygu ve düşüncelerini başka kişilerle paylaşabilmek için, çok çeşitli iletişim yolları bulmuştur. Bunların ilk örnekleri arasında, günümüzde dahi pek çok toplum tarafından kullanılan görsel işaretleri, yani ateş, duman ve ışığı ya da akustik işaretler olarak adlandırdığımız, davul ve ıslık çalmayı gösterebiliriz. Ancak bütün bunlar zaman ve alan açısından sınırlanmıştır. Yani mesaj verildikten hemen sonra kaybolurlar ve tekrar edilmedikleri sürece başa alınma olanakları yoktur. Ayrıca, hepsi sadece az ya da çok birbirine yakın bölgede bulunan kişiler arasındaki iletişimde kullanılabilirler. Alan ya da zamanla kısıtlanmamış bir yol arama ihtiyacı, insanları çeşitli nesnelerin belirli bir sıraya göre yanyana dizilmesinden oluşan “nesne yazısı”, daha çok hayvancılıkta kullanılan “sayma çubukları”, yine belirli aralıklarla düğümlenmiş iplerden meydana gelen “quipu düğüm yazısı”, bir mesaj vermek üzere kaya üzerine yazılan veya çizilen resimler anlamına gelen, “pitrogramlar ve pitroglifler” gibi iletişim sistemlerine götürdü. Ancak bunlar da, nisbeten kalıcı olmalarına karşın, belirli durumlarda, kısıtlı sayıda mesajı iletebilirler ve daha önemlisi yanlış ya da farklı algılanma olasılıkları çok yüksektir.

Genel olarak “fikir yazısı” olarak adlandırdığımız bu sistemler içinde, kendine Eski Önasya Dünyası’nda geniş yayılım alanı bulan, token veya Latince adıyla calculi (hesap taşları) adı verilen küçük kil semboller, yazıya geçiş sürecinde ayrı bir yer tutar. Kilden yapılıp, pişirilerek sertleştirilmiş ve çoğunlukla üzerleri şekillere ayrılmış, çeşitli formlardaki bu calculi veya hesap taşlarının herbiri farklı bir nesneye karşılık geliyor ve ticareti yapılan malların türü ve ölçüsü hakkın da bilgi veriyordu. Diyelim ki, Sümer’deki Uruk şehrinden biri, Elam’ın Susa kentindeki başka birine üç testi susam yağı göndermek istiyor. Bunun için Sü-merli yağ yerine kullanılan sembollerden üç tane alıp, bunları bir ipe geçirerek bağlıyor, bir başka kil topağı ile de mühürleyip, malının güvenliğini sağlıyordu. Bazen de bu sembolleri yumuşak ve nemli bir kil topağıyla sararak, içi görünmeyen bir top haline getiriyor ve her tarafını mühürlediği bu topun üzerine içindeki sembol sayısı kadar da şekillerini basıyordu. Malı getiren kişi, bu “makbuz”u Susa’daki kişiye iletmek zorundaydı. Böylece oradaki ticaret ortağı, ilk bakışta malın türü, miktarı ve gönderen kişi hakkında bilgi sahibi oluyordu. Şüphelendiği bir durumda ise, topu kırarak, içindeki sembollerle elindeki malı karşılaştırabilirdi.

“Hesap taşları”, çeşitli diller kullanan toplumlar arasında, uzak mesafelerde anlaşılabilmesi nedeniyle, özellikle ticarette son derece kullanışlıydı. Bu sembollerin, daha sonra yazıya geçildiği dönemlerde de, aynı şekilleriyle kil tabletler üzerine çizilmiş olduğunun saptanması ile, önemleri daha da artmıştır.

Uruk Tabletler
Bugüne kadar edinebildiğimiz bilgilerle, yazı M.Ö. 4. binde, Güney Mezopotamya’da, ya da Sümer’de icat edilmiştir. Yazının elimize geçen ilk örneklerini oluşturan kil tabletler ise, aşağı Fırat bölgesinde, bugünkü adı War-ka olan Sümer şehri Uruk’ta yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. IV A yapı katına ait bu tabletler üzerinde yapılan çalışmalar, bu yazıda kullanılan işaretlerin olasılıkla, konuşulan dille ilişkili olduğunu ortaya koymuştur.

Uruk IV A buluntuları arasında, üzerinde birkaç işaret olan, bir grup küçük tablet vardır. Bu tabletlerin üzerinde delik ve ip parçalarının bulunması, bunların calculfler gibi, gönderilen mallar üzerinde, bir çeşit etiket olarak kullanıldıklarını göstermektedir. Daha büyük boyuttaki bir grup tablet ise, çoğunlukla tek bir mesaj ve malın cinsine ait yazı işaretleri ve miktarını gösteren sayı işaretleri içerirler, idari kayıtlar içeren bu tür metinler üzerinde, olasılıkla mala ait değerler ve şahıs isimleri birarada yazıldıkları için,bu tabletleri içerik açısından sınıflamak zordur. Çoğunlukta olan diğer metinlerde ise, tablet yüzeyi birden fazla mesaj içerebilmesi için bölümlere ayrılmıştır. Bu grup tabletlerde bölümlerin birbirleriyle ilgili olduklarının tahmin edilmesine rağmen, bu ancak birkaç tablet üzerin de kanıtlanabilmiştir. Bu tabletlerde, ön yüz olduğu kabul edilen tarafta, mallar la birlikte bulunan miktar gösteren sayı işaretleri, arka yüzde toplanarak verilmiştir. Bunun yanısıra bazı tabletlerde bu toplama işleminin yapılmaması, toplam sayının her zaman bir önem taşımadığına işaret etmektedir.

Uruk III yapı katı tabletleri ise sayıca daha azdır ve Uruk IV’te az rastlanan bazı yazım türleri, bu dönemde daha yaygın olarak kullanılmaya başlanır. Ayrıca diğer Mezopotamya yerleşimlerinden Cemdet Nasr da bu dönemle çağdaş belge verir. Bu dönemde artık etiket tabletler ve sadece bir kayıt içeren küçük boyutlu tabletlere rastlanmaz. Birden fazla mesaj içeren belgeler ise, öncekilere oranla daha karmaşık yazımlarla ifade edilmeye başlanmıştır.

Uruk tabletlerinin % 85’ini şehir tapınaklarına girip çıkan yiyecek ve tekstil kayıtları oluşturmaktadır. Bunlardan Sümer’in daha geç dönem tarihinden tanıdığımız, Uruk’un çevresindeki bazı yerleşim merkezlerini saptayabilmek mümkün olmaktadır (Kuzeyde KİŞ ve Eşnunna, Iran dağları yakınındaki Aratta, bugünkü adı Bahreyn olan Dilmun vs.). Metinlerin % 15’i ise, çeşitli ticaret malları, hayvanlar ve görevli isimleri içeren sözlük listeleridir. Kâtiplere, yazı sistemini öğretmek için kullanılan bu listelerin, 600 yıl sonraki dönemde de bulunması, geleneğe olan bağlılığı göstermesi açısından ilginçtir. Bu devamlılık sayesinde, okunması oldukça güçlük çıkaran pek çok erken dönem işareti tanımlanabilir hale gelmiştir. Genelde, resimlerle ifade edilen erken dönem yazılarının anlaşılmasının kolay olduğu şeklinde bir izlenim vardır, ancak çoğu zaman mesele bu kadar basit değildir. Bir öküz veya bir başak tanesi kolayca farkedilebilir, ancak bazen resim olarak tanımlanamadıkları gibi, sözlük tabletlerine başvurulmasına rağmen, anlamları belirlenemeyen, pek çok işaret vardır.

Toplam sayıları 5000’in üzerinde olan Uruk IV ve III tabletlerinin tek bir tanesinin dahi, tarihi, dini veya edebi belge içermemesi, bir rastlantı olarak değil, açıkça bu dönemde bu tür belgelerin kaydedilmemiş olması ile açıklanabilir. Bu gerçek, yazının bu tür kayıtları tutmak için icat edilebileceği olasılığını tamamen ortadan kaldırır. Tam tersi, tarihi ya da edebi belgelerin asla böyle kolay bir sistemle yazılamayacak olmaları, yazının geliştirilmesini zorunlu kılmıştır.

Uruk IV A ve onu izleyen Uruk III tabletlerinin az ya da çok soyut işaretlerin yanısıra, pek çok doğal “resim-işaretleri” de içermesi, bu dönemden önce yazının tamamen resim işaretlerinden oluşan bir devreden geçtiğini kesinleştirmektedir. Ancak maalesef bugüne kadar elimize, yazının bu ilk dönemlerine ait herhangi bir buluntu geçmemiştir. Buna olasılıkla yazının dayanıklılığı az olan, tahta, deri,balmumu, fildişi ya da kemik gibi bir madde üzerine yazılması neden olmuştur.

Sümer Resim-Yazısı
Şehir devletlerinin hüküm sürdüğü Sümer, ekonomik gücünü tarım ve buna bağlı ticaretten alıyordu. Nitekim Uruk tabletleri de, bu gerçeği doğrulamaktadır, îlk zamanlarda kullanılan basit resim işaretleri de, tıpkı fikir yazılarında olduğu gibi çağrıştırma yoluyla, ekonomik ihtiyaçların karşılanması için yeterliydi. Bu resim işaretlerini daha sonraki dönemlerden ayıran en büyük fark, henüz dildeki öğelerin yazıya aktarılmamış olmasıdır. Herhangi bir dilin kurallarıyla sınırlı olmadıkları için, gören herkes tarafından kolayca anlaşılabilirler. Bu tür resim yazılarını, bugün örneğin havaalanlarında kullanılan çok çeşitli logolarla karşılaştırmak mümkündür. Tuvalet, bagaj ya da restoranı çağrıştıran logoları anlamak hiç bir dilbilgisi gerektirmez.

îlk dönemde ihtiyacı karşılayan resim yazılarında, gösterilmek istenen nesnelerin sembolik çizimleri yapılıyordu. Örneğin öküz bir öküz başıyla, tahıl bir başak tanesiyle, gün ise doğmakta olan bir güneşle tasvir edildi. Ancak yönetime dair resmi kayıtların giderek artması, daha önce önemli görünmeyen bir problemin ortaya çıkmasına yol açtı. Somut fikirlerin bu yolla kolayca anlatılabilmesine karşın, soyut fikirleri yansıtmak oldukça zordu. Gerçi bir öküzü ifade etmek için bir öküz başı çizmek yeterliydi ama hayvanın ölü mü yoksa canlı mı olduğu, ya da tapınağa getiriliyor mu yoksa tapınaktan çıkarılıyor mu olduğu nasıl anlatılacaktı? Ya da, bu hayvanı tapınağa teslim eden kişinin adı yazılmak istenirse ne yapılacaktı?

îlk zamanlarda, geçici bir çözüm olarak, fikirlerin birleştirilmesi yoluna gidildi. Yani bir ayak resmi sadece ayağı değil, aynı zamanda “koşmak, yürümek, durmak” fiillerini, yıldız da aynı şekilde, göğü ve kutsal varlıkları ifade etmek için kullanılıyordu. Bazı durumlarda da, birkaç resim biraraya getirilerek, anlamlar çeşitlendiriliyordu. Örneğin, ağız resmi, suyu ifade eden dalga tasviriyle yanyana çizildiğinde “içmek”, yine ağız, bir parça ekmekle çizilmişse “yemek”, düşüncesini akla getiriyordu. Bu tür kavramların iletilmesine yardım eden bu yol, kesin bir ifade taşımadığı için, anlaşılması da bunu gören kişinin yorumuna ve hayal gücüne bırakılıyordu. Ayrıca, az önce bahsettiğimiz gibi, tamamıyla soyut olan kavramları, ya da şahıs ve yer isimlerini bu şekilde göstermek olanaksızdı.

Bu dönemden itibaren yazı, bir anlamda gerçek bir yazı sistemi olma yolculuğuna çıkmıştır. Bugün “çivi yazısı” ya da “çivi yazılı belgeler” tanımlamaları, henüz yazının gerçekten çivi yazısı halini almadığı bu dönemler için de kullanılır. Çivi yazısının gerçek anlamda bir yazı sistemi haline gelmesi ise, ancak bu dönemden sonra, hem biçimsel, hem de içerikte geçirdiği bir dizi aşama sonucunda olmuştur.

Diğer Erken Dönem Buluntu Merkezleri
Yazının başlangıcına dair ilk belgelerin Uruk IV ve bunu izleyen Uruk III yapı katlarından geldiğinden daha önce bahsetmiştik. Kuzeyde bir yerleşme merkezi olan Cemdet Nasr ve Susa’da bulunmuş Proto-Elam tabletleri ise Uruk III tab-letleriyle çağdaş diğer yazılı belge gruplarını oluştururlar. Uruk IV-III katları yaklaşık M.Ö. 3300-2900 yılları arasına tarihlenir. Aralarında hem benzerlikler, hem de farklılıklar bulunan bu üçlü tablet grubundan Uruk ve Cemdet Nasr tabletlerinin Sümerce yazıldığı kabul edilirken, Susa tabletleri, hakkında halen çok az şey bilinen, Elam dilinin ilk örnekleri olarak görülmektedir.

Sponsorlu Baglantilar

Tüm kadın aksesuar fırsatları için tıklayın !

Uruk, Cemdet Nasr ve Ur şehirlerinden gelen tabletler, herhangi bir tarihi belge içermezler. Tarihi belgelere ilk örnek, Erhanedan Dönemi IHII’e, yani yaklaşık M.Ö. 2600’lere tarihlenir. Bu dönemle aşağı yukarı çağdaş olan belgeler ise, Şuruppak’tan (Fara) gelmektedir. Şuruppak ve onu takip eden Abu Salabih ve Ebla tabletleri, Sümer yazısının gelişimini hem işaretlerdeki form, hem de kullanımdaki esneklikte göstermeleri açısından ilginç örnekler oluştururlar.
Sümerce
Kökenleri belli olmayan ve bugüne kadar dil aileleri içinde başka akrabası saptanamayan bir dil konuşan Sümerler, bölgede yaşadığını bildiğimiz en eski toplumdur. M.Ö. 3. bini izleyen dönemlerde, çivi yazısının, güney Mezopotamya’daki Akkadlar ve Suriye’deki Eblalılar’a iletilmesini sağladılar. Sümerlerin Erhanedan Dönemi III, Akkad’lı Sargon’un (M.Ö. 2334-2279) hakimiyeti ile sona erdikten sonra, hem dilde, hem de politik açıdan güçlü bir Akkad etkisi görülmeye başlanır. Bu hanedanın da yaklaşık M.Ö. 2200’lerde çöküşüyle, Sümerce yine yönetimde kullanılan dil olarak yerini almış, ancak bundan sonra gelecek yıllar içindeki tüm krallar, artık kendilerini Sümer ve Akkad kralları olarak tanıtmışlardır. Başta M.Ö. 2004 yılında Ur olmak üzere, önemli Sümer şehirlerinin birbiri ardına düşmesinden sonra, yaklaşık M.Ö. 18. yüzyılın başlarında Sümerce, yerini kesin olarak Akkadça’ya bırakmıştır. Ancak konuşulan dil olarak güncelliğini yitirmesine rağmen, yazım kolaylığı ve geleneksel edebiyat dili olması nedeniyle pek çok anıtsal yazıt, edebi metin ve Sümerce sözlük listelerinde kopya edilmeye devam etmiştir.

Sümerce agglutinativ (bitişken) bir dildir. Türkçe’de olduğu gibi, her kelime değişmeyen, ancak ön- veya son eklerle işlerlik kazandırılan bir veya birden fazla hece ile ifade edilir. Örneğin, DÜ “inşa etmek”, Î.DÜ “o inşa etti”, NU.MU.DÜ “o inşa etmedi.”. Özellikle çoğu edebi metnin kopyalandığı dönem olan, Eski Babil dönemine gelindiğinde, paralel metinlerde farklı ön ve sonekler kullanılmış olması ise, Sümerce gramerinin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

Sümerlerin bıraktıkları belge grupları içinde edebi, mitolojik metinler ve destanlar en önemli yeri tutar. Bunlar içinde özellikle “Gılgamış Destanı”, çivi yazısının yayılımıyla, diğer dillere de çevrilmiş, tufan hikayesi bölümü ise, bütün kutsal kitaplarda da aynı şekilde anlatılarak, binlerce yıl boyunca korunmuştur.

Akadça
Sümerce’den sonra bölgede geçerli dil olan Akkadça, bugünkü Arapça ve ibranca’nın dahil olduğu Semitik dil ailesinin üyesidir. Sargon döneminde kullanılan Eski Akkad lehçesinden sonra Akkadça, Asurca ve Babilce olmak üzere iki temel lehçeye ayrılmıştır. Bu lehçeler de zaman ve coğrafi alanları içinde geçirdikleri değişikliklere göre, Eski, Orta ve Yeni başlıkları altında, incelenir. Akkadça kelimeler, temel olarak alınan 3 konsonant ve bir kök vokaline, başka vokaller eklenmesi veya konsonantların çiftlenmesi ve sonra da bu kelimenin çatısına ön ve sonekler getirilmesiyle oluşturulurlar. (Örn. sbt (kök vokali a), Mastar hali, sabatum “yakalamak”, isabbat “o yakalar”, isbat “o yakaladı”, sabat”ykala”. Yani, aslında her sesin bir hece ile ifade edildiği çivi yazısı, Akkadça’nın dil yapısına uygun değildir. Bu nedenle, önemli ölçüde kelimelerin fonetik olarak ifade edilmesiyle birlikte, buna ek olarak Akkadlı katipler, Akkadça kelimeleri yazmak için, Sümerce logogramları da kullandılar. Örn. Akkadça “koyunlar” anlamına gelen immeru kelimesini Sümerce şekliyle UDU MF^ olarak yazdılar ; ya da iki dili karıştırarak, Sümerce “büyük” anlamına gelen GAL kelimesinin sonuna Akkadçası olan rabûrmn sonunu ekleyerek bunu GAL- u şeklinde ifade ettiler.

Sümer hece sistemini benimseyen Akkadlar, kendi dillerine uygun yeni hece değerleri de yaratarak, “çok seslilik” (polyphonie) ve “çok işaretlilik”(po/y^m/^) sistemlerini geliştirdiler. Örn. Sümerce SU “el” işareti Akkadça okunuşu qadu ile birlikte, su’nun yanısıra, “qad, qaf hece değerlerini de yazıya kazandırmıştır.

M.Ö. 2. binde diplomatik yazışma dili olan ve yaklaşık 2500 yıl süreyle Eski Yakın Doğu kültürüne aracılık eden Akkadça yazılı belgeleri, doğal olarak kendine çok geniş bir yayılım alanı bulmuştur. Bu yayılım sonucunda Akkadça’nın merkezi lehçelerinin yanısıra “çevre” (peripbeml) dialektler de ortaya çıkmıştır. Susa, Boğazköy, Alalah, Nuzi, Ugarit ve Amarna’da ortaya çıkarılan bu belgeler, Akkadça yazılmış olmalarına karşın çeşitli lokal dillerin etkisi altında kalmışlardır.

Eblaca
Yakın bir geçmişte, 1964 yılında bugünkü adı Tel Mardih olan Ebla’da yapılan kazılar, Suriye’de, M.Ö. 3. bin yılda, çivi yazısının burada konuşulan dile de uygulandığını ortaya çıkardı. Bu dilin bir Proto-lbrani dili ve Batı-Semitik dillerinin öncüsü olduğu kabul edilmektedir. Abu Salabih tabletlerinden anlaşıldığına göre, Sümer’le çağdaş olan ve ticari ilişkilerinin yanısıra Sümerlerin edebi geleneklerini de önemli ölçüde benimseyen Eblalılar, kendi ekonomik kayıtlarını tutmak için de Sümer hece işaretlerini kullanmışlardır. Tabletlerin % 80’inin Sümerce, sadece % 20’sinin Ebla dilinde yazılmış olması, metinleri kolayca anlamamızı sağlamakta, ancak bu dil hakkında yeterince bilgi sahibi olabilmemizi önlemektedir. Metinlerde karma bir sistem izlenerek, çoğu isim, fiil ve sıfatlar Sümerce, edat, zamir, bağlaç ve özel isimler ise Ebla dilinde verilmiştir.

Elamca
Başkenti Susa olan Elam, Pers körfezinin kuzeyi ve aşağı Dicle arasında kalan, kabaca bugünkü iran’la sınırlayabileceğimiz bölgedir. Elam’ın eski dönem tarihi de Sümer ve Akkad uygarlıklarının tarihleri ile çağdaştır. Yüzyıllar boyu Batı Asya’nın önemli krallıklarından biri olarak hüküm süren ve M.Ö. 640 yılında Asur imparatorluğu tarafından tarih sahnesinden silinen Elam’ın yazı tarihi de ilginç süreçlerden geçmiştir.

Proto-Elam olarak adlandırdığımız, Susa’da ortaya çıkan yerli piktografik yazının tarihi Uruk tabletleri kadar eskidir. Metinler, Uruk’taki çağdaşları ile yapılan karşılaştırmalar sonucunda kısmen okunabilmiş, ancak dilin özellikleri ve piktogramdan hece yazısına doğru bir geçiş, tam olarak saptanamamıştır.

Akkad hanedanı döneminde, Susa katipleri, bir süre Sümer yazısını kullandılar, ancak çok geçmeden Elamlı bir istilacı olan Puzur – Insusinak, Proto-Elam özelliklerine dayanan yerli bir yazı üretti. Çok az deşifre edilebilen bu yazının da ömrü çok kısa olmuş ve bundan sonraki 600 yıl süresince, sadece 4 metin dışındaki bütün belgeler Babilce yazılmıştır.

Orta Elam döneminden itibaren ise, tekrar Elam dilinde yazılan çivi yazılı metinlerin başladığını görüyoruz. Bu dönemde Babil’den kısıtlı sayıda işaret alınarak, fonetik Elam-ca kelimeler, logografik olarak ifade edilmiştir. 80’den fazlasının hece işareti olduğu bu yazıda, toplam karakterlerin sayısı, 113’tür.

Elam dilinin akrabaları da saptanamamıştır. Hem dil, hem de kullandıkları çivi yazısı sistemi hakkındaki bilgilerimiz, Babilce ve Eski Persçe ile birlikte yazılmış üç dilli Ahamenid sülalesi yazıtlarıyla belli ölçüde artmaktadır. Bu dillerin yardımıyla, kabaca bir gramer ve kelime haznesi oluşturulabil-mesine karşılık, lengüistik (dilbilimsel) değeri diğer dillere oranla çok daha az bilinir. Batı Iran bölgesi dışında fazla önem ve yaygınlık kazanmayan bu dille günümüzde uğraşan bilim adamlarının sayısı da oldukça azdır.

Hurrice
M.Ö. 3. binden itibaren prenslikler halinde yaşayan Hurri toplumu, M.Ö. 16. yy. sonlarına doğru, bölgeye gelen îndo-Ari kökenli savaşçı toplumla bir devlet örgütü haline gelmiş ve bu devlete resmi bir ad olarak Mittani devleti denmiştir. Mittani, daha çok bölgeye verilen coğrafi bir isim olarak korunurken, halkın çoğunun Hurrili olması nedeniyle, bu isim kullanılmaya devam etmiştir. Yaklaşık M.Ö. 1340’larda Hititler tarafından zayıflatılan Mittani devleti, önce Asur împaratorluğu’nun vasali olmuş, M.Ö. 1270 yılında ise, Asur kralı I. Salmanassar tarafından siyaset sahnesinden atılarak, bir Asur eyaleti haline gelmiştir.

Bölge, kuzeybatı Mezopotamya’da bugünkü Mardin civarını kapsamaktadır. Hurriler, Yakın Doğu’da özellikle ilk defa eğitimli at yetiştirmeleri ve arabalı savaşı yaygınlaştırmaları nedeniyle önemli bir yer tutarlar. Hititlerin başkenti Hattuşa’da bulunan, Mittani’li at yetiştiricisi Kikkuli’nin yönetmelik metninde geçen ve kesinlikle Hurrice olmayan bazı teknik terimler ise, ancak belli Sanskritçe öğelerle açıklanabil-mektedir.

Hurriler çivi yazısını Akkadlardan aldılar. Ancak ne Semitik, ne Hint-Avrupa dilleriyle ve ne de Sümerce ile yakınlığı olmayan dillerinin, sadece yine ölü bir dil olan Urartuca ve bugün yaşayan bazı Kafkas dilleriyle akrabalıkları saptanabilmektedir.

Bu dilde yazılmış belgelerin çoğunluğu yine Hattuşa’dan (Boğazköy) kaynaklanmaktadır. Daha önce çoğunlukla Hititçe ritüel metinlerde geçen, anlaşılması zor Hurrice bölümlerin yanısıra, 1983 yılında Boğazköy’de bulunan Hurrice-Hititçe çift dilli metinler, bu dil ve grameri hakkındaki bilgilerimizi oldukça geliştirdi. Yine Boğazköy’de Babil Gılgamış Destanı’nın Hurrice çevirisine ait fragmanlar, Akkadça-Hurrice çift dilli metinler ve Hurrice kelimelerin karşılıklarını Sümerce, Akkadça ve Ugarit dilinde veren okul metinleri, Ugarit’te de bu 4 dildeki kelimeleri paralel kolonlar halinde veren bir sözlük metni bulundu. Ayrıca Ugarit alfabesiyle yazılan ve Sümerce-Hurrice kelimeler içeren metinler de vardır. Mari ve Amarna arşivleri de Hurrice metinler içerir. Bunlardan 1877 yılında Tell el Amarna’da bulunan M.Ö. 15. yy. sonu 14. yy. başına tarihlenen, Mittani kralı Tuşratta’nın Mısır kralı III. Amenophis’e gönderdiği uzun mektup, bu dilde yazılmış en önemli kaynaktır. Çift dilli olmamasına rağmen, Tuşratta’nın yazdığı diğer Akkadça metinlerin yardımıyla okunabilir duruma gelmiştir. Son yıllarda Çorum’un güneyindeki Ortaköy’de yapılan kazı araştırmaları da Hurrice ve Hurrice-Hititçe tablet buluntuları vermiştir.

Son yıllarda yoğunluk kazanan araştırmalarla özellikle gramer ve sentaktik yapısının belirgin hale gelmesiyle birlikte, bulunan tek dilli Hurrice bir yazıtın anlaşılabilmesi oldukça zordur.

makla birlikte,az sayıda kil tablet ve madeni örnekler de vardır. Yine bigraph bir toplum olan Urartular, kendilerine özgü bir hiyeroglif yazı sistemini de kullanmışlardır. Bunun nedeni de Geç Hitit şehir devletlerinden Tabal’de hiyeroglif kullanılması ve Urartular’ın onlarla temas halinde bulunmalarıdır. Bu örneklere çoğunlukla keramik kaplar üzerinde ve az sayıda mühürlerde rastlanmıştır.

Ugarit Dili
Suriye sahilindeki Ugarit’de (Ras Şamra) yapılan kazılar sonucunda, yaklaşık M.Ö. 14. yy.’a tarihlenen ve sayıları 1000’i aşan kil tabletler bulundu. Sümer-Babil çivi yazısına dış görünüşleriyle benzeyen, fakat kesinlikle alfabetik olan bu yazıda sadece 30 işaret vardır ve bir de kelime ayracı kullanılmıştır. Bu işaretler daha geç dönemlerde ortaya çıkan, ibrani ve Fenike Semitik alfabelerinde olduğu gibi, sadece sessiz harflerle ifade edilen harfleri yansıtırlar, ancak Ugarit alfabesinde 3 tane de sesli harf kullanılmıştır. Her ne kadar işaretler, çivi yazısına benzerlik gösterse de, soldan sağa ve stylutfla kil üzerine yazılmalarından başka hiç bir ortak yanları yoktur.

Ugarit’de Ugarit dili ve Babilce yazılmış ekonomik içerikli belgelerin yanısıra bulunan mitolojik metinler, teoloji çalışmalarına da kaynaklık etmiştir.

Eski Persçe
Çivi yazısından sadece dış görünümüyle etkilenen yarıalfabetik yazı sistemlerinden biri de Eski Persçe’dir. Bu yazıda kullanılan dil, M.Ö. 6. yy. ortalarında, Persler’in Ahamenid sülalesinin resmi diliydi. Dönemin yazıtları, çoğunlukla Eski Persçe, Elamca ve Babilce olmak üzere 3 dilde yazılmıştır. Olasılıkla o devirde Arami alfabesinin Ön Asya’da hakim dil olması, yazının alfabetik değer kazanmasına, ancak aynı zamanda Elamla olan manevi bağlar, çivi yazısı formunun benimsenmesine neden olmuştur.

Yazıda toplam 41 işaretin, 36’sı hece işareti, 5’i ise ideog-ramdır. 3 sesli harf ve yine kelime ayracı da kullanılmıştır.

En önemlisi Bisutun’daki Darius’un yazıtı olan kaya yazıtlarının yanısıra, altın, gümüş ve taş tabletler, bir kaç mühür ve kap üzerinde yazılar ve çok az sayıda kil tablet ele geçmiştir. Buna neden, günlük pratik amaçlar için, çoğunlukla Elam çivi yazısı veya Aramca’nın kullanılmış olmasıdır. Eski Persçe, III. Artaxerxes’ten sonra (M.Ö. 358-338) tamamen terkedilmiştir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Yazının icadı ve Sümerler ile Benzer Yazılar:

Paylas
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
21 Ağustos 2009 Saat : 5:57
  Tarih

Yazının icadı ve Sümerler Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Yorum yapmak için giriş yapmak zorundasın. Gİriş

Tüm erkek giyim modası fırsatları için tıklayın !

içerik